Edebiyat

Dünya Edebiyatı Kitap Özetleri

Dünya edebiyatına damgasını vurmuş eserlerin özetleri bu bölümde anlatılmıştır. Özellikle batı edebiyatını kavramak için dönemsel olarak ortaya konmuş bazı eserler hakkında bilgi sahibi olmakta fayda vardır. Dünya Edebiyatı Türk Edebiyatını da önemli ölçüde etkilemiştir.

Batı Edebiyatı Kitap Özetleri

Dünya edebiyatı içerisinde batı edebiyatının önemli bir yeri vardır. Bu bölümde biz daha çok batı edebiyatı eserlerinin özetleri üzerinde duracağız. Rus edebiyatını da bu başlık altında topladık. Çünkü Rus edebiyatı batı kaynaklı bir edebiyat olarak da görülebilir. Batı edebiyatı çok geniş olduğu için biz sadece çok önemli eserlerin özetini vermekle yetineceğiz.

Don Kişot (Cervantes)

Don Kişot, Manchalı bir asilzadedir ve şövalye ro­manlarının etkisi altında haksızlıklara karşı savaşmak uğruna, sıska atı Rossinante ile evinden ayrılır. İlk macerası yel değirmenleriyle savaşmak olur, yarala­nır ve eve dönüşünde komşusu onu yaralı bir halde yolda bulur, iyileşir iyileşmez aynı maceraları tekrar­lamak üzere yanına yardımcısı Sancho Ranzayı da alarak yola koyulur. Don Kişot ve Sancho yollarına devam ederler. Don Kişot ve Sancho tekrar dayak yiyecekleri pazar yerine gelirler. Don Kişot düşman ordusu zannederek bir koyun sürüsüyle çatışmaya girer ve içlerine şeytanın girdiğini sandığı bir cenaze alayını durdurur. Sonrasında ise Don Kişot bir grup esiri serbest bırakır. Don Kişot ve Sancho, Luscinda ile olan aşk hikâyelerinden bahseden Cardenio'yu da bu maceranın içine sokarlar. Don Kişot Sancho'ya Dulcinea'ya duyduğu aşkın ne denli yoğun olduğunu açıkça gösterir. Don Kişot, krallığını tekrar ele geçire­bilmesi için Dorotea'ya yardım etmeye karar verir. Şarap fıçılarını dev gibi görür ve onlara karşı savaşır. Kutsal Kardeşlik Birliği Don Kişot'u durdurur ve onu kandırarak köyüne gönderir.

Sefiller (Victor Hugo)

Roman, okuru bilgilendirme, hatta eğitme kaygısı ağır basan, "aydınlanmacı" anlatı geleneğinin, bir ayağıyla romantizme, öbür ayağıyla gerçekçiliğe ve natüralizme dayandığı bir aşamaya rastlar. Beş ana bölümden, sayısız kitap ve alt bölümden oluşan bu roman, açlıktan neredeyse ölmek üzere olan ailesi için ekmek çalarken yakalanan ve suçlu duruma dü­şen Jean Valjean'ın çileli yaşamı çevresinde; onu kö­tülüklerinden arındırmaya ve doğru olmaya çağıran psikopos Myriei’in, sokak çocuğu Gavroche'un, kö­tünün cisim bulmuş örneği Thenardierlerin, düzen ve disiplinin hasta ruhlu koruyucusu yalnız adam Javert'in, dinsel bir çilenin simgesi, sokak kadını Fantine'in ve onun kızı melek Cosette'in yaşamlarını da ele alır.

Kızıl ve Kara (Stendhal)

Stendhal'in yaşanmış birkaç olayı birleştirerek kale­me aldığı bu romanın başkahramanı Julien Sorel'in, yazar ile birçok yönden örtüştüğü ileri sürülür. Orta sınıftan bir genç olan Julien, papaz okuluna devam ederken çocuklarına ders verdiği belediye başkanının karısı ile dedikodulara yol açan bir ilişki kurar. Pa­ris'e gider. Orada da kendine kapılarını açan aristok­rat bir ailenin kızı ile yaşadığı aşk, onu hayatın gir­daplarına sürükleyecektir. Gururlu, kibirli, asi, ödün­süz bu genç adam, kendi bireysel değerleri soylu sı­nıfın değer yargılarına çarptıkça geri püskürtülür. Hastalıklı gibi görünen psikolojisi, belki de toplumsal yarılmışlıklara bir isyandır. Hayatı, yanından ayırma­dığı iki bavuluna sıkıştırmış, ömrünün son yıllarını kü­çük bir İtalyan kentinde konsolosluk görevinden aldı­ğı üç beş kuruşla sürdürmek zorunda kalmış Henri Beyle (Stendhal), aynen Julien Sorel gibi ödünsüz, aksi, ömür boyu aşkı aramış, kendini kabul ettirmek istemiş ve hep yalnız kalmış, istediği, düşündüğü gi­bi değil, yaşayabildiği gibi yaşamıştı.

Değirmenimden Mektuplar (Alphonse Daudet)

19. yüzyılın sonunda Fransız edebiyatı "yüzyıl sonu" atmosferini yansıtır. Anormal, hastalıklı olana eğilim; olağanüstü uyarılara, algılara kendini açma; kusurlu olana ilgi duyma; kısacası "romantizmin" edebiyatına bir geri dönüş söz konusudur. Fran­sa'nın sanayileşmiş kuzeyi ile kırsal güneyi arasında­ki gerilimde kendine uygun konular arayan, Paris hayatıyla ilgili ahlaksal romanları Balzac ve Zola'nın gölgesinde kalan Daudet, bu yapıtında taşra dün­yasında "eski yaşam biçiminin yeniye direnen izlerini sürerken", kalemini bir ressamın fırçası gibi kullanır. Bu tabloda sanatçının algıları, en ince ses, renk titre­şimlerine ve ruh çalkantılarına duyarlıdır. Yer yer fabl tekniğinin kullanıldığı, kıssadan hisselerin çıkartıldığı, artık işlevini yitirmiş bir "un değirmeninde üretilmiş" masal tadındaki bu yapıt, taşranın modernleşme sancılarını ustaca dile getiriyor.

Gulliver’in Gezileri (Jonathan Swift)

'Gulliver'in Gezileri', dört ayrı yolculuğu anlatır, ilk yol­culuk cüceler ülkesine, İkincisi devler ülkesine, üçün- cüsü ise bilim adamlarının yaşadığı uçan adayadır. Bu üç bölüm de siyasetin ve bilim dünyasının bir pa­rodisini içerir. Son bölüm ise Houyhnhnm'ler ile Yahoo'ların hayalî ülkesine yapılan yolculuktur. Bu ül­kede atlar, yani Houyhnhnm'ler, aklı başında yaratık­lardır ve kardeşlik için kurdukları uygarlıkta yaşamak­tadırlar. Dillerinde, 'yalan' sözcüğü bile yoktur. Biyo­lojik olarak insan türünden gelen Yahoo'larsa, tama­men vahşi ve erdemden yoksundurlar. Atların, insan­ları ahırların hizmetçileri olarak kullandıkları bir ülke­de yaşarlar. Gulliver, atların uygarlığını anlata anlata bitiremediği gibi onlara öyle hayran olur ki, ülkesine döndüğünde insanların ne görüntüsüne ne de koku­suna dayanamaz. Kendisine iki at satın alıp bütün vaktini onlarla birlikte ahırda geçirmeye başlar.

Vadideki Zambak (Balzac)

Aristokrat bir ailenin küçük oğlu Feiix de Vandenesse, ailesinin sıcak sevgisinden, ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş, çalışkan bir çocuktur. Restauration devrinin yaklaştığı sırada Felix'i babası Tours’a çağırır. Felix, babasının davetine hemen itaat eder. Tours'a gittikten sonra, bir gün bir baloya katı­lır. Baloda bir genç kadın görür ve güzelliği karşısın­da âdeta büyülenir, ona karşı derin bir sevgi duyar. Bu genç kadını uzun süre unutamaz. Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde şatosunda bu genç kadınla karşılaşır. Genç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf’tur. Felix, kadının güzelliğinin, bulun­duğu vadinin adı ile özdeşleştiğini düşünür. Vadinin adı Zambak'tır. Henriette de tıpkı zambaklar gibi te­miz, saf ve güzeldir. Felix ve Henriette tanışırlar. Hen­riette, Felix'e hayat hikâyesini anlatır. Henriette, evli­dir ve kocası asık suratlı, sert, soğuk bir insandır. Mutsuz bir hayatı vardır. Felix de ona ailesinin hâlle­rinden, kederli çocukluğundan bahseder. Karşılıklı dertleşmeler her ikisini de birbirine yaklaştırır. Arala­rında temiz fakat gizli bir aşk başlar. Sürekli görüş­mektedirler. Bir gün, Felix'in mevki sahibi olması için buradan uzaklaşması gerçeği ile yüz yüze gelirler. Felix, saraya girer, XVIII. Louis'nin dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda Danıştay başyardımcılığına kadar yükselir. Aşkına sadıktır, Henriette'yi asla unut­maz, sürekli mektuplaşırlar. İki yıllık bir ayrılıktan son­ra tekrar görüşürler. Henriette'nin kocası uzun süren bir hastalığa yakalanınca Henriette ve Felix arasında­ki ilişki daha da derinleşir. Fakat bir süre sonra Felix, Paris'e dönmek zorunda kalır. Felix, Paris'teki hayatı sırasında, elit tabakadan Lady Dudley adında biri ile tanışır. Onun gösterişinden etkilenir ve bir süre âşık olduğunu zanneder. Bu olayı öğrenen Henriette has­talanır, sonunda Felix'i affetse de bu hastalık onun ölümüne neden olur. Güzel, parıltılı İngiliz Lady'den bıkan Felix, Clochegourde'e döner. Geldiğinde Hen­riette can çekişmektedir. Henriette, ona bir mektup bırakmıştır. Mektupta aşkı, arzuları ve ahlaki değerle­ri, eş olma sorumluluğu arasında yaşadığı çelişkiler, çatışmalar yazmaktadır. Henriette, sonuna kadar ah­lakını muhafaza etmekle birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır. Felix, bir süre sonra kendini top­lamaya çalışarak Paris'e döner, orada kendini edebi­yata, bilime, politikaya vererek avutmaya çalışır.

Goriot Baba (Balzac)

Goriot, Paris'te bir pansiyonda kalmaktadır. Pansiyondakiler onun kim olduğunu bilmez; herkes, hak­kında bir şeyler uydurur. İki kızı vardır: Delphine ve Anastasie. Kızları arada bir onu görmeye gelirler. Çevredekiler, bu kadınları Goriot’nun metresleri sa­nırlar. Goriot, iş hayatında başarılı olmuş, iyi para ka­zanmış, eski bir tüccardır. Tüm varlığını iki kızının mutluluğuna adamış, kendisi orta halli bir pansiyon hayatına çekilmiştir. Kızları paraları tükendikçe pansi­yona gelirler ve babalarından para isterler. İkisi de ol­dukça masraflı, lüks bir hayat yaşamaktadırlar. Baba­larının günden güne düştüğü kötü durum umurlarına bile gelmez. Tek düşünceleri kendi özel hayatlarıdır. Goriot, ilgisizlikten, sevgisizlikten ruhsal çöküntüye uğrar; dayanma gücünü yitirir, hastalanıp yataklara düşer. Durumu gittikçe ağırlaşır. Kızlarına haber gön­derilir; fakat kızları babalarının yanına gelmek yerine, bir sosyete balosuna eğlenmeye giderler. Goriot, öl­meden önce çocuklarını son kez görmek ister. Pan­siyonda kalan bir öğrenci, onun bu isteğini kızlarına ulaştırır. Delphine babasının yanına gelmez, diğer kı­zı Anastasia geldiğinde ise artık çok geçtir; baba ko­maya girmiştir, bir süre sonra da ölür. Goriot Baba'nın cenazesinde, pansiyonda tanıdığı bir iki kişi dışında kimse yoktur.

Genç Werther’in Acıları (Goethe)

Werther, büyük kentin yarattığı ruhsal çöküntüden doğaya kaçarak Wahlheim'e yerleşen aydın bir genç­tir. Orada tanıştığı soylu bir ailenin güzel kızı Lotte'ye âşık olur. Lotte de kayıtsız değildir bu aşka; ama Albert'le nişanlıdır ve verilen sözler, ahlaki değerler önemlidir. Lotte, Albert ile evlenir. Werther ise bir ai­le dostu olarak yer alır yanlarında. Ne var ki aşk ve dostluk arasındaki sınır çizgisi zayıftır. Sınırı geçmek­ten korkan Lotte, bir daha görüşmemeleri gerektiğini bildirir genç adama. Werther'in bu acıya dayanması ise imkânsızdır. Lotte'ye bir mektup yazar: "Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne ge­çilmez. LotteI Elveda Lotte! Elveda!" sözleriyle son verir mektubuna ve yaşamına.

Faust (Goethe)

Faust, zamanın bütün bilimlerini tahsil edip bitirmiş­tir. Fakat görmektedir ki; gerçeği bulma sahasında bütün bu bildiği şeyler kendisini bir adım bile ileriye götürmemiştir. Son bir umut olarak, kendisini büyü­cülüğe vermiştir. Ruh kuvveti sayesinde arzu ettiği bilgileri elde edebileceğini ummaktadır. Gökte Tanrı ile Şeytan aralarında bir bahse tutuşmaktadırlar. Şeytan Faust'u kolayca baştan çıkartacağını onu as­li kaynağından uzaklaştırıp, sapıklığa sürükleyebile­ceğini iddia etmektedir. Tanrı ise, insanın yaradılış iti­barı ile iyi olduğunu ve yeryüzünde bir gaye için ça­lışırken yanılabileceğini, fakat şeytan araya girse bile yine kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bu­labileceğini bilmektedir. Bu itibarla şeytanı Faust üzerinde deneme yapmakta serbest bırakmıştır. Fa­ust, büyücülükle uğraşırken, alışılmış şekilde, ruh ça­ğırmaya başlar. Bu çağırmaların birinde Mefisto kar­şısına çıkar. Faust, hayattan bezgindir. Hiçbir şeyden tat almamaktadır. Oysa Mefisto, ona parlak vaatlerde bulunmaktadır. Nihayet aralarında bir sözleşme yapı­lır. Faust der ki; beni istediğin yere götür. Eğer bir an gelip ben, zamana, "dur geçme, ne kadar güzelsin" diyecek kadar bir mutluluk duyarsam, artık ölmeye razı olurum. Bu bahislerden sonra Mefisto, mel'un te­şebbüslerine başlar. O ana kadar kitapların içine ka­palı kalmış Faust'u küçük ve büyük alemlerde dolaş­tırır. Sefil meyhanelerden, en lüks saraylara kadar her yeri gezdirir. Bir taraftan da Faust'u türlü içkilere alıştırır. Bir büyücü kadına hazırlattığı aşk içkisini Faust'a içirdikten sonra, onun karşısına masum Margaret'i çıkarır. Faust, 25 yaşındaki bir gencin heyecanı ile kızcağızı sever. Kız da masum duygularla bu aş­ka karşılık verir. Bu yüzden rahatça baş başa kalabil­meleri için annesinin fincanına Faust'un verdiği zehri damlatır. Kadıncağız ölür. Margaret, Faust'dan olan çocuğunu boğar. Bu yüzden Margaret'in kardeşi de Faust tarafından öldürülür. Böylece Faust'un eli kana bulanır. Margaret'i hapisten kurtarma denemesi de başarılı olmaz. Araya Yunan güzeli Helena girer. Fa­ust ona da âşık olur. Fakat aradığı mutluluğu burada da bulamaz. Nihayet İncil'in bir sözüne göre düşün­meye başlar. Yani yaradılışın ilk eseri “söz" müdür, "anlam" mıdır, "faaliyet" midir? Faust, beşeri mutlulu­ğu faaliyette bulur. Bir bataklık sahayı bayındır haline getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana "Dur geçme, çok güzelsin." der.

Madam Bovary (Gustave Flaubert)

Charles Bovary, orta halli bir ailenin oğludur. Annesi oğluna ne kadar düşkünse babası da o kadar ilgisiz­dir. Annesinin kendisine düşkünlüğü nedeniyle arka­daşlık ilişkilerinde zorluk çeker ve annesi onu sürek­li yönlendirmektedir. Charles annesini baskısıyla tıp okur ve dul bir kadınla evlenir. Kısa bir süre sonra Charles’ın hasta karısı ölür. Bu arada Charles bir çift­likte Roualut Baba’ya bakmaktadır. Bu çiftlikte tanış­tığı Roualut Baba’nın kızı Emma ve Charles arasında bir yakınlaşma başlar ve evlenirler. Emma Bovary, zengin olma hayalleriyle yıllar geçtikçe bunalıma gi­rer. Charles karısı için çok üzülmektedir ve hava de­ğişikliğinin iyi geleceğini düşünerekten Yonville'e ta­şınmaya karar verirler. Başta çok mutlu olan evlilikle­ri Emma Bovary’nin avunmaması nedeniyle gittikçe kötüleşir. Zengin olma hayalleri onu mutsuzluğa it­mektedir. Güzelliğinin yanında iyi bir eğitim alması ve terbiyesi ile çevresindekileri etkilemeye başlar. Genç ve yakışıklı Leon da bunların arasındadır, ama Ma­dam Bovary'den beklediği karşılığı bulamaz ve böy­lece Yonville’i terk eder. Kısa bir süre sonra Emma, Rodolphe adlı bir adama âşık olur ve onunla ilişkiye girer. Rodolphe için her tür fedakârlığı göze alır ve o kadar çok para harcar ki, son olarak elinde sadece imzaladığı senetler kalmıştır. Bu ilişki Emma’ya zarar vermeye başlamıştır. Rodolphe Emma’yı terk eder ve Emma ciddi bir bunalıma girer. Charles karısını iyi­leştirmek için her türlü çareye başvurmuştur; fakat sonuç alamamıştır. Ödenmeyen senetler sonucunda evlerine haciz konur. Sonunda aşk acılarıyla kıvrana­rak romantik düşlerini yitiren, her şeyden duyduğu korku ve pişmanlık içinde bu acılara dayanamayan Emma Bovary ilaç içerek intihar eder. Önceleri karı­sının intihar etme nedenini anlayamayan kocası Charles, bir gün Madam Bovary’nin sevgililerinden gelen mektupları görür. Gerçeği anlar. Bu üzüntüye dayanamaz, kısa sürede ölür. Roman, Emma’nın ol­duğu kadar Fransa'da 19. yüzyılın başında doğan kuşağın; hayalden ve yanılsamadan düş kırıklığına uzanan yolunun anlatısıdır bir bakıma. Konusu ger­çek yaşamından alınan roman, ahlaka aykırı buluna­rak mahkemeye verilmiş, daha sonra aklanmıştır.

Anna Karenina (Tolstoy)

Anna Karenina, Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadındır. Kibarlığı ve saygıdeğer kişiliği ile çevresinde hayranlık uyandırmaktadır. Kocası, yük­sek bir devlet memurudur. Anna Karenina’nın monoton bir evlilik hayatı vardır; bütün mutluluğu evinde /e çok sevdiği çocuğunda bulmaktadır. Bir gün, Anna Karenina’ya, ağabeyi ile yengesinin aralarının açıldığı haberi gelir. Anna, onları barıştırmak için Vloskova’ya gider. Orada Vronski adında yakışıklı, genç bir kontla tanışır. Kontun, Anna’nın akrabası Dİan bir genç kızla seviştiği haberi ortalıkta dolaş­maktadır. Aslında Kont Vronski, ilk görüşte Anna’ya Hayran olmuş ve genç kadına kur yapmaya başla­mıştır. Önceleri ilgisiz davranmaya çalışan Anna, bir süre sonra dayanamaz, Vronski’nin aşkına karşılık ı/erir. Bu durum birçok dedikoduya neden olur. Genç kadın bunları umursamaz. Hatta durumu, kocasına bile anlatır. Ağırbaşlı, dedikodudan korkan bir adam olan kocası, karısının itirafları karşısında sarsılır, ama belli etmez. Çevreye karşı itibarlarının sarsılmaması için boşanmayı reddeder. Kocası, Anna’ya, çocuğu­nun geleceğini düşünerek bu ilişkiye son vermesini ister. Fakat Anna, Vronski’yle birlikte İtalya’ya kaçar. Anna ile Vronski İtalya’da gözlerden ırak yaşarlar. Dönüşlerinde hiç kimse onlarla arkadaşlık yapmak istemez; dışlanırlar. Bu durum Anna’nın sinirlerini iyi­ce bozar. Sevgilisiyle aralarında huzursuzluk başlar. Vronski de kayıtsız, içedönük bir kişi olmuştur. Anna, Vronski’nin artık kendisini sevmediğini düşünmeye başlar, iyice bunalıma girer. Yaptıklarından büyük pişmanlık duyar ve sonunda intihar eder. Anna’nın ölümünden sonra Vronski de manevi bir çöküntü içi­ne girer. Çareyi orduya yazılmakta bulur. Sonuç ola­rak yaşlı bir erkekle evlendirilmiş Anna Karenina, genç subay Vronski ile içine sürüklendiği ilişkiyi evli­likle sonuçlandıramaz. Roman, Anna Karenina’nın, sosyetedeki statüsünü gözden çıkaramadığı için mi, yoksa aristokrasinin temelinde kurulu “ideal aile ti­pinde, bireyin bütünlüğünü koruyan o büyük "orga­nizasyonda", kadına ev hanımı anne rolünün ötesin­de bir sosyal varoluş alanı tanımayan muhafazakâr anlayıştan ötürü mü bu evliliği gerçekleştiremediğini sorguluyor.

Savaş ve Barış (Tolstoy)

Yazar, bu romanda tarih, savaş ve savaşın aktörleri konusunda kendine özgü kavrayışını sergiler. Tols­toy, kendisinin de mensubu olduğu Çarlık Rusyası aristokrasisinin zaaf ve çelişkilerini, Rus halkının ba­kış açısından, ele alır. Savaşın yıkımlarını, soylu sını­fın geçirdiği sarsıntıyla bağlantılı olarak sunarken, tarih-birey ilişkisinde (Nikolay Rostov - Nataşa - Sofia - Piyotr Bozukov - Prens Andrey), bireye hep acıların düştüğünü söyler. Ona göre; "İnsan Tanrıya inanmı­yorsa, bu acılara katlanması olanaksızdır." Tarih ve savaşlarla inancın evrenini karşı karşıya getiren bu anlayış, bu romanı bitirdikten sonra ilk ve en derin bunalımını yaşayacak olan Tolstoy'un kendi bölün­müş dünyasının da bir yansımasıdır.

Suç ve Ceza (Dostoyevski)

Dünya edebiyatının en çok okunan, en büyük ro­manlarından biri olarak kabul edilir. Sefalet içinde yaşayan, üniversite ile ilişkisi kesilmiş genç Raskolni­kov, kendince bir kuram geliştirir ve hem kendisinin hem de yakınlarının sıkıntısına bir anda son vermek için, yaşamayı hak etmediğini düşündüğü, yaşlı, hastalıklı, insafsız, kaçık bir tefeci kadını öldürmeye karar verir. Dostoyevski, ilk bakışta bir polisiye roma­nı çağrıştıran bu metinde, insan ruhunu bir kez daha büyük bir sınav ile karşı karşıya getirir. Bizce yaşa­mayı hak etmediğine inandığımız bir insanı, kendi açımızdan geçerli nedenlerle öldürmek, aklın gerek­çeleri ile ruhun sesini susturmak mümkün müdür? Rus kırsalına, aristokrasiye ve köylüye yönelen Tols­toy'dan farklı olarak, büyük kentin (Petersburg'un) karanlıkları içinde bir çıkış yolu arayan yalnız ve tec­rit edilmiş insanların yolunu aydınlatmaya çalışan Dostoyevski, Raskolnikov'un işlediği suçun peşinde, varoluşun derinliklerinde dolaştırır okuru.

Yüzbaşının Kızı (Puşkin)

Konusu on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Rusya'yı tehdit eden Kazak ve köylü isyanları döneminde ge­çen tarihsel bir roman. Tarihsel roman "geleneğine" göre kısa sayılabilecek bu metin, edebiyat tarihçile­rince Tolstoy'un "Savaş ve Barış”ının öncüsü sayıl­maktadır. Sadece ülkemizde değil, Rusya dışında da şiirleriyle bilinen ve Rus dilinin ve edebiyatının yep­yeni bir aşamaya geçmesinde önayak olan Puşkin, isyancı Pugaçov ile soylu sınıf üyesi genç bir suba­yın kaderlerini bu tarihsel fonda birbirine düğümler­ken, Rus edebiyatının en iyi tarihsel romanlarından birini dünya okuruna armağan etmiştir.

Ana (Gorki)

Roman, 1905 Rus Devrimi'nin eşiğindeki Rusya'nın genel bir panoramasını yansıtır. Romanın kahramanı ana Pelagiya Nilovna, oğlunun siyasal bir militan olduğu gerekçesiyle tutuklanmasının ardından, ken­disini sosyalizme adar. Gorki, roman kahramanını gerçek bir kişiden, bir gösteri sırasında oğlunun tu­tuklanmasının ardından bütün Rusya'yı dolaşarak devrimci broşürler dağıtan Anna Zalomova'dan esin­lenerek meydana getirmiştir.

Ölü Canlar (Gogol)

Bir işadamı olan, "orta sınıftan sayılabilecek" Çiçikov, ölmüş ama resmi kayıtlara geçmemiş "serfler" satın alıp kâğıt üzerinde yaşayan bu "hayaletleri" pazarlar. Ahlaki olmayan bir para kazanma yolu ve yozlaşma teması üzerine kurulu bu roman, dünya edebiyatın­da eşi örneği az bulunur bir "hiciv" klasiği olmuştur. Günümüz dünyasına bakıldığında şaşırtıcı bir gün­cellik kazanan romanda, Gogol, acılarla dolu bir yol­da kapitalizme geçiş sürecindeki Rusya'da, çü­rütmekte olan, köhneleşmiş toprak köleliği sisteminin insan onuruna aykırılığını gözler önüne serer.

Babalar ve Oğullar (İvan Sergenyeviç Turgenyev)

Bazarov arkadaşı Arkady'nin teklifini kırmayar akonunla tatilini geçirmek için üniversiteyi bitirdikten sonra Arkady'nin babasının, Nikolay Petroviç, yönet­tiği çiftliğe giderler. Burada Bazarov bilimsel araştır­malarına daha fazla eğim vereceğine ve araştırmala­rında kullanacağı daha iyi denekler bulacağından dolayı sevinçlidir. Fakat günleri pek de umduğu gibi geçmemektedir; Arkady'nin amcası Pavel Petroviç'le tartışarak, ona gerçekleri göstermeğe çalış­maktadır. Fakat Pavel de dişli bir tartışmacıdır. Tartışmalar sabah akşam sürmekte ve arada sırada kalan sürelerde, genelde sabah erken saatlerde, böcek toplamaya çıkabilmektedir. Diğer zamanlarda bunla­rın üzerinde çalışmaktadır. Akşam yatmadan önce ise arkadaşı ile dertleşmekte ve onunla tartışmakta­dır. Bu sıralarda Fenitçka ile tanışmıştır. Katya'nın ya­nında yardımcı olan Fenitçka'nın ona karşı platonik bir aşkı vardır. Pavel'le tartışmaların kızıştığı günler­den bir gün Bazarov'u düelloya davet etmiştir. Sorun ise Pavel'in ölümcül olmayan yaralanmasıyla çözüm­lenmiştir. Bu durumda burada daha fazla kalamaya­cağını anlayan Bazarov, soluğu yakında yaşayan ai­lesinin yanında alır. Fakat sıkıntısı burada da geçme­miştir. Buradan ise Arkady ile kasabada tanıştığı An­na Sergenyevra'yı ziyaret etmeye karar verir. Bu ziya­ret de pek fazla uzun sürmez. Arkady, Anna'nın kız kardeşi ile günlerini geçirirken Bazarov da Anna ile dolaşmaktadır. Fakat ona olan sevgisini açıklayamaz. Buna inançlarının engel olduğunu bilmektedir. Ve oradan da ayrılmak zorunda kalmıştır. Tekrardan ailesinin yanına gider, burada yakın köylerden gelen hastalarla ilgilenmekte ve araştırmalarına devam et­mektedir. Bir gün çevre köylerden gelen tifüslü bir hasta ile ilgilenirken o da hastalığı kapar, zamanının az olduğunu bilmekle birlikte acı çekmektedir. Tek çare ölümü beklemektir. Bu sırada Anna, kendi dok­torunu getirir fakat iş işten çoktan geçmiştir ancak onunla konuşacak birkaç dakikadan fazla bir ömrü kalmamıştır. Ve Bazarov gözlerini Anna'nın kolların­da dünyaya kapatır. Bundan sonra Anna, Rus bir po­litikacıyla; Katya, Arkadiy Petroviç ile Fenitçka ise Nikolay Petroviç ile evlenir.

Fareler ve İnsanlar (John Steinbeck)

George ve iri yarı saf arkadaşı Lennie, yersiz yurtsuz kişilerdir. Dünyada tek sahip oldukları şey, araların­daki dostluk ve hayalleridir. Bu ikisi Soledad kasaba­sının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar. Oraya vardıklarında çiftliğin patronu bun­ları pek de iyi karşılamaz. Zamanla patronun oğlu Curley ve düşkün karısı bu ikisinin başına bela olur. Çiftlikte akşamüstü iş bittikten sonra nal oyunu oyna­nır. O sırada Lennie samanlıkta Slim'in ona verdiği köpekle oynuyordur. Ama daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunu da oracıkta aşırı sevmekten öldürmüştür. Daha sonra Lennie'nin yanı­na Curley'nln karısı gelir. Lennie, tuttuğu saçı bırak­madığı için kadın korkuya kapılmıştır ve çığlıklar ata­rak samanlığı ayağa kaldırır. Lennie'de buna sinirle­nerek kadının ağzını kapatır ve onu nefessizlikten öl­dürür. Oradan hızlıca kaçar. Lennie çocuk ruhlu ol­duğu için kendini savunması çok zordur. George kahrolurken Lennie'nin saklandığı yere gelmiştir bile. Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla onu beklemektedir. George Lennie'nin arkasına ona hü­zünlü hüzünlü bakar. Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur. Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri za­man Lennie'yi yerde ölü olarak yattığını görürler ve George'a şaşkın şaşkın bakarlar.

Oliver Twist (Charles Dickens)

Bir yetimhanede büyüyen yetim Oliver Twist ve diğer çocuklar, açlık çekmektedir. Yetimhane müdürü Mr. Bumble, Oliver’ı bir "sorun çıkarıcı” olarak mimlemiştir ve yetimhane kuruluyla birlikte onu herhangi bir is­teyenin yanına çırak olarak vermeye karar verirler; ancak Oliver kaçmayı başarır ve Londra’nın yolunu tutar. Şehrin kenar mahallelerinden birinde aç ve yor­gun dolaşırken kurnaz Dodger İle tanışır ve kendini Fagin’in yönettiği yankesici çocuklar çetesinin içinde bulur. Ayrıca merhametsiz Bili Sykies, onun kız arka­daşı Nancy ve köpeği Sykies ile tanışır. Oliver'ın ba­şından birçok olay geçer ve sonunda Mr. Brownlow ile birlikte yükselen güneşe doğru uzaklaşırlar. Artık gelecek güzel günler onu beklemektedir.