Edebiyat

Halk Edebiyatı

Halk edebiyatı, halk arasında gelişen ve İslamiyet'ten önceki Türk edebiyatı geleneklerini sürdüren sözlü edebiyattır.

Halk edebiyatının genel özellikleri:

  • Şiirlerde kullanılan dil, halkın kullandığı, konuş­tuğu dildir. Bu nedenle sık sık deyimlere ve güzel halk söyleyişlerine yer verilmiştir.
  • Şiir musikiden ayrılmamıştır. Şiir, saz şairi (ozan) ya da âşık denen kişilerce, bağlama adı verilen bir sazla söylenmiştir. Söz kadar ezgi de önemlidir.  
  • Şiirler, dörtlüklerle oluşturulmuştur.
  • Asıl ölçü hece ölçüsü olmakla birlikte aruz ölçüsü de kullanılmıştır.
  • Genellikle hece ölçüsünün 7’li, 8'li, 11'li kalıpları kullanılmıştır.
  • Yarım uyak kullanılmış, zaman zaman rediften ya­rarlanılmıştır.
  • Şiirlerde az da olsa mecaz ve benzetmeler kul­lanılmıştır. Boy serviye, yüz aya, kaş kaleme, diş inciye, yanak güle... benzetilmiştir.
  • Aşk, tabiat, ayrılık, hasret, ölüm, yiğitlik, toplum, din, zamandan şikâyet sık sık işlenen temalardır.

Halk edebiyatı daha çok şiir alanında gelişmiştir. Düzyazı örnekleri geri planda kalmıştır. Düzyazı tür­leri arasında masallar, bilmeceler, tekerlemeler, halk öyküleri, atasözleri ve halk tiyatrosunu sayabiliriz.

Halk edebiyatı kendi içinde üç bölüme ayrılır:

  1. Anonim Halk Edebiyatı
  2. Aşık Edebiyatı
  3. Tekke ve Tasavvuf Edebiyatı

A. Anonim Halk Edebiyatı

Kim tarafından söylendiği bilinmeyen, halkın ortak malı sayılan ürünlerin oluşturduğu edebiyat koludur. Sözlü geleneğe dayanır. Halk diliyle söylenir. Anonim halk edebiyatı ürünlerini; mani, ninni, türkü, destan, tekerleme, bilmece, masal, karagöz, ortaoyunu, meddahlık, atasözü olarak sıralayabiliriz. Bu ürünlerde ölüm, aşk, hasret, yiğitlik gibi tüm in­sanlığı ilgilendiren konular işlenir. 

Anonim Halk Edebiyatında Şiir Dışındaki Ürünler:

1. Halk Hikayeleri

Anadolu’da hikâyeci âşıkların, köy odalarında, düğünlerdeki erkek meclislerinde, kasaba ve kent­lerin kahvehanelerinde saz eşliğinde anlattığı hikâ­yelerdir. Bu hikâyeci âşıklar, okuryazar, az çok kül­türlü kişilerdir. Hikâyelerde genellikle sevgi ve kahra­manlık konuları işlenir. Kişiler gerçek yaşamdakilere yakındır; olağanüstülükler sınırlıdır. Halk hikâyeleri oluştukları çağdaki sosyal yapıyı ve iç mücadeleleri de yansıtır. Olayların düzyazı biçiminde anlatılması hem dinleyiciye hem anlatıcıya büyük kolaylık sağlar. Araya serpiştirilen şiirler ve türküler ise âşığa sazı ve sözüyle sanatını gösterme olanağı sağlar.

2. Meddah

Geleneksel Türk Tiyatrosunun bir türü olan med­dahlık, Türk halk zekâsının ve halkın, hikâyeleri karikatürize ederek anlatma yeteneğinin ürünüdür. Yüzyıllar boyunca Türk halkı arasında büyük ilgi gör­müştür. Bir sözlü tiyatro ürünü olan meddahlık için, tek kişilik tiyatro, diyebiliriz. Meddah, tiyatronun bütün kişilerini kendinde birleştiren bir aktördür. Yük­sekçe bir yerde, bir hikâyeyi başından sonuna kadar kişileri şivelerine göre konuşturarak anlatır. Perdesi, sahnesi, dekoru, kostümü bulunmayan bu tiyatronun her şeyi meddah denilen o tek kişinin zekâsına, bil­gisine, söz söylemedeki hünerine bağlıdır. Med­dahların çoğu şu klasikleşmiş beyitle hikâyelerine başlar:

Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet

Dinle imdi berıde-i âcizden bir hoş hikâyet

3. Orta Oyunu

Halkın ortasında apaçık duran bir meydanda; metin­siz, suflörsüz, ezbersiz oynanan bir tiyatrodur. Anla­tılan olaylar ustadan çırağa, kuşaktan kuşağa geçe­rek değişikliğe uğrar. Giriş (Hacivat’ın sahneye geli­şi), muhavere (Karagözle Hacivat’ın karşılıklı konuş­ması), fasıl (asıl konu) ve bitiş (perdeden çekilme) gibi dört bölümden oluşur. Başoyuncu, oyunu açan, yürüten, kapatan; okumuş, orta sınıf şehirliyi temsil eden Pişekâr’dır. Pişekâr'la birlikte oyunu yürüten; ikinci oyuncu, kavuk ve kaftan giyen Kavuklu’dur. (Pişekâr, Hacivat’ın; Kavuklu Karagöz’ün yerini tu­tar.) Zenne (kadın tipini canlandırah erkek oyuncu), Rumelili (pelivan/arabacı), Balama (Rum-Frenk tak­litçisi), Çelebi (zengin mirasyedi), Külhanbeyi (tu­lumbacı), Denyo (küstah mahalle çocuğu) gibi tipler kendilerini simgeleyen bir müzikle sahneye çıkar.

4. Karagöz

Bir gölge oyunu olan bu halk tiyatrosunun başkarakterlerinden olan Karagöz, cahil halk tipini; Hacivat ise aydın ya da yarı aydın tipi temsil eder. Karagöz, Hacivat'ın kullandığı yabancı sözcükleri anlamaz gö­rünüp onlara yanlış anlamlar yüklerken bir taraftan da Hacivat ile alay eder. Hacivat, kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar. Az buçuk okumuşluğun­dan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever. Önceden hazırlanmış yazılı bir metin olmadığından, oyun doğaçlama esasına dayanır. Giriş (Hacivat’ın sahneye gelişi), muhavere (Karagözle Hacivat’ın karşılıklı konuşması), fasıl (asıl konu) ve bitiş (perd­eden çekilme) gibi dört bölümden oluşur. Yardımcı tipler, kendi şivesiyle konuşturulur. Zenne (kadın tipi­ni canlandıran erkek oyuncu), Çelebi (genç bir mi­rasyedi), Tuzsuz Deli Bekir (sarhoş), Beberuhi (cüce ve aptal), Arnavut (bahçıvan) ve Efe (zorba) gi­bi yardımcı tipler oyuna ayrı bir renk katar.

 5. Atasözü

Atalarımızın çeşitli olaylardan edindikleri deneyimler ve aldıkları derslerin etkisiyle söylediği didaktik, öğüt verici, genellikle mecaz anlam taşıyan, kalıplaşmış, özlü sözlerdir.

Ağaç yaş iken eğilir.

Âşık âlemi kör, dört yanını duvar sanır.

Cennetin kapısını cömertler açar.

Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur.

6. Deyim

Bir durumu anlatmak için, en az iki sözcükle oluşturulmuş, genellikle mecaz anlamlı sözcük gruplarıdır.

Aba altından değnek göstermek 

Ağzını bıçak açmamak

Ölümüne susamak

7. Tekerleme

Sözcüklerin ses benzerliğinden yararlanılarak oluştu­rulan yarı anlamlı, yarı anlamsız sözlerdir. Şiir biçi­minde de oluşturulan tekerlemelerde ölçü, uyak, se­ci ve aliterasyondan yararlanılır. Masal, hikâye, bil­mece, halk tiyatrosu gibi bazı ürünlerde de kullanılır.

El el epenek

Elden düşen kepenek

Kepeneğin yarısı

Keloğian'ın karısı

8. Bilmece

Bir varlığın ya da kavramın, bazı niteliklerini söyleye­rek yani ip ucu vererek ne olduğunun bilinmesini is­temektir. Şiir biçiminde de oluşturulan bilmecelerde ölçü, uyak, seci ve aliterasyondan yararlanılmıştır.

Tarlada biter

Makine büker

Sabah akşam

Elimizi yüzümüzü öper. (Havlu)

9. Fıkra

Bir düşünceyi insanlara, mizah öğelerini kullanıp on­ların gülümsemelerini sağlayarak aktarmak amacıyla oluşturulmuş kısa anlatılardır. Bu ürünlerde, güldür­menin yanında yol göstericilik de söz konusudur. Edebiyatımızda en bilinen fıkralar; Nasrettin Hoca, Karadeniz, Bektaşi fıkralarıdır.

Bir gün Nasreddin Hoca şehre gelip, bir arkada­şıyla birlikte handa kalmış. Gece yarısı arkadaşı sormuş:

-Hocam, uyudunuz mu?

-Buyurun bir şey mi var?

-Biraz borç para isteyeyim demiştim.

Nasreddin Hoca derhal horlamaya başlayıp:

-Ben uyuyorum, demiş.

Anonim Halk Edebiyatı Nazım Şekilleri

1. Mani

Maniler hecenin yedili kalıbı ile söylenir. Bir dörtlük­ten oluşur. Uyak düzeni aaxa şeklindedir. Manide ilk iki dize, asıl maksadı anlatan son iki dizeden ayrılır. Asıl konu son iki dizededir, ilk dizeler doldurmadır. Manilerde konu sınırı yoktur: aşk, toplumsal olaylar, ölüm, iyilik, evlat sevgisi... Maniler biçim bakımından değişik adlar alır:

A. Düz Mani 

Yedişer heceli dört dizeden oluşur.

Altını sarraf bilir

Hastayı cerrah bilir 

Ben seni sevdiğimi 

Yalnız bir Allah bilir

 

Denizin dibi derin

Üstüne halı serin

Sandık sepet istemem

Beni yârime verin

B. Kesik Mani

Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazırlar. Kesik manilerde  eğer uyak cinaslı ise bunlara “cinaslı mani" denir.

Güle naz
Bülbül eyler güle naz
Girdim bir dost bağına
Ağlayan çok gülen az

C. Ayaklı Mani

Kesik manilerin birinci dizesi doldurularak söylenir. Bunlara “doldurmalı kesik mani” de denir.

Ah o beni o beni
Kakül örtmüş o beni
Ben yarimi unutmam
Unutsa da o beni

D. Yedekli (Artık) Mani

Düz maninin sonuna aynı uyakta iki dize daha eklenerek söylenir. Cinaslı uyak kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır.

Ağlarım çağlar gibi
Derdim var dağlar gibi
Ciğerden yaralıyım
Gülerim sağlar gibi
Her gelen bir gül ister
Sahipsiz bağlar gibi

2. Ninni

Annelerin, çocuklarını uyutmak için belli bir ezgiyle söylediği sözlü edebiyat ürünleridir. Anne, çocuğuna ilişkin isteklerini, iyi dileklerini, sevinçlerini, üzüntü­lerini anlatır. 7’li, 8'li ve 9'lu hece ölçüsü ile söylenir. 

3. Türkü

Kendine özgü bir ezgiyle söylenen nazım biçimidir. Genellikle anonimdir. Adları bilinen saz şairlerinin söyledikleri de zamanla halka mal olmuştur.Türküler, düzenleyicilerinin, derleyicilerinin ve yörelerinin (Urfa, Çukurova, bozlak, hoyrat, kayabaşı...) adıyla anılır. Yapısı yönünden iki bölümden oluşur. Birinci bölüm türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bölümdür. Buna bent adı verilir, ikinci bölüm ise her bendin so­nunda tekrarlanan nakarattır. Buna kavuştak ya da bağlama da denir. Türküler 8'li (4+4) veya 11'II (4+4+3) hece ölçüsü ile söylenir. Aşk, tabiat, ayrılık, gurbet, hasret, sevgi ve güzellik gibi konular işlenir. Türkülerin konusu ve şekli devirden devire ve çevre­den çevreye değişir.

B. Aşık Edebiyatı 

Âşık adı verilen halk şairleri tarafından oluşturulmuş­tur. Âşıklar genellikle okuryazar değildir. Çoğu, şiirle­rini sazla çalıp söyler. Bu sözlü ürünler, “cönk” adı verilen elyazması defterlerde toplanmıştır. Yazanı ço­ğu zaman belli olmayan bu defterler özellikle koşma, mani, destan, türkü, ağıt, ilahi gibi ürünleri içine alır.

Bazı cönklerde ayrıca hikâye, masal, fıkra gibi ürün­ler de bulunur. Âşıklar aynı zamanda köy köy, kasa­ba kasaba dolaşıp şiirlerini halka okuyan insanlardır. Âşıklar; köylerden, kasaba ve şehirlerden, bir de as­ker ocaklarından yetişmiştir.

Âşık edebiyatı ürünleri; koşma (koçaklama, güzelle­me,taşlama, ağıt), semai, varsağı, destan olarak sı­ralanabilir. Âşık edebiyatının konuları Halk edebiyatı­nın ortak konularıdır,

Aşık Edebiyatı Nazım Şekilleri

1. Koşma

Halk edebiyatı nazım şekilleri içinde en çok kullanılan türdür. Genel olarak 11 'li hece ölçüsüyle söylenir. (6+5) ya da (4+4+3) duraklıdır. Dize kümelenişi bakımından dörtlükler halindedir. Dörtlük sayısı en az 3’tür, 12'den de çok olmaz. Son dörtlükte ozanın adı yer alır. Uyak düzeni abab, cccb, dddb... şeklindedir. Sevgi, doğa, türlü acılar, insanlık sevgisi, yiğitlik gibi konular işlenir.

Koşmalar konuları bakımından kendi içinde adlandı­rılmıştır:

a. Güzelleme

Doğa güzelliklerini anlatmak ya da at, silah, kadın gi­bi sevilen varlıkları övmek için yazılan şiirlerdir.

b. Taşlama

Bir kimseyi yermek ya da toplumun bozuk yönlerini eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir.

c. Koçaklama

Coşkun ve yiğitçe bir üslupla savaş ve dövüşleri an- latan, kahramanlık duygularını canlandıran şiirlerdir.

d. Ağıt

Bir kişinin ölümünden duyulan acı dile getirilir. Ağıt­lar belli bir ezgiyle söylenir. Ağıtın İslam öncesi Türk edebiyatındaki karşılığı sagudur. Divan edebiyatında da mersiyeler aynı amaçla söylenen şiirlerdir.

2. Semai 

Hece ölçüsünün 8'li kalıbıyla söylenir, uyak düzeni koşmaya benzer. Dörtlük sayısı en az 3, en çok 5-6'dır. Kendine özgü bir ezgisi vardır. Koşmada işle­nen temaların ve konuların hepsi, semaide de kulla­nılır: aşk, sevgi, doğa, güzellik, ayrılık acıları ve ölüm... Semainin koşmadan ayrılan yönleri; bestesi, ölçüsü ve dörtlük sayısıdır.

3. Varsağı 

Halk edebiyatının çok yaygın olmayan bir nazım şek­lidir. ilk olarak Toroslar’da yaşayan Varsak boyundan ozanlar tarafından kullanılmıştır. Kendine özgü bir bestesi vardır. Müziğinde ve sözlerinde, meydan okuyan, babacan, erkekçe bir hava duyulur. Hece öl­çüsünün 8'li kalıbıyla söylenir.

Varsağının diğer nazım şekillerden farkı, bestesi ve “bre, be hey, hey” gibi ünlemlere yer verilmesidir. Konu olarak, hayattan ve talihten şikâyet işlenir.

4. Destan 

Destan, her türlü konuyu içine alan, dörtlük esası üzerine düzenlenen, biçim bakımından koşma gibi, fakat ondan daha uzun bir nazım biçimidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Hece ölçüsünün 11 Mi kalıbıyla söylenir. Konu olarak, toplumu etkileyen olaylar an­latılır.

Aşık Edebiyatının Temsilcileri 

Köroğlu

16. yüzyılda yaşadığı sanılan halk şairidir. Bolu Be- yi’nden babasının öcünü almak için dağa çıkıp eşkı­ya olan; ama yiğitlik ve iyilikseverliğiyle halkın gön­lünde destanlaşan Köroğlu’nun kim olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Şiirleri arasında yiğitçe ve coşkun bir seslenişle söylenmiş koçaklamalar önem­li yer tutar. Aşk, doğa ve ölüm konularını dile getirdi­ği şiirleri de vardır.

Karacaoğlan 

16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında yaşadı­ğı sanılmaktadır. Âşık edebiyatının en büyük şairi sa­yılır. Bu nedenle kendisinden sonra gelen halk şairle­rinin üzerinde çok etkili olmuştur. Aşk ve doğa şairi­dir. Dili sade, arı ve duru bir Türkçedir. Şiirlerinde, ta­savvufa ve dini konulara yer vermemiştir. Şiirlerinde, yaşadığı dönemin önemli siyasi ve sosyal olaylarına da yer vermiştir. Divan şiirinden etkilenmemiş, Halk şiirinin şekil ve söyleyiş özelliklerine bağlı kalmıştır.

Aşık Ömer (1619 - 1707)

Doğum yeri ve tarihi hakkında çeşitli rivayetler vardır; bunların içinde doğruya en yakın görüneni, Kon­ya'nın Hadim ilçesinin Gezlevi köyünde doğmuş ol­duğu yolundaki rivayettir. Düzenli bir medrese tahsi­li görmediği anlaşılmakla birlikte devrin kültür çevre­leri içinde bulunmuş, kendini yetiştirmiş ve çağdaşı âşıklara göre daha seçkin bir yer kazanmıştır. Şiirle­rinde kuvvetli bir Divan edebiyatı etkisi görülür. He­cenin yanı sıra aruzla da yazmıştır. Asıl gücü aşk şiirlerindedir. Semailerinde, içli duygularını çok güzel di­le getirmiştir. Divan edebiyatının ifade ve dil özellikle­rinin âşıklar arasında yayılmasına öncülük etmiştir. Divan’ı ve çok sayıda şiiri vardır.

Gevheri (? - 1720)

Bir şiirinden Şam'a, Arabistan'a gittiğini ve Rumeli’de bulunduğunu, bir paşanın divan katipliğini yaptığını öğreniyoruz. Toplumsal olaylarla ilgilenmemiş, şiirle­rinde aşk ve doğa güzelliklerini işlemiştir. Halk dili ve hece ölçüsü ile yazdığı şiirlerinin yanı sıra aruz ölçü­süyle yazılmış şiirleri de vardır. Koşma, semai ve tür­külerinde Divan şiirinin etkisi görülür.

Dadaloğlu (1785 - 1868)

Toroslar’daki göçebe Türkmenlerin Avşar boyundan olan Dadaloğlu’nun hayatı hakkında, söylentilerden başka bir şey bilinmemektedir. Türkmen aşiretlerini yerleşik hayata geçirme çabası karşısında, başkaldı- ranlarla birlik olmuş, çoğu şiirinde derebeyleri ve aşi­retler arasındaki savaşları dile getirmiştir. Şiirlerinde yiğitçe bir sesleniş olduğu gibi, içli bir söyleyiş de vardır, içinde bulunduğu tarih ve toplum olayları kar­şısında, çevresinin duygu ve düşüncelerini yansıtmış olması bakımından önemlidir.

Dertli (1772 - 1845)

Bolu ile Gerede arasında Şahnalar köyünde doğ­muştur. İstanbul'da, Konya'da, Mısır'da kalmış tekrar köyüne dönmüştür. Bir süre Orta Anadolu'da dolaş­mış; İstanbul’a gitmiş, kısa süreli birkaç memurluk yapmış, sonra da Ankara'ya gitmiş, orada ölmüştür. Şiirlerinde hem aruz hem hece ölçüsünü kullanmış­tır. Divanı vardır. Ancak, asıl ününü, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde göstermiştir. Gevheri, Âşık Ömer, Fuzuli gibi ozanlardan etkilenmiştir.

Bayburtlu Zihni (1795 - 1859)

Hem Divan hem. de Halk şiiri türündeki yapıtlarıyla tanınmıştır. Asıl adı Mehmed Emin’dlr. Zihni, onun takma adıdır ve Bayburt’ta doğduğu için Bayburtlu Zihni olarak anılmıştır. Trabzon ve Erzurum medrese­lerinde eğitim gördükten sonra İstanbul’a gelmiştir. Gördüğü haksızlıkları hicivleriyle ortaya koymuş, bu yüzden de hiçbir memuriyeti uzun süreli olmamıştır. Divan şiirini çok iyi bilen şair, Arapça ve Farsça şiirler yazmıştır. Asıl ününü âşık tarzında, hece ölçüsüyle yazdığı şiirleriyle sağlamıştır.

Yapıtları:

Divan
Sergüzeştname: Manzum bir hayat öyküsü niteli­ği taşır.
Kitab-ı Hikâye-i Garibe: Haksızlığa uğrayan bir delikanlının macerası anlatılır. Düzyazı ağırlıklı ya­zılmış olsa da; kaside, mesnevi, gazel gibi man­zum bölümler de içerir.

Seyrani (1807 - 1866)

Kayseri’nin Develi ilçesinde doğmuştur. İstanbul’a gelmiş ancak devrin büyüklerini hicvettiği için, mem­leketine dönmek zorunda kalmıştır. Orada yoksulluk içinde ölmüştür. Dönemindeki aksaklıkları ele almış, değersiz yöneticileri ve ham sofuları yerden yere vur­muştur. Aruzla da yazmakla beraber, gerçek kişiliği hece ile yazdığı koşma, nefes, destan, semai, devri­ye tarzındaki şiirlerinde görülür. Halk şiirimize, hiciv­le mizah karışımı değerli örnekler kazandırmıştır.

Erzurumlu Emrah (? - 1860)

Halk edebiyatının 19. yüzyıldaki önemli temsilcilerin­den biridir, Erzurum’da medrese eğitimi almış, ömrü­nün büyük bir bölümünü seyahatle geçirmiştir. İyi bir tahsil gördüğü, şiirlerinde kullandığı dil ve sanatlı söyleyişten anlaşılmaktadır. Başta Fuzuli olmak üze­re Baki ve Nedim’den etkilenmiş, hem Divan hem de Halk şiiri tarzında eserler vermiştir. Halk şiiri gelene­ğine bağlı olarak yazdığı eserleri sanat yönünden da­ha başarılıdır. Pek çok şiiri türkü ve şarkı formuna sokularak okunmuştur. Şiirleri “Divan-ı Emrah” adıy­la yayımlanmıştır.

Aşık Veysel (1894 - 1973)

Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde doğ­muş; çocukluğunda geçirdiği çiçek hastalığı yüzün­den gözlerini kaybetmiş, içli bir saz şairidir. Şiirlerin­de, insan, yurt ve doğa sevgisini dile getirmiş; onla­ra, karanlık dünyasından, kendine özgü duyuş ve dü­şünüşler serpiştirmiştir. ilkin başka ozanların türküle­rini çalmaya başlamış, Ahmet Kutsi Tecer'in teşvikle­riyle kendi sözlerini yazıp söylemeye başlamıştır. Şiirlerinde yalın bir Türkçe kullanmıştır.Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de vardır.

Yapıtları:

Dostlar Beni Hatırlasın
Sazımdan Sesler
Deyişler

C. Tekke ve Tasavvuf Edebiyatı 

Dini, tasavvufi düşünceyi yaymak amacıyla gelişen bir edebiyattır. Şairler bağlı bulunduğu tarikatın inançlarını yaymak için şiiri araç olarak kullanır. Bu edebiyatın konusu Allah aşkı ve “Vahdet-i Vücud” düşüncesidir. Tekke şairlerinin çoğu, tarikatlardan yetişmiş şeyh ve dervişlerdir; hoşgörüyü, ilahi aşkı ve sevgiyi benimsemişlerdir. Tekke şairleri cehen­nemden korkutmayı değil; aşk yoluyla Allah’ı sevdirerek, insanları Allah’a yaklaştırma yolunu seçmişlerdir. Tekke şiirlerinde hem Divan edebiyatı­na hem de Halk edebiyatına ait nazım şekilleri, hem hece hem aruz ölçüsü kullanılmıştır. Dil, halkın an­layabileceği bir dildir.

Tekke ve Tasavvuf Edebiyatı Nazım Şekilleri

1. İlahi

Allah’ı övmek ve ona yalvarmak için yazılan şiirlere denir. Özel bir ezgiyle okunur. Hecenin 7'li, 8'li ve 11'li kalıbıyla söylenir.

2. Nefes

Bektaşi şairlerin söyledikleri tasavvufi şiirlere denir. Genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücut düşüncesi an­latılır. Bunun yanında Hz. Muhammed ve Hz. Ali için övgüler de söylenir.

3. Nutuk 

Pirlerin ve mürşitlerin, tarikata yeni giren dervişlere tarikat derecelerini ve tarikat adabını öğretmek için söyledikleri şiirlerdir.

4. Devriye

Devir kuramını anlatan şiirlere denir. Devir kuramı Hz. Muhammed’in “Ben nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı.” hadisi ile ilgilidir. Mutasavvıflara göre vücut halindeki Hz. Muhammed, yeryüzüne sonra­dan gelmiştir. Halbuki ruh halindeki Hz. Muhammed ezelden beri vardı. Vakti gelen ruh maddi aleme iner. Önce cansız varlıklara, sonra bitkilere, hayvana, insana en sonra da insan-ı kamile geçer. Oradan da Allah’a döner. Bu inişi ve çıkışı anlatan şiirlere devri­ye denir.

5. Şathiye 

İnançlardan teklifsizce, alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu şiir­lerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili değişik konu­lara değindiği anlaşılır.

Tekke ve Tasafvvuf Edebiyatının Temsilcileri

Hacı Bektaş-ı Veli

Hacı Bektaş-ı Veli 13. yüzyılda yaşamış ünlü bir Türk mutasavvıfıdır. Bektaşîliğin kurucusudur. Türkistan'ın Nişabur şehrinde dünyaya gelmiş, birçok mu­tasavvıftan ders alarak iyi bir eğitim görmüştür. Tür­kistan’ın büyük şeyhi Ahmet Yesevi’nin işaretiyle Anadolu’ya gelmiştir. Kırşehir’e yerleşmiş ve pek çok derviş yetiştirmiştir.

Yapıtları:

Makalat: Sohbetler, sözler anlamına gelen yapıt, Ahmet Yesevi’nin “Fakirname” adlı yapıtının açık­laması gibidir. Yapıt, tasavvuf konusunda yazılmış ayrı ayrı bölümler halindedir. Hz. Âdem’in yara­tılışı, şeytan ve şeytani işler, Allah’in birliği gibi konular ele alınmıştır. Kısa hikâye ve nüktelerle Allah aşkı ve coşkusu anlatılmıştır.

Yunus Emre

13. yüzyılda Eskişehir’de doğup öldüğü söylenir. Hayatı efsanelerle örülmüştür. Yunus Emre; yaşadığı dönemin kültür kaynaklarını, halkımızın yüzyıllar boyu yaşattığı gür duygu ırmaklarını Anadolu in­sanının ölümsüz diliyle duru bir biçimde şiirleştirir. Onda Allah inancı ve insan sevgisi sonsuzdur. Şiir dili oldukça güzel, temiz ve içtenlik taşıyan bir halk Türkçesidir. İnsan, Allah, ölüm, varlık, yokluk kavramlarını tasavvuf anlayışında eriterek, halka ve hayata bağlı kalarak yazdığı ilahilerinin toplandığı “Divan”ı Tasavvuf edebiyatımızın en güzel örneğidir. Halk dilini özentisiz, coşkun bir lirizmle kullanır. Şiirlerinde hem aruz hem de hece ölçüsü kullan­mıştır. Şiirleri insana ait duyguları işlemesi yönüyle evrenseldir, ilahileri yüzyıllarca, insanlar tarafından ezberlenmiş ve söylenegelmiştir.

Yapıtları:

Divan: Allah, insan, ölüm, varlık, yokluk kavram­larını tasavvuf anlayışında eriterek yazdığı şiirleri yer alır.
Risaletü’n Nushiye: İnsanın su, toprak, ateş ve hava ile sonradan ona eklenen canın birleşmesin­den meydana gelişini anlatır. Nasihat kitabı anlamı­na gelen bu yapıt mesnevi biçiminde yazılmıştır.

Hacı Bayram Veli

14. yüzyılda yaşamış Türk mutasavvıfıdır. Bayramilik tarikatını kurmuş, Allah'ın insan gönlünde görünüş alanına çıktığı inancını savunmuştur. Yaşamını tekke­sinde, çevresinde toplananları yetiştirmekle geçir­miş, düşüncelerini içeren lirik-didaktik şiirler yazmış­tır. Tasavvufla ilgili görüşleri, kendinden sonra gelen­lerce belli bir inanç düzeni olarak benimsenen Bayramilik'te son biçimini almıştır.

Kaygusuz Abdal 

15. yüzyılın Bektaşi şairlerindendir. Asıl adı Gaybi olan şair, menkıbelere göre Alanya Beyi’nin oğludur; ElmalI’da Abdal Musa’nın tekkesinde kırk yıl kulluk ettikten sonra bir Bektaşi “ulu”su olarak Kaygusuz Sultan diye adlandırılmıştır. Şiirlerinden ve öğretici düzyazılarından, onun kültürlü bir şair olduğu an­laşılır. Hece ölçüsünün yanında aruz ölçüsünü de kullanmıştır. Çoğu şiirinde, benimsediği tasavvuf ve Bektaşilik ilkelerini, özgür bir düşünce içinde, softa görüşle alay edercesine savunmuştur, inançlardan teklifsizce, alaylı bir dille söz eder gibi yazdığı şathiyeleriyle tanınmıştır.

Yapıtları:

Divan, Gülistan, Gevhername (Şiir)
Budalaname, Kitab-ı Miglate, Vücutname (Düzyazı)

Pir Sultan Abdal

16. yüzyılda yaşamış olan Pir Sultan Abdal, Bektaşi tarikatına bağlı şairlerden biridir. Şiirlerinden, Sivas’ın Banaz köyünde doğduğu anlaşılır. Bir ayaklanma düzenlediği için Hızır Paşa tarafından yine Sivas’ta öldürülmüştür. Hayatı hakkında, söylentiler dışında kesin bir bilgi yoktur.

Şiirlerinde; tasavvuf, tabiat, aşk ve halkın gerçek yaşayışıyla ilgili konuları İşlemiştir. Divan edebiyatın­dan hiç etkilenmemiş, Halk edebiyatı nazım şekilleri içinde, duygu ve düşüncelerini açık ve sade bir halk söyleyişiyle dile getirmiştir. “Sarı Tambura” adlı şiiri bize Yunus Emre’nin “Dertli Dolap” şiirini hatırlatır.

Niyazi-i Mısri (1617 - 1694)

Asıl adı Mehmet Şemsettin olan şair, Malatya’da dünyaya gelmiştir. 1638’de memleketinden ayrılarak Diyarbakır, Mardin, Bağdat ve Kerbela’ya gitmiştir. Daha sonra Mısır’a giderek bir süre orada öğrenim görmüştür. Bu yüzden kendisine Mısırlı anlamına ge­len Mısri denmiştir. Burada öğrenimini tamamladık­tan sonra Anadolu'ya gelmiş, 1964’te Limni’de vefat etmiştir.

Aruz ve hece ölçüsüyle-şiirler yazmış, bu şiirlerini “Divan-ı İlahiyat” adlı yapıtında toplamıştır. Tasavvuf konulu yapıtlarının yanında, tefsir kitapları da kaleme almıştır. Yunus Emre’ye büyük bir hayranlık duyan şair, onun tarzında başarılı şiirler yazmıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703 - 1772)

18 Mayıs 1703'te Erzurum'da doğmuş bir muta­savvıftır. Arabistan ve Mısır'ı dolaştıktan sonra İstan­bul'da Sultan I, Mahmud Han'ın özel izniyle saray ki­taplığından yararlanmıştır. Tillo’da bir gözlemevi kur­muş, kendi geliştirdiği aletlerle gökyüzünü incele­miştir.

Şiirlerini, Divan adlı yapıtında toplayan şair, ünlü yapıtı Marifetname'de ise çağının jeolojiden ast­ronomiye, fizyolojiden psikolojiye kadar pek çok alandaki bilgilerini bir araya getirmiştir. Yetmişten fazla yapıt vermiştir. Yapıtları arasında en bilineni olan “Marifetname” adlı yapıtı, yaşadığı dönemin bütün bilgilerini kapsayan, ansiklopedik özellikte bir yapıttır.

Yapıtları:

Divan
Marifetname