Edebiyat

Türk Edebiyatı Kitap Özetleri II

Edebiyat sınavında çıkabilecek kitapların özetleri bu bölümde verilmeye devam edilmiştir. Türk Edebiyatında önemli yer edinmiş eserler Türk Edebiyatı kitap özetleri I konusundan itibaren anlatılmaya başlanmıştır. Bu bölümde de önemli kitapların özetleri verilmeye devam edilecektir.

Çağdaş Türkiye'deki Eserlerin Özetleri

Osmanlı Türkiye'si cumhuriyet kurulana değin adım adım çağdaşlaşmıştır. Cumhuriyetin kurulması ve sistemin devrimle tamamen değişmesi bu çağdaşlaşmanın final halkasını oluşturmuştur. Bu süre zarfında edebi eserler topluma ışık tutmuş ve ileri gidişin önemli kaynakları olmuştur.

Ayaşlı ve Kiracıları (Memduh Şevket Esendal)

Ankara’da, Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri, dokuz odalı bir apartman dairesini oda oda kiraya vermek­tedir. Odalarda, kadın-erkek, genç-ihtiyar, evli-bekâr çeşitli insanlar oturmaktadır: Ayaşlının apartman katında geçen hayatını anı biçiminde yazan bekâr bir banka memuru; eski bir çiftlik sahibi olan yaşlı Haşan Bey; eski konsoloslardan ihtiyar Şefik Bey; odun ve kömür satıcısı Buharalı Abdülkerim ile karısı İffet Hanım; eski bar kızlarından Faika ile kocası şoför Fuat; geceleri odasında kumar oynatan Turan Hanım’la kocası Hâki Bey; bunlardan başka ikide bir değişen hizmetçiler; dışarıdan gelip giden misafirler. Romanda, Türkiye’nin çeşitli kesimlerinden gelen bu insanların ayrı ayrı maceraları ve birbirleriyle olan il­işkileri anlatılmaktadır.

Gönül Hanım (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

Eylül 1917’de Ruslara esir düşen romanın başkahramanı Üsteğmen Mehmet Tolun, günün birinde bir Tatar genci ve onun kız kardeşiyle tanışmıştır. Tatar genci Ali Bahadır Bey, kız kardeşi ise Gönül Hanım'dır. Üçü de Türk kültür ve medeniyet tarihine bü­yük bir ilgi duymaktadır. Hepsi “Orhun Abideleri”ni görmek isterler. Böylece bu seyahati aralarında ka­rarlaştırırlar. Çok geçmeden onlara Macar teğmen­lerden Kont Bela Zichy de katılır, Moskova'dan trenle yola çıkarlar. On gün süren tren yolculuğunda şu gü­zergâhı izlerler: Moskova-irkutsk-Baykal Gölü'nün batı kıyısı-Udinsk... Udinsk'ten Selenga Nehri vadi­sinden güneye doğru inerler. Arbunovk ve Selenginsk şehirlerini geçtikten sonra Kâhta'ya varırlar. Bu, Çin Moğolistan'ı ile Sibirya sınırı üstünde, Rusya'daki son merhaledir. Bundan sonra Ken dağlarının Kene silsilesini ve Karan Kovi boğazını aşarlar ve Urga'ya gelirler. Urga rastladıkları ilk Moğol kasabasıdır. Bu­rada bir ay kalırlar, şehri gezerler ve daha sonraki yol için hazırlıklarını tamamlarlar. Bundan sonra at sırtın­da yolculuk ederler. Bu yolculukları önceki yolculuk­larına benzemez. Bu yolculukları daha yorucu ve ezi­yetlidir. Uzun bir yolculuktan sonra Orhun ırmağına kadar gelirler. Tepeden kuşbakışı Orhun'u ve yayla­ları görürler. "Sarı ve kırmızı renkte kuru ot, kum ve taşların ortasında Orhun nehri kıvrılmış uyuyan bir ej­der gibi hareketsiz durmaktadır." Akşama doğru “Kül Tigin Abidesi”ne varırlar. Hepsi son derece heyecan­lıdır. Tolun, abidelerin 732’de dikilmesi ve 1917 yılın­daki durumu hakkında bilgi verir. Abidelerin bulun­duğu külliyeyi gezerler. Birkaç gün abidelerin kopya­sını almakla, onları okumakla uğraşırlar. Radloff ve Thomsen'in çıkardıklarındaki eksiklerinin halli ve ta­mamlanması ile meşgul olurlar. Zamanla Tolun'la Gönül Hanım arasında bir aşk başlar. Ancak Tolun utangaç ve çekingen olduğu için Gönül Hanım'a açı­lamamaktadır. Eserin sonlarına doğru yeni “Orhun Abideleri”nde Gönül ile Tolun’un nişanlanma töreni yapılır. Bu sırada heykellerden birinin kopmuş başı­nın bir Moğol'da olduğunu öğrenirler ve bunu satın alırlar. Kont bunu Tolun'la Gönül'e hediye olarak alır. Birkaç aylık bir ayrılıktan sonra Tolun'la Gönül evle­nirler ve Bebek'teki evlerine yerleşirler. Tolun, Koşoçaydam heykeliyle kitabelerin kopyalarını Müze-i Hümayun’a bağışlar ve seyahatnamesini yayımla­mak için hazırlıklara başlar. Gönül de kız öğretmen okulu açmaya çalışır.

Fahim Bey ve Biz (Abdülhak Şinasi Hisar)

Fahim Bey, Bursa eşrafından birinin oğludur. Galata­saray’da okumuş, bir süre Babıâli’de aylıksız olarak çalışmış; babası İstanbul’a gelirse durumunu anla­masın diye büyük bir konak tutmuş, döşeyemediği bu konağın boş odalarında sabahları keman çalmış; günün birinde Londra elçiliği üçüncü kâtibi olmuştur. Bu iş kendisine o kadar önemli görünmüş olacak ki, Londra’nın en büyük terzisine gidip, bir sefaret kâti­bine iyi giyimli olmak için ne lazımsa yapmasını söy­lemiş; bir süre sonra elçiliğe, kapılardan sığmayan bir ambar getirmişler. Fahim Bey, bu bir ambar dolu­su elbiseyi bütün ömrü boyunca giymek zorunda kalmış. Gençliğinde kendisini damat alabilecek bir­çok paşa ve beyden birinin kızıyla evlenip zengin bir eve iç güveysi girmektense, orta halli bir ailenin kızı Saffet Hanım’la evlenmeyi yeğlemiştir. 1908 Meşruti­yetinden sonra memlekette bir “özel teşebbüs” mo­dası başlayınca, Fahim Bey de dışişlerindeki göre­vinden ayrılarak Bursa Ovası’nda pamuk yetiştirmeyi düşünmüş, planlar kurmuş, işi gerçekleştirmek için bir sermaye sahibi aramaya koyulmuştur. Fakat elin­de bir imtiyazı yoktur, toprakların sahipleri başka başka kimselerdir, bütün bu kimseler onu kendileri­ne vekil yapmış değildirler; bu adamlara Fahim Bey’in planlarını nasıl kabul ettireceği, bulunacak sermayeyi onlara hangi güvence (teminat) karşılığın­da dağıtacağı ve ortaklaşa pamuk ekimini nasıl dü­zenleyip yöneteceği belli değildir. Sermaye sahipleri bunun sadece hayal olduğunu görünce cayarlar. Fa­him Bey’in bundan sonraki hayatı hep bu işin peşin­de koşmakla geçer. İstanbul’un kenar mahallelerin­deki küçük evinde yoksul, sıkıntılı bir hayat sürerken bile, büyük bir şirketin başında olmanın getireceği servet, bolluk ve mutluluk hayallerine gönlünü kaptı­rır. O kadar ki, günün birinde iş gerçekleşirse kendi­ni bir şirket yönetimine hazırlamış olmak için, Galata’da, Arslan Hanı’nda bir idarehane açar ve bu ha­yali şirket adına hayali alışverişlere girişir, defterler doldurur, mektuplar yazar, bunlara yine kendisi ce­vaplar verir. Olay duyulunca, Fahim Bey’in adı büs­bütün “deli”ye çıkar ve hayatı, bir türlü gerçekleşe­meyen bu hayallerin arasında sona erer.

Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Mümtaz ve Suat'ın, Nuran’a olan aşklarıdır romanın merkezi. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve ev­lenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ay­rılan Mümtaz’ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda, II. Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Su­at’ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır. Romanda, Mümtaz ile Nuran’ın aşkı çerçevesinde Doğu ile Batı, eski ile yeni, geçmişin değerleriyle var olan değerler, aşk ile toplumsal sorumluluk arasın­daki çatışmayı ve bu çatışmanın doğurduğu bireysel bunalımları irdeler. Yazar, okuru, İstanbul’un en gü­zel yerlerini Mümtaz ile dolaştırırken İstanbul’a olan aşkını da dile getirir.

Küçük Ağa (Tarık Buğra)

Dünya Savaşı resmen sona ermiş; savaş sonrası bir­çok asker memleketine geri dönmüştür. Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir. Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber, ül­kenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih, gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür. Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi bir­birinden soğumuştur. Salih'in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum’dur ve gelişmelerden o da etkilen­miştir. Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düş­manlığı artmaktadır. Salih ise yüzyıllardır Osmanlı hi­mayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır. Rumlarla olan dostluğu ka­sabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih'i dışlar. Salih artık sürekli Niko ve onun çevresiyle dolaşır ol­muştur. Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır. Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir. İstanbul'dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlıya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır. Hoca düşünce ve icraatlarıyla Anadolu’da Küçük Ağa olarak ünlenir. Ancak bunu çok sonra öğrenir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Peyami Safa) 

Romanın başkahramanı olan on beş yaşında bir ço­cuk, yedi yıldan beri bacağındaki kemik hastalığı yü­zünden hastane hastane dolaşmaktadır, iyileşmesi için, heyecansız, durgun bir hayat sürmesi salık veri­lir, aksi halde ameliyat olması gerekecektir. Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Çocuk, sık sık gidip geldiği Eren­köy'deki akrabası Paşa’nın kızı Nüzhet’i sevmeye başlar. Hızla geçen günlerden sonra nihayet evine dönen çocuğun ağrıları gün geçtikçe arttığından an­nesi onu fakülteye götürür. Dokuzuncu Hariciye Ko­ğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırır. Zor geçen günlerin sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince doktor bacağın kurtulduğunu ancak yere basamayacağını söyler. Nüzhet'ten gelen karttan Paşa’nın hastalandığını Nüzhet'in de doktor Ragıp'la nikahlanacağını öğrenir. Acılar içinde geçen günlerin sonunda hastaneden ta­burcu edilir.

Susuz Yaz (Necati Cumalı)

Konusu adından da anlaşılacağı üzere "su”dur; Ana­dolu'da hep var olan, yüzyılımızın son çeyreğinde sı­nırları da aşıp uluslar arası, savaş çıkartacak kadar önemli bir hale gelen su paylaşımıdır. Mevcut suyun herkese yetmemesi üzerine, tarlasından su çıkan iki kardeş suyu sahiplenir. Çıkan su kavgası kardeşler­den birinin cinayet işlemesiyle sonuçlanır ve diğeri hapse girer. Cezaevine düşen kardeş evlidir ancak gelenek olduğu üzere suçu küçük üstlenir. Bir süre içerdeki kardeşiyle ilgilenen ağabey daha sonra ge­line göz koyduğu için kardeşinin ölüm haberinin gel­diği yalanını bütün köye yayar ve nihayet böylece ça­resiz kalan gelinle evlenir. Ancak yıllar sonra ceza­evinden beklenmedik şekilde çıkıp gelen küçük kar­deş olayları öğrenince kıyamet kopar.

Keşanlı Ali Destanı (Haldun Taner)

Ali, Sineklidağ'da oturan bir gençtir. Zilha isminde bir kızı çok sever. Bir gün Zilha'nın belalı amcası öldürü­lür ve suç Ali'nin üzerine atılır. Ali, bir türlü suçsuzlu­ğunu ispat edemez. Mahallenin en sevilmeyen ada­mını öldürdü diye herkes tarafından sevilir ve mahal­lede ünlenir. Hapisten çıkınca muhteşem bir karşıla­ma töreni hazırlanır. Ali, mahallesine gelir gelmez mahallenin muhtarlığına adaylığını koyar ve muhtar olur. Mahallede kısa sürede çok şeyi değiştirir. Haraç olayını kaldırır ve mahalleyi bir düzene koyar. Zilha, amcasını öldürdü diye Ali'ye yüz vermez. Bu arada, Ali'yi sevmeyen kişiler yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve arkasından sessizce kuyusunu kazmaktadırlar. Bir süre sonra Zilha'nın amcasının gerçek katili Cafer or­taya çıkmıştır. Cafer'den Ali'yi öldürmesini isterler. Zilha, Ali'nin yanına döner ve barışırlar. Beraber mut­lu bir hayat süreceklerini zannederler; fakat Cafer, Ali'yi öldürmekte kararlıdır. Cafer, evin önüne gelir; Ali tam evden çıkarken Cafer ateş eder ve Ali vurulur. O acıyla Ali, silahı tuttuğu gibi Cafer'i öldürür. Bu se­fer Ali gerçekten katil olur. Böylece Ali, tekrar hapis­haneye döner.

Devlet Ana (Kemal Tahir)

Roman, Ertuğrul Bey’in at bakıcısı Demircan'ın öldü­rülmesi olayı ile başlar. Bu olay, atla geziye çıkan Ke­rim ve Orhan Bey aracılığı ile görülür ve herkes bu olaydan haberdar edilir. Kerim, Demircan'ın kardeşi­dir. Gördüğü bu olay karşısında şok geçirir ancak ay­nı tepkiyi annesi Bacıbey'in göstermemesine şaşar. Bacıbey'in herhangi bir tepki göstermemesindeki se­bep, oğlu Demircan'ın vurulduğu anın hoş bir manza­ra arz etmeyişidir. Ama intikam ateşiyle yanıp tutuş­maktadır. Daha sonra romanda ikinci derecedeki olay Ertuğrul'un ölümü ve Osman Bey'in oymağın beyliğini üstlenmesidir. Diğer yandan oğlu ölen Bacıbey, Kerim'i ağabeyinin yerini alması için onu zorlar. Bu amaçla Kerim, kılıç derslerine başlar. Orhan Bey'le bir­likte Kaptan Çavuştan kılıç dersi alırlar. Bu arada Kap­tan Çavuş'un güzel kızı Aslıhan ile Kerim'in arasında bir duygusal ilişki baş gösterir. Öte yandan Osman Bey zamanının ulularından Şeyh Edebali'nin kızını alır ve Edebali'nin kızı olan Bala Hatun, Osman Bey'in ikin­ci hanımıdır. Evlendikten sonra Osmanlı aşiretinin ge­leneklerine kolaylıkla uyar. Diğer yandan Orhan Bey, Nilüfer Hatun'la olan ilişkisini evlenmeye kadar vardı­rır. Ancak, roman Orhan Bey evlenmeden son bulur.

Bereketli Topraklar Üzerinde (Orhan Kemal)

Sivas’ın köylerinden birinde üç çocukluk arkadaşı İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali, hemşerilerinden birinin Çukurova'da fabrikası olduğunu bil­diklerinden hemşerileri iş verir umuduyla yola koyu­lurlar. Üç arkadaştan sadece Yusuf daha önce Si­vas'ta cer atölyesinde kısa bir süre çalışmıştır. Diğer­leri şehri hiç görmemiştir. Umutlarını gerçekleştirmek için uzun ve zorlu tren yolculuğuyla Adana'ya inerler. Şehre indiklerinde gördüklerinden çok etkilenirler. Şaşkınlıkla binaları, otomobilleri, sokaktaki kadınları seyrederler. Daha sonra gördükleri kişilere sora sora hemşerilerinin fabrikasını bulurlar. Hemşerileri, onla­ra çırçır fabrikasında iş verir. Artık üç arkadaş hayal­lerini gerçekleştirebileceklerini düşünerek rahatla­mışlardı. Irgatbaşı işlerini gösterir. Fabrikadaki makineler, çalışan kadın ve çocukları görünce afallarlar. Irgatbaşı işin köydeki gibi kolay olmadığını ve her hafta, haftalıklarını aldıklarında ona avanta vermeleri gerektiğini anlatır. Bu fikir üç arkadaşı rahatsız etmiş­tir. Şehirde insanlar başkasının sırtından geçinmenin fırsatlarını kaçırmıyorlardı. Şehir köydeki gibi değildi. Önce karşı gelmek isteseler de, sonunda kabul et­mek zorunda kalırlar. Fabrikada çeşitli yerlerde, çok zor şartlarda, ayrı ayrı çalışırlar ve akşamları kirala­dıkları ahırda buluşurlar. Şehirdeki insanları tanıma­ya, anlamaya çalışırlar. Çünkü köylerindeki doğal or­tam, samimiyet, insanlık, yardımlaşma ve saygı yok­tur burada. Şehirde hayat başkasının cebindeki pa­rayı kendi cebime nasıl koyarım düşüncesi üzerine kuruludur. İnsanlar bencildir. Köyden çok farklı olan yaşam şartlarında hayallerini süsleyen gaz ocağını, analarına alacakları elbiseyi düşünerek çalışırlar. An­cak sulu kozada çalışan Köse Hasan çok kötü hasta­lanır. İşe gidemez duruma gelir. Arkadaşları bir süre ona baksalar da, daha fazla ücret veren bir iş bulur ve hasta arkadaşlarını bırakır giderler. Yeni işlerinde de avanta alan ustabaşına göz yumarlar. Kabullenemeseler de düzen böyleydi, başka çareleri yoktu. Yeni işleri inşaat işçiliğiydi. Bir süre sonra hasta arkadaş­larının öldüğünü duyarlar.

Teneke (Yaşar Kemal)

Kaymakamı olmayan kasabada, Tahrirat kâtibi Resul Efendi kaymakam vekilidir. Çeltik ekme zamanı gel­miştir. Çeltik ağaları, Hazırlatmış oldukları çeltik yasa­sına uymayan “Çeltik Komisyonu Raporu”nu Tahri­rat kâtibi olan Resul Efendi'den onaylamasını isterler. Görevini kötüye kullanmak istemeyen Resul Efendi raporu imzalamaz. Bunun üzerine Ankara'ya ve Adana’ya Resul Efendi aleyhine telgraflar çekilir, görevini yapmadığı ileri sürülür ve Resul Efendi adına birçok yalanlar uydurulur, aynı zamanda sıkıştırılıp tehdit edilir. Bir süre sonra kasabaya, Fikret Irmaklı adlı genç bir kaymakamın atandığı öğrenilir. Çeltik ağala­rı, hemen harekete geçerler. Kasabanın en güzel ve en yeni binasını kaymakam için dayayıp bir güzel dö­şerler. Kasabaya geleceği gün, kaymakamı Ceyhan istasyonunda birçok otomobil ve otobüs ile karşılar­lar. Kaymakamı alıp kasabaya getirirler; birlikte yeni­lir, içilir, sohbet edilir. Ağalar, kaymakama yaranmak İçin her olanağı kullanırlar. Kaymakam da bu işte acemi olduğundan ve “Çeltik Yasası”nı incelemedi­ğinden ağaların hazırlattıkları raporu okumadan im­zalar. Raporun onaylanmasıyla işler karışır. Okçuoğlu adlı bir çeltik ağası, ruhsatına dayanarak, Sazlıdere köyünü boşalttırmak, her yere çeltik ekmek ister. Sazlıdere köylüleri bu yasa dışı isteğe direnirler; çünkü yasa gereğince çeltik tarlalarının köye üç bin metre uzaklıkta olması gerekmektedir. Bu arada kay­makamın çeltik ağalarından rüşvet aldığı dedikodusu yayılır. Kaymakam farkında olmadan ağaların tuzağı­na düşmüştür. Resul Efendi bu duruma dayanama­yıp tüm olup bitenleri kaymakama anlatır ve okuması içinde bir çeltik yasası verir. Kaymakam yasayı oku­yunca çeltik ağalarıyla olan ilişkisini keser. Okçuoğlu ise Sazlıdere'yi göl haline getirir. Köy su altında kalır. Sıtma tehlikesi baş gösterir. Köylüler topluca kayma­kama çıkıp durumu anlatırlar. Kaymakamlık önünde gösteride bulunurlar. Özellikle Zeyno Ana köylülere önderlik yapar. Kaymakam hemen “Çeltik Komisyonu”nu toplayıp Sazlıdere'ye gider. Her şeyi gözleriy­le görür, çeltikçilere verdiği ruhsatları geri alır. Bunun üzerine Müftü ile Rıza Değnek, kaymakama rüşvet teklif etmek için gönderilirler, ama sonuç alamazlar. Bunun üzerine kaymakamın evini taşlatırlar, pence­resine kurşun yağdırırlar ama kaymakam yasalardan şaşmaz. Bu kez çeltik ağaları izinsiz, ruhsatsız bütün sahaları sulamaya, ekmeye başlarlar. Kaymakamda su bentlerinin başına jandarma gönderir, nöbet tuttu­rur ama çeltik ağaları jandarmayıda kendi tarafına çekerler. Özellikle Okçuoğlu Sazlıdere'yi göl haline getirir. Sazlıdere köylüleri, bıçak kemiğe dayanınca silahlanıp Okçuoğlu'nun su bentlerini denetim altına alırlar. Okçuoğlu beliren tehlikeyi önlemek amacıyla ertesi gün kapı kapı dolaşıp her aileye bol para vere­rek köyü boşalttırır. Sadece Kürt Mehmet Ali köyde kalır. O ne para alır ne de köyden çıkar. Okçuoğlu Mehmet Ali'yi adamlarına öldürtmek ister ama başa­ramaz. Artık kaymakamı kasabadan sürdürtmek için Ankara'ya giden çeltik ağaları da dönmüşlerdir. Ba­şarmışlar istediklerini gerçekleştirmişlerdir... Birkaç gün sonra, kaymakamın Kağızman'a atandığını bildi­ren yazı gelir, kaymakam kasabadan ayrılır. Arkasın­dan çeltik ağalarının çaldığı teneke sesleri ortalığı bü­yük bir gürültüye boğar.

İnce Memed (Yaşar Kemal)

Toroslar'daki Dikenliözü'ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk'tur. Bu köyde kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Köyün yağız delikanlılarından Memed, günlerdir Abdi Ağa'nın tarlasını sürmektedir. Dayanamayacağını anlayınca her şeyi bırakıp Kemse Köyü'ne gider ve Süleyman'a sığınır. Memed'in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman'ın kapısına dikilir ve Memed'i alıp köye götürür. O yaz Memed haşatı ya­par ve Abdi Ağa'nın topraklarını sürer. Memed arka­daşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Kasaba­daki yaşam Memed'i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed, sev­gilisi Hatçe'yi kaçırmak için köye gider ve beraber ka­çarlar. Abdi Ağa'nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed'in kaçmalarının ardından Ağa'nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Abdi Ağa'nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hat­çe ise yakalanır. Memed, bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe'nin başına gelen­leri öğrenir. Memed köye gelir ve Abdi Ağa'yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed'den haber alınmaz.

Hürrem Sultan (Orhan Asena)

Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra kim padişah ol­malı? Bu konuda Kanunînin eşleri Hürrem Sultanla Gülbahar Sultan arasında iktidar kavgası vardır. Hür­rem Sultan telaşlıdır; çünkü Gülbahar'ın oğlu Şehzade Mustafa yaşı ve becerileri nedeniyle iktidara yakındır. Hürrem damadı Sadrazam Rüstem Paşa ile ittifak ya­pıp Şehzade Mustafa'ya karşı komplo kurar. Padişahı oğlu Mustafa'nın aleyhine kışkırtır; aralarını açar. So­nunda Kanuni Sultan Süleyman Şehzade Mustafa'yı öldürtür. Bu ise Valide Sultan adayı Hürrem'e umdu­ğunun aksine mutluluk değil acılar getirir: Çünkü bu sefer kendi oğulları arasında ölümlere yol açan taht kavgası başlar, iktidar uğruna can yakanın canı yanar.

Yine Bir Gülnihal (Turan Oflazoğlu)

İsmail Dede Efendi, yaptığı güzel bestelerle II. Mah­mut'un beğenisini kazanmış ve himayesine girmeyi başarmıştır. Saray’da bulunduğu sıralarda, gönlünü haremden Gülnihal adlı bir cariyeye kaptırır. Güinihal de ona âşıktır. Karısının adı da Gülnihal olan İsmail Dede Efendi, iki aşk arasında acı çekmektedir. Ayrı­ca Mevlevi dergâhına bağlıdır ve Saray ile dergâh arasında da seçim zorluğu yaşamaktadır, iki Gülnihal’in sevgisi arasında çıkmaza düşen İsmail Dede Efendi, Mevlana’dan yardım ister. Mevlana da ona, aşkın en büyük mutluluk olduğunu ve aşkını Allah’a yöneltmesi gerektiğini söyler. Düşsel bir ışık içinde beliren Mevlana Allah’a ulaşmanın en güvenli yolu­nun musiki olduğunu belirtir. İsmail Dede Efendi’ye yaşadığı acıları ezgiye dönüştürmesini öğütler. Bu çelişkili duygularını, yaptığı güzel bestelerle dile geti­rir. Padişahın Batı müziğini düşünen İsmail Dede Efendi, sanatına son noktayı koymaya kararlıdır. Öğ­rencisi Dellalzade’den kendi bestelerini bir kitapta toplamasını ister.