Atatürk'ün Toplumsal Alanda Yaptığı İnkılaplar

23 Kasım 2016 02:11

Kurtuluş Savaşı tamamlanıp millet bağımsızlığı elde edilince sırada milli egemenliğin tam tahsisi için cumhuriyetin ilanı vardı. Cumhuriyet niteliği gereği yeni bir yönetimdi. Çok uzun yıllardır monarşi ile idare edilen Türkiye yeni bir yönetim sistemiyle karşı karşıyaydı. Mustafa Kemal Atatürk, siyasi alanda birçok yenilik yaptı. Saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması gibi adımlar köklü inkılaplardı. Atatürk inkılapları tarih dersi kapsamında bugün öğrencilere anlatılmaktadır. Yeni devletin üzerine oturduğu temel esaslar böylece yeni nesil tarafından kavranmaktadır. Bu yazıda siyasi inkılaplardan değil, Atatürk’ün toplumsal alanda yaptığı inkılaplardan bahsedeceğiz. Bilmeyenler için hatırlatalım. İnkılap yenilik demektir. Bu iki kavramın tarih literatüründe dönüşümlü kullanılmasının sebebi, bu yenilikler yapılırken inkılap başlığı altında yapılmasıdır.

Atatürk'ün Toplumsal Alanda Yaptığı İnkılaplar

Toplumsal Alanda Yapılan İnkılapların Felsefesi

Atatürk’ün toplumsal alanda yaptığı yenilikler toplumun hayatını ve düzenini tümünden değiştiriyordu. Osmanlı Devleti’nden kalan sistem çalışmaz haldeydi. Toplum geri kalmıştı. Bunu değiştirmek için birçok yenilik köklü bir şekilde uygulandı.

Toplamsal alanda yapılan inkılapların temel bir felsefesi vardı. Yeni Türk devletinin kimliğini belirleyen Atatürk ilkeleri sonradan anayasaya girecekti. Ancak bunlar Atatürk’ün hedeflediği devlet ve toplum düzenini en başından beri yansıtıyordu. Yeni devletin kimliği laik, eşitlikçi bir cumhuriyetti. Toplumsal alandaki değişimler bu ilkeler temel alınarak yapıldı.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

30 Kasım 1925 tarihinde Türkiye Cumhuriyetinde tekke ve zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanun yürürlüğe girdi. Daha öncesinde bu tür yerler toplum hayatında çok önemli bir yer kaplıyordu. Dini duyguları yaşamak için zamanla ortaya çıkan bu yerlerin sayısı epey fazlaydı. Tekke ve zaviyeler zamanla devlete zarar veren yerler haline gelmişti. Türbeler birçok hurafenin kaynağı olmuştu. Yeni Türkiye devletinde bu kurumlara yer yoktu.

Atatürk hedeflediği laik Türkiye’nin önündeki bu engelden rahatsızdı. Değişikliğin yapılmasından 3 ay önce 25 Ağustos 1925’te Kastamonu gezisi sırasında bu konuya değindi, Atatürk bu konuda şöyle dedi: “Efendiler ve ey millet! Biliniz ki; Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır. “ Konuşmanın devamında da Atatürk itaatkâr derviş yerine sorgulayan bireyin önemine dikkat çekti. Toplumdaki hurafe etkisinin giderilmesinin ve çürümenin ortadan kaldırılmasının yolunun bu olduğunu düşünüyordu.

Aynı yıl Doğu illerinde meydana gelen Şeyh Sait Ayaklanması bu kanunun çıkmasında hızlandırıcı rol oynadı. Refik Koraltan ve 5 arkadaşının teklifiyle meclise gelen kanun Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ismini taşıyordu. Yasa meclisten geçtikten sonra 13 Aralık 1925 tarihli resmi gazetede yayımlandı. Buna göre tekke, zaviye ve türbelerle ilgili eylemde bulunan ya da bu tür sıfatlar kullanan kişiler hapis ve para cezasıyla cezalandırılacaktı.

Yasa radikal bir değişikliği ön görse de toplum değerlerine saygı adına bazı istisnalar konuldu. Örneğin Mevlana türbesi, padişah mezarları gibi toplumda ortak değer taşıyan tarihi kişilerin kabirlerine dokunulmadı. Hatta bu yerlerin vatandaşlar tarafında ziyaret edilebilmesi için devlet koruması sağlandı.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili kanun zamanla değişikliğe uğradı. 1947 yılında CHP kurultayında bu konu gündeme geldi. Hamdullah Suphi gençlere milletçilik duyguların aşılanması için türbelerin tamir edilip açılmasını önerdi. 1 Ocak 1950'de başbakan Şemsettin Günaltay tarafından mecliste oylamaya sunuldu, geniş bir destek ile 5 Mart 1950 tarihinde yasa meclisten geçti. Buna göre birçok devlet büyüğünün türbesi tamir edilip açılacaktı. Türbelerin açılıp açılmaması ile ilgili çalışma Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülecekti.

Kılık Kıyafet Değişliği

Atatürk’ün toplumsal yaşamda yaptığı inkılaplardan en gözle görüleni kılık kıyafet değişikliğidir. Bu inkılabın uygulanmasıyla sokaktaki görüntü değişmiştir. Şöyle ki, Osmanlı devletin de bir kılık kıyafet birliği sağlanamamıştı. II. Mahmut döneminde bu olaya çözüm için bütün başlıkların yerini fes almıştı. Din âlimleri sarık giymekte, başka dinlerin görevlileri de mensubu oldukları inanca göre giyiniyordu. Atatürk her anlamda batılı olmayı savunuyordu.  Çünkü ileri medeniyet batı medeniyetiydi.

Mustafa Kemal Atatürk 23 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da halkı şapka ile selamladı. Atatürk yaptığı konuşmada uygar bir milletin uygar bir görüntüye sahip olması gerektiğini savundu. Yine kılık kıyafet ve özellikle şapka değişikliğine karşı çıkanlara da yanıt verdi. Yine 25 Kasım 1925 tarihinde şapka giyilmesi ile ilgili kanun çıkarılarak fes ve diğer başlıklar yasaklandı.

3 Aralık 1934 tarihinde ise çıkarılan bir kanunla dini kıyafetlerin sadece ibadet yerlerinde giyilmesine izin verildi. Dışarıda dini kıyafet giymek yasaklandı. Bu kanundan din görevlerinin başkanları muaf tutuldu. Buna göre diyanet işleri başkanı ve diğer dinlerin başkanları dışarıda da dini kıyafet giyebilecekti.

Soyadı Kanunu

Toplumsal alanda Atatürk yaptığı inkılaplarla batılı değerlerle iç içe bir toplum oluşturmak istiyordu. Batıda çok uzun süreden beri var olan soyadı Türkiye’de yoktu. Nüfus işlemlerinde bu nedenle karmaşa çıkıyordu. Ayrıca evlenen çiftlerin taşıdığı ortak bir ad yoktu. Resmi dairede yapılan işlemler isimlerin karışması söz konusuydu. İnsanları birbirinden ayırmak için doğum yeri, memleket, baba adı gibi bilgiler ismin yanına rastgele ekleniyordu. Bu karışıklık önlenmesi için soyadının devreye girmesi gerekiyordu.

21 Haziran 1934 tarihinde bu amaçla Soyadı Kanunu çıkarıldı. Herkesin artık bir soyadı olacaktı. Alınan soyadında dikkat edilmesi gereken hususlar vardı. Soyadının Türkçe ve anlaşılır olması esastı. Ayrıca ahlaka ters düşen, gülünç ifadelerden oluşan soyadları da kabul edilmeyecekti.

Soyadı kanunu yürürlüğe girdikten sonra meclis Gazi Mustafa Kemal’e 24 Kasım 1934 tarihinde Atatürk soyadını verdi. Bu soyadı Mustafa Kemal Atatürk’ün adında kalacak ve başkaları tarafından kullanılamayacaktı. Bunun için de bir kanun ek maddesi hazırlandı.

Daha önce soyadı yerine kullanılan ve toplumu ayrıcalıklara ayıran hoca, paşa, ağa, bey, efendi gibi ifadeler yasaklandı. Bu kapsamda yasaklanan birçok gelime unvan olarak değil de bir kibarlık ifadesi olarak kullanılmaya devam edildi. Örneğin hanım, beyefendi, hanımefendi gibi kelimeler yasaya göre yasaklanmasına rağmen bir kibarlık unsuru olarak kullanılmaktadır.

Takvim, Saat ve Ölçü Değişikliği

Osmanlı Devletinden gelen alışkanlıklarla Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında Hicri ve Rumi takvim kullanılıyordu. Saat de 12’lik saat dilimi şeklindeydi. Batı ile ilişkilerin gelişmesi ve dünya ile uyum sağlamak açısından ortak bir saat ve takvime ihtiyaç vardı. Bu ortak saat ve takvim ile batı ile zaman bakımından ilişki kurmak kolaylaşacaktı. Ayrıca tarihte ve saatteki farklılıklar da kaldırılacaktı.

26 Aralık 1925 tarihinde çıkarılan kanunla Hicri ve Rumi takvimlerin yerini Miladi takvim aldı. Ayrıca saat uygulaması da günü 24 eşit parçaya ayıran milletlerarası saate göre düzenlendi.

20 Mayıs 1928 tarihinde uluslararası alanda kullanılan rakamlar Türkçeye girdi. 26 Mart 1931 tarihinde ise ölçü birimleri değiştirildi. Uzunluk ve ağırlığı ölçmek için kullanılan okka, arşın gibi ölçü birimlerinin yerini metre ve kilogram aldı. Daha önceki ölçü birimi matematiksel değildi ve zorluğa neden oluyordu.

Takvim batıyla aynı olmasına rağmen tatil batıyla aynı olmuyordu. Hafta tatili Cuma gününden Pazar gününe alındı. Böylece batı ile uyum sağlanmış oldu.

Kadınlarla İlgili Değişiklikler

Eski Türk kültüründe kadının çok önemli bir yeri vardır. Kadın erkeklerle birlikte savaşa katılır, erkekler ile eşit haklara sahip olurdu. Osmanlı döneminde zamanla ikinci plana atılan kadının yeniden hayata katılması gerekiyordu. Erkekler beraber topluma ve üretime katılacak kadın toplumun ilerlemesini kolaylaştıracaktı.

Kurtuluş savaşı yıllarında kadınlar savaşlarda çok önemli roller üstlendiler. Erkeklerle birlikte kazandıkları savaştan sonra kurulan cumhuriyette erkeklerle birlikte var olmaları gerekirdi. Atatürk her fırsatta Türk kadının erkeklerle eşit olmasını, aynı eğitimi görmesini ve sosyal hayatta var olmasını savundu.

Medeni kanunun kabulüyle Türk kadını adım adım erkeklerle eşit hale geldi. Kademi olarak kadınlara tanınan haklarla yasal olarak kadın erkek eşitliği sağlandı.

kadınlar ile ilgili inkılaplar

Kadına sağlanan sosyal haklarla kadının sosyal hayatta erkeklerle eşit olması sağlandı. Kadın erkekle eşit bir şekilde evlenme, boşanma, miras gibi haklara sahipti. Ayrıca kadınlar da erkeklerin edindiği meslekleri edinebilecekti.

Kadına siyasi haklar da kademeli olarak tanındı. 1930’da belediye seçimlerinde, 1933 yılında muhtarlık seçimlerinde ve 1934 yılında milletvekili seçimlerinde kadın seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Şunu belirtmek gerekir ki, hukukun batıdan alınmasına karşın Türkiye’de kadın birçok Avrupa ülkesinden önce eşit haklara sahip olmuştur.

Atatürk’ün toplumsal hayatta meydana getirdiği bu köklü değişimlerin temeli batılılaşmaya dayanıyordu. Batılılaşmadan esas olan kültürel değerlendiren kopmak değil, daha müreffeh yaşayan batıyı örnek almaktı. Bireyin eşit ve özgür olduğu, kişisel kanaat ve vicdana sahip olduğu bir memleket Atatürk’ün hayaliydi. Batıyı görmüş, Osmanlıyı görmüş, modern Türkiye’yi görmüş biri olarak Atatürk kafasında ideal bir toplum kurdu. Bu toplumun elde edilmesi açısından gerçekten az zamanda çok iş yapıldı. Atatürk’ün toplumsal hayatta meydana getirdiği değişiklikler Türkiye’yi geri dönülmez bir yola soktu. Toplumsal hayat daha özgür ve eşitlikçi hale getirildi. Bu eşitlik devlet politikalarıyla da desteklendi.


Etiketler:
  • tarih    
  • Yorumlar
    Yorum Yap