Edebiyat

Edebiyat Akımları

Edebiyatta hayat anlayışı ve sanat düşüncesi ba­kımından değişiklik gösteren hareketlerle açılan çığırlardır. Edebiyat akımlarının oluşmasında toplum­sal değişmeler ve gelişmeler, bilimsel ve teknolojik yenilikler, bireysel özelliklerdeki farklılaşmalar etkili olmuştur. Tarihsel bir süreç içinde genellikle birbir­lerine tepki olarak ortaya çıkan bu akımların kurucu­ları, akımlarının ilkelerini kendileri belirlemiştir.

Klasisizm (Kuralcılık)

17. yüzyıl ortalarında Fransa'da ortaya çıkan edebi­yat akımıdır.

Başlıca İlkeleri:

  • Akıl, sağduyu ve doğaya önem verilir.
  • Konular, eski Yunan ve Latin kaynaklarından alınır.
  • Önemli olan konu değil, konunun işlenişidir.
  • Sanat sanat içindir, anlayışı hâkimdir.
  • Sanatçılar, yapıtlarında kişiliklerini gizlerler.
  • Düş ve duygu değil; mantık ve ölçü önemlidir.
  • Yapıtlarda değişmez tipler oluşturulmuştur.
  • Kahramanlar dış görünüşleriyle değil, ruhsal özel­likleriyle ele alınır.
  • Tiyatroda yer, zaman ve olay birliğine uyulur.

Klasiklere göre, insanı insan yapan güç, akıl ve sağ­duyudur. Akıl ve sağduyuya dayanan yapıtlar, herke­sin anlayabileceği nitelikte, güzel ve gerçeği yaşatan yapıtlardır. Gerçek, tabiatta vardır; öyleyse sanatçı tabiata saygı göstermek, onu örnek almak zorunda­dır. Sanatçı tabiatı örnek alırken, ahlakçı bir yol tutar. Ancak bu tabiat, insanı hayvandan ayıran iç dünyası, karakter ve davranışlarıdır; dış dünya değildir. Klasikler kişilerin her zaman, her yerde, her toplum­da aynı duygu ve düşüncede olduğunu kabul eder­ler. Bu yüzden yapıtlarında değişmez tipler meydana getirirler. Onlara göre, bir yapıtta önemli olan, konu­nun ilgi çekici olması değildir, Onun, en güzel şekil içinde, en olgun dil ve söyleyişle ortaya konulması ve insanlığa seslenmesi gerekir.

Eski Yunan ve Latin edebiyatının en iyi ürünlerini örnek alan klasiklerin yapıtlarının hâlâ beğenilmesi, onların insanlık ülküsünden ve değişmeyen akıl ilkelerine bağlı olmalarındandır.

Klasiklerin tiyatroda üç birlik (yer, zaman, ana olay birliği “bir yerde, bir günde, bir tek olay”) kuralına uy­maları, akla ve doğallığa verdikleri önemi gösterir.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Boileau, La Fontaine, Racine, Corneille, Moliere, Madam De La Fayette, Bousset, La Bruyere

Edebiyatımızda: Şinasi, La Fontaine’den; Ahmet Vefik Paşa da Moliere’den yaptığı çeviri ve adap­telerle klasisizmi edebiyatımızda tanıtmıştır.

Romantizm (Çoşumculuk)

Fransa’da, 1830’larda klasisizme tepki olarak geliş­miş bir edebiyat akımıdır.

Başlıca İlkeleri:

  • Duygu, coşkunluk ve hayal önem kazanır.
  • Konular tarih ve ulusal kültürden alınır.
  • Yapıtlarda aşk, ölüm, doğa, özgürlük konuları işlenir.
  • İnsan ruhuna önem verilerek karşıtlıklardan, (ak- kara, güzel-çirkin, iyi-kötü...) yararlanılır.
  • Gerçek, bir yönüyle değil; çirkin, bozuk, gülünç... bütün yönleriyle ele alınır.
  • Sanat toplum içindir, anlayışı hâkimdir.

Klasisizmin önem vermediği din duygusuna dayanır. Kişileri bir inanca götüren, akıldan çok, duygular olduğuna göre, romantizmde duygu, coşkunluk ve hayal önem kazanır; akıl ve mantık bu lirizm içinde erir. Din; her şeyin gelip geçiciliğini gösterdiği için, romantikler üzüntü, kötümserlik, kuşku içindedirler; bu yüzden tabiata yönelmiş; çoğunlukla aşk, ölüm, tabiat konularını işlemişlerdir. İnsan ruhuna önem vererek karşıtlıklardan, (ak-kara, güzel-çirkin, iyi- kötü...) yararlanmışlardır. Sanatın ortaya koyduğu, insan hayatı dediğimiz dram, bu karşıtlıklardan doğ­muştur. “Gerçek şiir de, karşıtlıkların uyumundadır.” görüşünü ileri sürmüşlerdir. Romantikler, klasikler gibi gerçeği bir yönüyle değil, çirkin, bozuk, gülünç... bütün yönleriyle vermeye çalışmış; “soyutun, gene­lin, tipin” yerine göz alıcı olan somutu, özeli seç­mişlerdir. Yapıtlarının konularını ulusal kaynaklardan ve tarihten; çağdaş edebiyatlardan; göz alıcı olay ve kişilerden seçmişlerdir. Bunları kendi duygu ve ha­yalleriyle; tabiat betimlemeleriyle süslemişlerdir. Fransa'da romantizm ortamını J. J. Rousseau, Chate- aubriand, Madame De Ştael, Bernardin De Saint Pier- re, Senancour hazırlamıştır. Lamartine'in yayımladığı “Meditation” adlı şiir dergisi ile ilgi çeken romantizm, Victor Hugo'nun 1827'de ortaya koyduğu “Cromvvel Önsözü” ve 1830'da oynattığı “Hernani” adlı dramıyla klasisizme karşı büyük başarı sağlamıştır.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Shakespeare, Byron, Shelley, Keats, Goethe, Schiller, J. J. Rousseau, Chateaubriand, Madame de Siael, Lamartine, Victor Hugo, Aleksandre Dumas Pere, Alfred de Musset, Alfred de Vigny, Aleksandre Puşkin

Edebiyatımızda: Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Abdülhak Hamit

Realizm (Gerçekçilik)

19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da romantizme tepki olarak ortaya çıkan bir edebiyat akımıdır.

Başlıca İlkeleri:

  • Gözlem ve belgelere önem verilir.
  • Yaşamda rastlanan gerçek olay ve kişiler anlatılır. 
  • Yapıtlardaki üslup açık ve yapmacıksızdır.
  • Yapıtlarda biçimsel güzelliğe önem verilir.
  • Yapıtlarda eğitme amacı güdülmez.
  • Sanat sanat içindir, anlayışı hâkimdir.
  • Sanatçı, yapıtlarında, kişiliğini gizler; olay ve kah­ramanları tarafsız bir gözle anlatır.
  • Çevre betimlemeleri, örf ve âdetlerin anlatımı önem kazanır.

Realizmde kişilerin ruhi davranışlarını etkileyen, on­ların kişiliklerini çizen çevre ve ortamın tanıtılmasına önem verilmiş; kahramanların gözüyle betimlemeler yapılmıştır. Olayların ve davranışların kahramanların ruhlarında bıraktığı izlenimler, duygu ve düşünceler belirtilmiştir. Sanatçı, yapıtını oluştururken insanları eğitme gibi bir amaç gütmez. O, ancak gerçekleri ya­pıtlarında anlatan bir gözlemcidir. Realizme göre sanatın sanattan başka bir gayesi yoktur. Sanatın din, ahlak ve sosyal yönden bir amacı olamaz. Sanatçı his ve hayale kapılmadan, yaşam gerçekleri­ni olduğu gibi yansıtmalıdır. Gustave Flaubert'in yazdığı “Madame Bovary”nin yayımlanması roman­tizmin, realizm karşısında yenilgisi sayılmıştır. Bu ro­mandaki kişilerin gerçek ve olayların yaşanmış oldu­ğu söylenmiştir.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Gustave Flaubert, Stendhal, Balzac, Daniel Defoe, Charles Dickens, Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Gorki, Gogol

Edebiyatımızda: Recaizade Mahmut Ekrem, Samipaşazade Sezai, Mehmet Akif Ersoy, Halit, Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Sait Faik  Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal

Natüralizm (Doğalcılık)

Determinizm (Tabiat olaylarında aynı sebepler, aynı şartlarda, aynı sonucu doğurur.) anlayışını romana getiren bu akım 19. yüzyılın ikinci yarısında Fran­sa'da ortaya çıkmıştır.

Başlıca İlkeleri:

  • Realizmin daha ileri ve abartılı biçimidir.
  • Sanatçı, olayları ve kişileri bir bilim adamı gözüyle... inceler.
  • Sanatçı, yapıtlarında, yaşamı, çirkin hatta iğrenç yönleriyle anlatmaktan çekinmez.
  • Soyaçekim, çevrenin insan üzerindeki etkisi, deneye dayanma ve gözlem önemlidir.
  • Dil, her insanın anlayabileceği bir niteliktedir.

Natüralistler, determinizmi topluma ve insana uygu­ladılar, toplumu büyük bir laboratuvar, insanı deney konusu, sanatçıyı da bilgin kabul etmişlerdir. Natüralizm, realizmin esaslarından ayrı olarak soyaçekime; tiyatroda kostüm ve dekora önem ver­miştir. Natüralist yapıtlarda, yönetimin ve toplum baskısının yarattığı kötümserlik sezilir; insanın bütün özelliklerinin tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarılıp gösteril­mesi amaçlanır. Sanat, toplumun yaralarını deşip çirkinlikleri ortaya çıkaracak olan bir araçtır. Sanatçılar, yaşamı bütün yönleriyle anlatmışlar, iğrenç, çirkin ve bayağı sahneleri anlatmaktan geri durmamışlardır. Natüralistlere göre bedenden ayrı bir ruh yoktur, insanların yaşamı; bayağı, çirkin, aşağılık içgüdülerden ibarettir. Kötü çevreler, kötü kişileri yetiştirir. Kişinin bunda günahı yoktur. Natüralistler, toplumsal nedenleri bir yana bırak­mışlar, yalnızca yaşananı “nesnel” bir biçimde aktar­makla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır. Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Dil, her seviyedeki insanın an­layabileceği bir düzeyde tutulmuş, roman kahramanı toplumun hangi kesimindense o kesimin ağzıyla konuşturulmuştur.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Emile Zola, Guy De Mau­passant, Alphonse Daudet, John Steinbeck, Goncourt Kardeşler

Edebiyatımızda: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Nabizade Nazım

Parnasizm (Şiirde Gerçekçilik)

19. yüzyılın sonlarında romantizme tepki olarak Fran­sa’da ortaya çıkmış, şiir alanında gelişmiştir.

Başlıca İlkeleri:

  • Duygudan çok, betimlemeye, düşünceye, biçim ve söyleyiş güzelliğine önem verilir.
  • Sözcüklerin seçilerek kullanılışı, sıralanışı, bu sıralanıştan doğan ahenk çok önemlidir.
  • Şairler, şiirlerinde kişiliğini gizlemiş, dış dünyada gördüklerini tarafsız bir gözle anlatmaya çalışmıştır.
  • Sanat sanat içindir, ilkesine bağlı kalınmıştır.

Parnasyenler, doğal güzelliklere, dış görünüşe, göz­lem ve betimlemeye büyük önem vermişlerdir. Ayrıca yabancı ülkelerin sanata elverişli güzelliklerine ilgi göstermişlerdir. Şair, kişisel duygularını gizleyip manzaraları ve bu arada felsefi düşünceleri dile ge­tirir. Betimlemeler oldukça canlı ve başarılıdır. Par­nasyenler şiirde biçim güzelliğine, mükemmelliğine çok önem vermişlerdir. Sözcüklerin seçilerek kulla­nılışı, sıralanışı, bu sıralanıştan doğan ahenk çok önemlidir. Dizeyi, güzel bir şekilde yan yana getiril­miş bir sözcük dizisi olarak düşünmüşler, dizenin özünde bir duygu aramamışlardır. Ölçü ve uyağa özen göstermişlerdir. Ahenge yardımcı olduğu için uyağa önem vermişlerdir. Kendi tarihlerindeki üstün dönemlere, yükselişlere özlem duymuşlardır.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Gauthier, Banviile, François Coppee, Jose Maria De Heredia, Sully Prud- homme

Edebiyatımızda: Cenap Şahabettln, Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı

Sembolizm (Simgecilik)

19. yüzyılın son çeyreğinde parnasizme tepki olarak doğmuştur.

Başlıca İlkeleri:

  • Dış dünya olduğu gibi değil; hissedildiği, algı­landığı, duyulduğu gibi yansıtılır.
  • Güzellik, anlam açıklığında değil; kapalılıktadır.
  • Anlatımda açıklıktan kaçınılmış, duygular “telkin” yoluyla duyurulmaya çalışılmıştır.
  • Şairler, hayali ülkelere özlem duymuştur.
  • Şiirde önemli olan musikidir, musiki değeri ol­mayan sözcükler kullanılmaz.
  • Şiirde anlam aranmaz; çünkü şiir anlaşılmak için değil, duyulmak içindir.
  • Şiirler oldukça ağır bir dille oluşturulmuştur.

Sembolistler, eşyanın sert görünüşünden uzaklaşıp onu belirli bir kapalılıkta, gölgeli kızıllıkta görmeye çalışıyorlardı. Bakışlar, eşyanın insan ruhunda aldığı şekle çevrilmiştir. Her şeyi rüyadaymış gibi görmek, açıklık ve belirginlikten uzak durmak, gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir. Sanatçılar, şiirlerinde “kızıl alaca karanlık­ları, durgun suları, ay ışığını, tan ağartısını, perdede gezinen gölgeleri ve ölümü” işlemiş, çığırtkanlıktan kaçınmışlardır. Duygularını kapalı bir anlatımla dile getirmeyi tercih etmişlerdir. Bu sayede her okurun şi­iri kendine göre yorumlayabilmesine olanak sağla­mışlardır. Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir, düşüncelere değil, duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Charles Baudelaire, Step- hane Mallerme, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Paul Valery, Edgar Ailen Poe

Edebiyatımızda: Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar

Empresyonizm (İzlenimcilik)

19. yüzyılda ortaya çıkan bu akım bütün güzel sanat­ları etkilemiştir.

Başlıca İlkeleri:

  • Sanatçı, dış dünyada gördüğü varlığın; gerçek yönünü değil; “kendinde uyandırdığı izlenimlerini” anlatır. Duyular, dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırır; bu yüzden anlatılanlar dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş izlenimleridir.
  • Sanatçılar, dış dünyaya, ondaki varlıklara ve nes­nelere karşı ilgisizdir.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya Edebiyatında: Rilke, James Joyce

Ekspesyonizm 

Empresyonizme tepki olarak doğmuş, Alman sine­masında uygulanmış bir akımıdır.

Başlıca İlkeleri:

  • Güzel sanatları genel olarak etkilemiş, insanların en gizli yönlerini açığa vuran bir anlatım yolunu seçmiştir.
  • Amacı, insanların ruhsal durumlarını anlatmaktır. 

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Kafka, Eliot

Kübizm

20.  yüzyılın başında empresyonizme tepki olarak or­taya çıkmış ve daha çok, resimde kendini göstermiştir.

Başlıca İlkeleri:

  • Devamlı olan ve değişmeyen eşyanın özünün be­timlenmesine çaba gösterir.
  • Eşyanın dış görünüşüyle birlikte özünün de gös­terilmesi gerekir.
  • Yalnız dış görünüş değil, duygular da anlatılmalıdır. 

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Salmon, Jacob, Cocteau

Fütürizm (Gelecekçilik)

Makineyi ve hızı edebiyata taşıyan bu akım 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Başlıca İlkeleri:

  • Hayattaki her şey hareketlidir, sanatçı da kendinde bir hız bulmuş ve yapıtını bu hıza uydurmuştur.
  • Geçmişe ve durgun davranışa düşmandır.
  • Şairler, içinde bulundukları zamanın ve geleceğin dinamizmine yönelmişler, bu hareketliliğin sesini şiirleriyle duyurmuşlardır.
  • Dizelerde makine ve çark seslerini duyurmaya çalışmışlardır.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Marinetti, Mayakovski 

Edebiyatımızda: Nazım Hikmet

Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)

Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına yaklaşılırken Fransa'da yaygınlık kazanan varoluşçuluk, her şey­den önce bir felsefe akımıdır. İnsanın kendisini bul­masını, özünü elde etmesini savunmuştur.

Başlıca İlkeleri:

  • İnsanın geleceğini yine kendisinin çizebileceğini ileri süren bir felsefi anlayış hâkimdir.
  • İnsanın kendisini aşması gerektiği, hür olmaya mecbur olduğu gibi konular ele alınır.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Jean Paul Sartre, Albert Camus

Dadaizm (Kuralsızlık)

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Tristan Tzara adlı gencin etrafında toplanan bir grup şair; “dada” sözcüğünü, kurmak istedikleri akıma ad olarak seçmiş ve bu akımı kurmuşlardır. Alaycı ve aşağılayıcı tavrıyla toplumsal değerleri kökünden sarsan Dadaizm 1912-1922 yılları arasında resim, edebiyat, tiyatro ve müziği içine alan sanat dallarına olduğu kadar grafik tasarımın da görsel diline devrimci nitelikler getir­miştir. 1922'de üyeler arasındaki sürtüşmelerin art­ması, yıkıcı etkinliklerin bir sınıra dayanması ve çok sayıda dadaistin sürrealizme yönelmesi sonucu, var­lığını sürdürecek bir zemin kalmadığı için son bul­muş, 1922’den sonra yerini sürrealizme bırakmıştır.

Başlıca İlkeleri:

  • Her şeye kuşkuyla bakılmalıdır.
  • Çevredeki hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına inanılmamalıdır.
  • Aklın hiçbir değerinin olmadığı kabul edilmelidir.
  • Dil ve estetik kuralları bir yana itilerek başıboş bir yol izlenmelidir.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Andre Breton, Luis Aragon

Sürrealizm (Gerçeküstücülük)

Akılcılığı yadsıyan dadaistlerin yapıtları üzerine te- mellendirilmiştir. 1924'te “Gerçeküstülük Bildirgesi” hazırlayan Andre Breton'a göre gerçeküstücülük, bi­linç ile bilinçaltını birleştiren bir yoidur. Bu bütün­leşme içinde düşsel dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içedir. Sigmund Freud'un “psikanaliz” kuramından etkilen Breton için, bilinçaltı, düş gücünün temel kaynağıdır.

Başlıca İlkeleri:

  • Freud’un psikanaliz kuramının edebiyata uyarlan­mış biçimidir.
  • İnsanı bütünüyle kavrayabilmek için; bilinçaltı, rüya ve düş gücü de edebiyata kaynaklık etmelidir.
  • İnsanın, ne olduğunu gösterebilmesi için aklın, man­tığın, geleneklerin baskısından sıyrılması gerekir.
  • Bilinçaltı rüyada açığa çıkar. İnsanın rüyada ortaya çıkan yönü, yalancı olmayan gerçek yönüdür.
  • Sanat bir hüner değil, bilinçaltının otomatik veri­leridir. Sanatçı bu verileri uygularsa asıl şiir ortaya çıkar.
  • Şiirin konusunu olağanüstülükler, rastlantılar ve rüyalar oluşturur.
  • Söyleyişte özentiden kaçınılır.

Sürrealizme göre insan kapalı bir kutudur. İsteklerini, gerçek kişiliğini; gelenek, örf, din gibi bazı dış baskılar nedeniyle açığa çıkaramamaktadır. Bu yüzden sürre­alistler, hipnotize edilmiş insanlara şiir söylettiler ve bunları başyapıt saydılar. Bu şiirlere “otomatik şiir” adını verdiler. Akıl ve mantığı değersiz sayarak insanı yönlendiren gücün içgüdü ve bilinçaltı olduğunu ileri sürdüler. Sürrealistlere göre, yazınsal bir yapıtta bir kişinin sevaplarının yanında günahlarının; ahlaka uy­gun kabul edilen davranışlarının yanında ahlak dışı davranışlarının da bulunması gerekir.

Başlıca Temsilcileri:

Dünya edebiyatında: Andre Breton, Luis Aragon, Paul Eluard, Philippe Soupault, Rene Char

Edebiyatımızda: Orhan Veli, Cemal Süreya