Tarih

Atatürk İnkılapları

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra yeni devlet düzenini oturtmak için bazı değişimlere gidilmiştir. Atatürk İnkılapları denen bu değişimler Atatürk'ün idealleri ve Atatürk ilkeleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Atatürk İnkılâplarının Temel Amaçları

Toplum için yeni değerler ve kurumlar oluşturmak ve bunu bir yaşam biçimi olarak ortaya koymak demek olan çağdaşlaşma, Atatürk için uygarlık düzeyine çıkmanın en önemli adımını teşkil eder. Çağdaşlaşma sürekli değişimi ve gelişmeyi temel alan bir anlayıştır. Mustafa Kemal Atatürk bu konuyla ilgili Onuncu Yıl Nutku’nda şöyle demiştir: “Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar ülkeleri düzeyine çıkaracağız, milletimizi en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip kılacağız, milli kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyi üstüne çıkaracağız.”

  • Ulusal egemenliği geliştirerek demokrasinin yaygınlaşmasını sağlamak,
  • Toplumun ihtiyaçlarını karşılamayan kurumlan kaldırarak ihtiyaçları karşılayan yeni kurumlar oluşturmak,
  • Laikliği devlet ve toplum anlayışı olarak benimsetmek,
  • Medeni bir Türk toplumunun oluşmasını sağlamak,
  • Toplumda her alanda eşitliği sağlayarak milli birlik ve beraberliği sağlamaktır.

Hukuk Alanında Yapılan Atatürk İnkılâpları

Atatürk İnkılapları hukuk alanında köklü değişimler ön görmüştür.

Türk Medeni Kanunu (17 Şubat 1926)

Yeni kurulan Türkiye Devleti’nde toplumun gereksinimlerini karşılayacak bir hukuk sistemine ihtiyaç vardır. Atatürk, bu konuda “Tümüyle yeni yasalar yaparak eski hukuk ilkelerini temelinden sökmek girişimindeyiz.” diyordu. Hukuk alanındaki en önemli Atatürk inkılabı Medeni Kanun olacaktı.

Hukuk sisteminin temel yapısı Medeni Hukuktur. Kişinin hak ve özgürlükleri, borçlar hukuku, ailenin kuruluşu, miras ilişkilerinin düzenlenmesi, kişilerin birbirleriyle yaptığı tüm işlemler Medeni Hukuk’un konularıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği direktiflerle yeni bir medeni kanun hazırlamak için Batılı milletlerin medeni kanunları incelendi. Sonuçta İsviçre Medeni Kanunu’nun alınması kararlaştırıldı.

Medeni Kanunu’nun İsviçre’den Alınmasının Sebepleri

  • Avrupa’da hazırlanan medeni kanunların en yenisi olması,
  • Daha önceden hazırlanan medeni kanunlardaki eksikliklerin giderilmiş olması,
  • Sorunlara son derece pratik ve akılcı çözümler getirmesi,
  • Çağdaş ve laik ilkelere uygun olması, ifade ve kavramlarının açık olması,
  • Medeni kanun hazırlayabilecek uzman kişilerin olmaması,
  • Demokratik olması, kadın-erkek eşitliğini esas almasıdır.

İsviçre Medeni Kanunu, Türkçeye çevrilerek Türk toplumunun sosyal yapısına, örf, adet ve geleneklerine ters düşmeyecek şekilde yeniden düzenlenmiştir.

Medeni Kanun ile Gelen Yenilikler

  • Kadın ve erkek arasında sosyal hayatta, ekonomik ve diğer alanlarda eşitlik sağlanmıştır.
  • Aile kurma alanında, erkeğin bütün ayrıcalıkları kaldırılmıştır.
  • Tek eşle evlilik esası getirilmiştir.
  • Boşanma hakkı kadına da verilmiştir.
  • Aile toplumun temeli sayılmış ve titizlikle korunmuştur.
  • Çocukların iyi yetiştirilmesi için gerekli her türlü tedbir alınmıştır. Anneye, çocuğun vesayetini alma hakkı verilmiştir.
  • Aile birliği devlet güvencesi altına alınmış ve resmi nikâh usulü getirilmiştir.
  • Miras konusunda kız ve erkek çocukları arasındaki eşitsizlikler kaldırılarak kadının mirastan eşit hak alması sağlanmıştır.
  • Kadına şahitlikte de eşitlik tanınmıştır.
  • Kadına dilediği işte (meslekte) çalışma hakkı verilmiştir.

Azınlıklarda din ve mezhep farkı gözetilmeden Medeni Kanun’dan yararlanabileceklerini belirtti. Böylece Yeni Türk Devleti’nde Hukuk Birliği sağlandı.

Azınlıkların hukuk işlerini düzenleyen patrikhanenin elinden bu hak alındı ve bağımsızlığa aykırı durum ortadan kalktı.

Hukuk alanında yapılan bu köklü değişiklikle tüm aksaklıklar kaldırılmış. Kadın özgürlüğü güven altına alınmış ve aile sağlamlaştırılmıştır. Türk hukukçuları ve halkı bu yasayı şaşılacak bir süratle içtenlikle benimseyerek uygulamıştır.

Diğer Kanunlar

Medeni kanun hukuk alanında yapılan inkılapların temelini oluşturmuştur. Ancak Atatürk inkılapları ile diğer kanunlar da modernleştirilmiştir.

Türk Ceza Kanunu

1 Mart 1926’da TBMM’de kabul edilen ve 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu İtalya’dan alınmıştır.

Türk Ticaret Kanunu

29 Mayıs 1926’da kabul edilen bu kanun Alman Ticaret Kanunundan etkilenerek hazırlanmıştır.

Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu

4 Nisan 1926’da kabul edilen bu kanun Almanya’dan alınmıştır.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu

4 Nisan 1929’da kabul edilen bu kanun Almanya’dan alınmıştır.

İcra ve İflas Kanunu

1929’da çıkarılan bu kanun Adliye Vekili Mahmut Esat Bey başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. (Örnekler 1932’de İsviçre’den alındı.)

Deniz Ticareti Kanunu

Alman kanunları örnek alınarak hazırlandı. 13 Mayıs 1929’da kabul edildi.

Türk kadınına 1930’da belediye üyeliklerini seçme, 1933’te muhtar seçme, 1934’de milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan Atatürk İnkılâpları

Atatürk inkılapları kalıcı olmalıydı ve yeni nesile aktarılmalıydı. Bu nedenle bu inkılaplara geri kalmış eğitim sistemi de doğal olarak dahil edildi.

Atatürk Dönemi Milli Eğitim Politikası

Atatürk TBMM’de ve gerekse çeşitli öğretmen topluluklarına hitaben yaptığı konuşmalarında en fazla eğitimin milliği üzerinde durmuştur. Milli Mücadele’nin kazanılmasında etkili olan milli birlik ve milli şuur anlayışı yeni devletin eğitim politikasının da esasını oluşturdu. Zira Osmanlı Devleti’nden farklı olarak Üniter bir devlet olarak kurulan Türkiye’nin Eğitim politikası da milli olmalıydı. Bu alanda yapılan Atatürk İnkılapları milliliği hedefliyordu.

1921'de Ankara’da milli bir eğitim programının oluşturulması amacıyla Maarif Kongresi toplandı. Burada yeni eğitim sisteminde, çocuklarımıza ve gençlerimize kendi varlığı ile ters düşen yabancı unsurlarla mücadele gereğinin öğretilmesini vurgulamıştır.

1924 yılında Samsun’da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmasında; “Terbiyedir ki bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır ya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.” sözleri ile Atatürk, eğitimin temel amacını da Türkiye’nin milli varlığının ve geleceğinin korunması olarak değerlendirmiştir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924)

Mustafa Kemal, Türk milletinin geleceğinin ancak eğitim sorununun çözümlenmesiyle sağlanacağını biliyordu. Eğitimin tamamen devlet denetimi ve gözetimi altına alınmasını istiyordu. Bu şekilde eğitim sistemi en modern biçimde yeniden kurulacaktı.

Mektepli-medreseli ikiliğine son vermek istiyordu. Bu amaçlarla 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırıldığı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği Yasası) çıkarıldı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile

Bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. (Sadece askeri okullar Milli Savunma Bakanlığı’nın yönetiminde ve denetimindeydi.)

Azınlık okulları ve yabancı okullarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimine alındı.

Öğrenim birleştirilerek ikilikler ortadan kaldırıldı. Çağdaş ve milli eğitim esasları benimsendi. Medreseler kapatıldı, imam Hatip Okulları açıldı, ilköğretim, kız ve erkek çocuklara zorunlu tutuldu.

1 Mart 1926’da Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun çıkartıldı. Bu kanunla ilk ve orta öğretim esasları tespit edilerek, eğitim hizmetleri modernleştirildi. Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun’la devletin izni olmadan hiçbir okulun açılamayacağı belirtildi. Öğretmen okullarının sayıları artırıldı. Böylece günümüzdeki mevcut eğitim ve öğretim sistemimizin temeli bu kanunla atılmış oldu.

Medreselerin kaldırılmasından sonra tekrar bu okulların açılmasını isteyenler vardı. Mustafa Kemal bunlara memleketin kötü duruma düşmesinin nedenleri arasında medreselerin oynadığı rolü açıklayarak, “Mektep istemiyorsunuz, hâlbuki millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı millet, bu memleket evladı yetişsin! Medreseler açılmayacaktır. Millete mektep lazımdır.” demiştir.

Medreselerin kapatılması Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun doğal bir sonucu ve tamamlayıcısıdır.

Medreselerin kapatılmasıyla öğretim alanındaki ikilik ortadan kaldırılmıştır.

Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928)

Türkler, İslamiyet’ten önceki dönemlerinde, Göktürk ve Uygur Alfabelerini kullandılar. İslâmiyet’in kabul edilmesinden itibaren de Arap Alfabesi kullanıldı.

Türkiye’de Arap harflerine dayalı yazının değiştirilmesi veya ıslah edilmesi şeklindeki teklifler ve tartışmalar XIX. yüzyılın ortalarından beri sürmekte idi. II. Meşrutiyet döneminde bu tartışmalar iyice hızlanmıştı.

  • 1922 yılında Azerbaycan, birkaç yıl sonra Özbekistan’da Latin harflerine dayalı bir yazının kabul edilmesi Cumhuriyet Türkiye’sinde de bu tartışmalar başladı.
  • 1925’te Miladi Takvimin kabul edilmesi ardından milletlerarası rakamların kabul edilmesi, Latin Alfabesi’nin kabul edileceğine dair kanaatleri arttırmıştı.
  • 1926’da çıkartılan bir kanunla ticaret alanında Türkçe kullanılması öngörülmüştür.
  • 1927 yılında reçeteler Latin harfleriyle yazılmaya başlandı, sokak adları Türkçeleştirildi.

1926’dan itibaren harfler üzerinde araştırma yapan Dil Encümeni, Latin harflerini kullanan birçok alfabeyi inceleyerek bir “Elifba Raporu” hazırladı. Mustafa Kemal, 8 Ağustos 1928 Akşamı Gülhane Parkı’nda Harf İnkılâbı’nı millete duyurdu.

1 Kasım 1928’de TBMM’nin kabul ettiği Türk Harfleri Hakkındaki Kanun ile Harf inkılâbı başladı. Kanunun çıkarılmasının ardından açılan Millet Mektepleri ile Türk Tarihi’nde ilk defa bir okuma - yazma seferberliği başlatıldı.

  • 24 Kasım 1928’de Mustafa Kemal, Başöğretmen unvanını aldı.
  • Latin Alfabesi’nin kabulü inkılâpçılık ve milliyetçilik ilkeleriyle alakalıdır.
  • Arap Alfabesi, Türk dil bilgisi kurallarına uymuyor ve öğrenimi de kolay olmuyordu.
  • 1924’te Şükrü Saraçoğlu tarafından TBMM’de gündeme getirilmiş ancak sonuçsuz kalmıştır.
  • Yeni harfle ilk gazete 20 Ağustos 1928’de Mardin adıyla Mardin’de basıldı.
  • 24 Kasım, 1981’den itibaren Öğretmenler Günü olarak kullanmaktadır.
  • Millet Mektepleri Türk halkına yeni harflerle okuma ve yazmayı öğretmek için açılmış, okuma-yazma oranı artmıştır.
  • Harf inkılâbı ile çağdaşlaşma ve Batılılaşma yolunda önemli bir adım atılmıştır.

Yeni Harflerin Kabulü İle

Devlet dairelerinde yazışmaların tamamen yeni harflerle yapılması, her türlü basılı malzemenin yeni harflerle basılması sağlandı.

Tanzimat döneminde yapılan hatalara düşülmedi, ikiliğe müsaade edilmedi, bütün ülkede kesin olarak yeni Türk Harfleri kullanılmaya başlanmıştır. Türkçeye uygun alfabenin kabul edilmesiyle Türkçenin gelişmesi sağlandı.

Batı dünyası ile yakınlaşma sağlandı, bilimsel gelişmeler yakından takip edildi.

Okuma-yazma bu alfabeyle kolaylaştı ve okuma - yazma oranı arttı. Kültürel gelişme hızlandı. Çağdaşlaşmada önemli bir adım atıldı.

Millet Mektepleri’nde okuma-yazma, hesap, sağlık ve yurt bilgisi derslerine ağırlık verdi. Halka Okuma Odaları’nın açılması ile okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışıldı.

1932’de kurulan Halkevleri ile eğitim, kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verildi. Halkçılık anlayışını ve 6 temel ilkeyi hayata geçirmek amacıyla kurulan Halkevleri Ankara, Samsun, Diyarbakır, Eskişehir, İzmir, Konya, Denizli, Van, Aydın, Çanakkale, Bursa ve İstanbul’da açıldı.

1937’de sayıları 167’ye ulaşan Halkevlerinin 9 ayrı çalışma kolu vardı. Bunlar;

  1. Dil, Tarih ve Edebiyat,
  2. Güzel Sanatlar,
  3. Temsil Sanatları,
  4. Sosyal Yardım,
  5. Spor,
  6. Halk Dershaneleri ve Kursları,
  7. Kütüphane ve Yayın,
  8. Köycülük,
  9. Müze ve Sergilerdi.

Halkevleri ayrıca bilim adamı, öğretmen, politikacıların katıldığı konferanslar, tiyatro gösterileri ve çok sesli müzik konserleri de düzenledi. Ayrıca Halkevleri yayın, toplantı ve kurslar düzenleyerek halkın bilinçlenmesi sağlandı.

Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması (12 Nisan 1931)

Siyasi, sosyal, eğitim ve hukuk alanlarında yapılan inkılâplardan sonra Mustafa Kemal kültür konularıyla ilgilenmeye başladı. Atatürk İnkılapları bu alanı da es geçmeyecekti.

1930’lardan itibaren kültür alanında yeni devletin ideolojisine uygun olarak milli dil ve milli tarih araştırmalarına ağırlık vererek milli şuuru oluşturmaya çalıştılar.

Türkiye Devleti’nde ümmet anlayışı yerine millet fikri benimsendi. Böylece din tarihi ya da hanedan tarihi yerine milli tarih görüşü ön plana çıktı. Avrupalıların “Türkler sarı ırktan gelmektedirler, sadece askerlikten anlarlar, medeniyet yetenekleri yoktur. Buna bağlı olarak da hiçbir medeniyet oluşturamamışlardır.” şeklinde politikalar üreterek dünya kamuoyunu Türkler aleyhine yönlendiriyorlardı. Başlangıç noktasını Türkleri hor gören ve yanlış tanıtan Batılı tarihçilerin görüşleri, tarih çalışmalarını bütün tarih kitaplarını inceleyerek Türk Tarih Heyeti adlı bir komisyon kurarak yoğun çalışmalardan sonra Türk Tarihi’nin Ana Hatları adlı eser ve okullarda ders kitabı olarak okutulacak IV ciltlik bir tarih kitabı 1930 yılında çıkartılmıştır.

12 Nisan 1931 ’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Bu kuruluş 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adını almıştır.

Türk Tarih Kurumu’nun Amacı

  • Türk milletinin tarihteki kökenlerini araştırmak ve yeniden yazmak
  • Türklerin dünya uygarlığına katkılarını araştırmak
  • Türklerin İslam Tarihi’ndeki rolleri ve katkılarını araştırmak
  • Milli tarih anlayışını benimsetmek olmuştur.

1930 Nisanında toplanan Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nda Atatürk’ün isteği ile başkanlığına Tevfik Bıyıklıoğlu’nun seçildiği Türk Tarih Heyeti oluşturdu.

İlk Türk Tarih Kongresi 1932 Nisanında Ankara Halkevi binasında toplandı. Amacı Türk Tarih Tezi’ni tanıtmak ve yeni tarih ders kitaplarını bu teze uygun hale getirmekti.

Bilimsel temele dayalı olarak geliştirilmesi düşünülen Türk Tarih Tezi ile yeni devletin ideolojisine uygun Türk milliyetçiliğini oluşturmaktır.

Atatürk, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” sözleriyle tarihin bilimsel metotlarla ortaya konulmasının önemini vurgulamıştır

Türk Dil Kurumu’nun Kurulması (12 Temmuz1932)

Osmanlı Devleti’nde Türkçeyi savunan aydınlar ortaya çıktı Türkoloji Enstitüleri ve okulları kurularak Türk dili incelenmeye başlandı. III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde Türkçe sadeleştirilmeye çalışıldı.

Tanzimat aydınlarına göre de Türkçeyi sadeleştirmek şarttı. Medreselerin yanında açılan okullarda Arapça ve Türkçe arasında mücadele başladı.

Abdülmecit zamanında (Tanzimat dönemi) Türkçe gazeteler yayımlandı. Ahmet Cevdet Paşa, sade Türkçe ile en güç bilim konularının bile açıklanacağını belirtti.

Mustafa Reşit Paşa’nın sadrazamlığı sırasında (Abdülaziz zamanı) Encümen-i Daniş kurularak herkesin anlayacağı bir dille yazı yazılması prensibi kabul edildi. Ancak aydınlar Arapça ve Farsça kelimelere bağlı kaldılar. Dil sorunu bütün yönleriyle ancak Cumhuriyet döneminde ele alındı.

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışında toplanan milletvekilleri, halk dilinden toplanacak kelimelerle bir sözlük oluşturulması yönünde karar aldılar, vatanın kurtuluşu ön plana geçtiği için bu işle uğraşılamadı.

3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilince dildeki sadeleşme hareketi hızlandı.

1928’de Türk Harf inkılâbı dilde millileştirmeyi kolaylaştıran bir basamak oldu. Dil İnkılâbı’na doğru gidişi başlattı ve kolaylaştırdı.

12 Temmuz 1932’deTürk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu.

Türk Dil Kurumu’nun Yaptığı Çalışmalar

  • Türk dilinin kaynakları, başka dillerle ilişkileri incelendi.
  • Tanzimat’tan itibaren Türk dilinin geçirdiği aşamalar incelendi. Program oluşturuldu.
  • Halk dilinde yaşayan kelimeleri toplayarak derlemeler yaptı.
  • Eski Türk metinleri yayınlandı.
  • Türkçe sözlük hazırlandı.
  • Türkçe bilim terimlerinin hazırlanması çalışmaları yapıldı.
  • Arapça köklerden ziyade dünya milletlerin kullandığı Latince köklere bağlı kalındı.
  • Türk diline uymayan, yerinde kullanılmayan bazı yabancı kelime ve terimler Türkçeden çıkarıldı.
  • Yazı, konuşma ve bilim dilimizde bulunan ve Türkçeye uyan diğer yabancı kelime ve terimler kullanılarak dil hazinemiz zenginleştirilmeye çalışıldı.

Türkçeyi geliştirmek, yabancı kelimelerden arındırmak, kültür dili haline getirmek ve yeni icatlara Türkçe isimler bulmak amacıyla kurulan Türk Dili Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi doğrudan milliyetçilik ilkesiyle ilgilidir. Türk Dil Kurumu yaptığı çeşitli milli ve milletlerarası kongrelerde Türk dili ile ilgili zenginliği, başka dillerden kelime alan Türkçenin, başka dillere de nasıl kelime verdiğini ortaya çıkartmaya çalışmaktadır.

Mustafa Kemal, 1936 yılında geliştirilen Güneş Dil Teorisi ile Türk dilinin eskiliğini ortaya koymaya çalışmıştır.

Cumhuriyet Dönemi Eğitim Alanında Yapılan Çalışmalar

  • İlköğretim yaygınlaştırılarak parasız ve zorunlu hale getirildi.
  • 1926’da ilköğretim karma (kız-erkek karışık) oldu. Ortaöğretim üçer yıllık ortaokul ve lise olarak iki devreye ayrıldı. Ortaöğretim, mesleki bilgilerin de verilmesi gereken yerler oldu.
  • Türkçe ve edebiyat gibi derslere ağırlık verilerek, liselerde ilk kez sosyoloji dersi konuldu.
  • Yabancı uzmanlar getirildi. Bu uzmanlar incelemeler yaparak mesleki ve teknik eğitime ağırlık verilmesi yolunda tavsiyelerde bulundular.
  • 1934-1935’ten itibaren denenmeye başlayan köy eğitmeni yetiştirme çalışmaları başladı, ilköğretimin kırsal kesime yayılması için önemli çalışmalar yapıldı.
  • Öğretmen yetiştiren okullar 1932’den itibaren 6 yıla çıkartıldı.
  • Musiki Muallim Mektebi ve diğer uzman öğretmenleri yetiştirmek üzere Orta Öğretmen Okulu (Gazi Eğitim Enstitüsü) kuruldu.
  • 1927’de meslek ve sanat okullarını açmak idare etmek Maarif Vekâleti’ne bırakıldı.

Mesleki ve teknik eğitim alanında, Avrupa’ya öğrenci gönderildi. Uzmanlar getirildi. 1938 yılına kadar 65 yabancı uzman ve öğretmen getirildi. Yüksek öğretim alanında çalışmalar yapmak için İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi’nden Prof. Albert Malch görevlendirildi. 1933 yılında Dar’ül Fünun, İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldü. Nazi Almanya’sından kaçan öğretim üyeleri bu üniversiteye getirildi. İstanbul Üniversitesi Avrupa modeline uygun olarak teşkilatlandırılmıştır. Böylece Türkiye Devleti’nin ilk üniversitesi kurulmuştur.

  • 1925’de açılan Ankara Hukuk Mektebi, 1934’te Hukuk Fakültesi oldu.
  • Ankara Yüksek Ziraat Mektebi 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü olarak düzenlendi.
  • 1936’da Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruldu.
  • Mülkiye Mektebi, Siyasal Bilgiler Okulu olarak düzenlendi. (1936)
  • 1946’da Ankara Üniversitesi kuruldu.
  • 1924’te Ankara Musiki Muallim Mektebi kuruldu.
  • 1930’dan sonra İstanbul Belediye Konservatuarı ıslah edildi.
  • 1935’te Ankara’da Milli Musiki ve Temsil Akademisi (Konservatuar) kuruldu.
  • Sanayi Nefise Mektebi Güzel Sanatlar Akademisine dönüştürüldü.
  • 1937’de Atatürk’ün emriyle Resim Heykel Müzesi açılmıştır.

Toplumsal Alanda yapılan İnkılâplar

Atatürk; hukuk, siyasal eğitim ve toplumsal (sosyal) alanda çağdaşlaşmayı esas almıştır. Toplumsal yaşayışı da buna göre düzenlemeye çalışmıştır. Bu alandaki inkılâplar eşitliği, çağdaşlığı ve laikliği esas almıştır.

Şapka Kanunu ve Kılık Kıyafette Değişiklikler (25 Kasım 1925)

Kılık kıyafet, toplum ve kültürün en karakteristik özelliklerinden biridir.

Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal ve pek çok kişi fesi atarak kalpak giymeye başlamışlardır. Böylece kalpak Kurtuluş Savaşı’nın simgesi olmuştur.

1924 yılında Mustafa Kemal Kastamonu’ya bir geziye çıktı. Atatürk’ü ilk kez görecek olan halk, heyecanla onu bekliyordu. Atatürk başındaki şapka ile halkı selamladı.

24 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun çıkarılarak fes ve benzeri başlıklar yasaklandı. Şapka ve kasket milli başlığımız oldu.

1934’te çıkarılan bu kanunla hangi dinden olursa olsun din adamlarının dini kıyafetleriyle ibadet yerlerinin dışında dolaşması yasaklandı. Her dinin başkanı bu kanundan muaf tutuldu.

Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925)

Allah’a ulaşmak için tutulan yola tarikat denir. Tarikat liderlerinin barındığı yere tekke daha küçüğüne zaviye denirdi.

Selçuklular ve Osmanlılar zamanında tarikatlar büyük hizmetler vermiştir. Osmanlı Devleti’nin Duraklama döneminden itibaren tarikatlar olumsuz çalışmalara başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’ne ve laik düzene karşı isyanlarda etkili oldular, tarikat liderleri siyasete karıştılar. Şeyh Sait isyanı tarikat lideri tarafından çıkartılmış bir isyandır.

Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan hemen sonra 1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Kastamonu gezisi sırasında yaptığı konuşmada, “Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, müritler, memleketi olamaz. En doğru, en hakiki yol medeniyet yoludur. Tekkeler mutlaka kapanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, her alanda doğru yolu gösterecek, uyaracak güce sahiptir.” demiştir.

29 Kasım 1925’te çıkardığı bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Bu yerlerin sahiplerinin mülkiyet haklarına dokunulmadı. Cami ya da mescit olarak kullanılan ibadet yerleri olduğu gibi bırakıldı. Aynı kanunla şeyhlik, dervişlik, dedelik, seyitlik, müritlik, çelebilik, babalık, emirlik ve türbedarlık gibi tarikat unvanları da kaldırıldı.

Türbelerde düzenleme yapılırken Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Mevlana, Hacı Bektaş Veli gibi din büyüklerinin ve devlet kurucularının türbelerine dokunulmadı.

Tekke zaviye ve türbelerin kapatılması laiklik aşamalarındandır.

Takvim Saat ve Ölçümlerde Değişiklik

24 Aralık 1925’te Hicri ve Rumi takvim yerine Miladi Takvim, alaturka saat yerine uluslar arası saat sistemi kabul edildi. 1 Ocak 1926’dan itibaren Miladi Takvim kullanılmaya başlandı.

20 Mayıs 1928’de Milletlerarası Rakamlar yürürlüğe girdi.

1 Nisan 1931'de Milletlerarası Ölçüler kabul edildi. Hafta sonu tatili Cuma gününden Pazar gününe alındı.

Uluslararası siyasi, ticari ilişkileri düzenlemek amacıyla takvim saat ve ölçülerde değişiklikler yapılmıştır. Yani çağdaş devletlerle ilişkilerde uyum sağlamak amacıyla yapılmıştır.

Bu alanda yapılan çalışmalar inkılâpçılık ilkesiyle doğrudan ilgilidir.

Soyadı Kanunu (21 Haziran 193)

İnsanlar yalnız ilk adları ile anıldıklarından toplumsal ilişkilerde karışıklıklar yaşanmaktaydı. Nüfus kayıtları düzgün değildi, askere alma işlerinde ekonomik ve hukuksal ilişkilerde büyük sıkıntılar yaşanıyordu.

Devlet ve toplum hayatındaki karışıklıkları önlemek amacıyla, 21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu çıkarıldı.

Herkesin soyadı taşıması zorunlu tutuldu. Seçilen soyadları Türkçe olacak, rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adlarıyla, ahlaka aykırı ve gülünç olan kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı.

Aynı yıl Osmanlı toplum yapısını devam ettiren, canlandıran eski unvanlar (ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, hanımefendi, paşa, hanzade, hazretleri gibi) kaldırıldı.

Resmi işlemlerdeki kargaşayı gidermek için kabul edilen Soyadı Kanunu halkçılık ilkesiyle doğrudan bağlantılıdır.

TBMM Mustafa Kemal’e 24 Kasım 1934’te çıkarılan bir kanunla Atatürk soyadını verdi. Atatürk soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklandı.

Atatürk, ismet Paşa’ya İnönü Savaşları’ndaki başarısından dolayı İnönü soyadını verdi.

Kadın Haklarının Kabulü ve Kadının Toplumdaki Yeri

Atatürk Türk kadınına olan inancını şu sözlerle ifade etmiştir; “Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.” Atatürk bu konuda İnkılapları birçok Avrupa devletinden önce gerçekleştirecektir.

Kadına Tanınan Sosyal Haklar

Medeni Kanunun kabulü ile kadının erkek karşısındaki eşitsizliği ortadan kaldırıldı. Türk kadını resmi nikâh, boşanma, çocukların vesayeti, mirasta eşitlik, meslekte çalışma haklarına kavuştu. Böylece Türk kadını, Cumhuriyet’le birlikte toplumsal, kültürel ve ekonomik hayatta erkekle eşit düzeye getirildi.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kız-erkek ayrımı yapılmaksızın ilköğretim herkese zorunlu hale getirildi.

Kadınana Tanınan Siyasi Haklar

Kurtuluş Savaşı’nda vatanı kurtarmak için cepheye koşan Türk kadını, toplum içindeki hak ettiği yer almalıydı.

1 Nisan 1930’da kabul edilen bir kanunla kadınlar, belediye seçimlerine katılma hakkını elde ettiler. Türk kadını 1933’te muhtar seçilme hakkına kavuşmuştur.

4 Aralık 1934’te Türk kadını milletvekili seçme ve seçilme haklarını elde etmiştir.

1934 yılından sonra yapılan ilk seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM’de Türk halkını temsil etme hakkını kazanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde, ilk kadın muhtar-Gül Esin (1933) ilk kadın belediye başkanı - Müfide ilhan (1950), ilk kadın bakan - Türkan Akyol (1971) ilk kadın vali - Lale Aytaman (1991) ilk kadın başbakan - Tansu Çiller (1993), İlk kadın kaymakam - Elif Aslan (1995)

Ekonomi Alanında Yapılan İnkılâplar

Bir toplumun ekonomik bünyesi ve faaliyetleri, başlıca üç ana bölüme ayrılır. Bunlar tarım, ticaret ve sanayidir. Bu üç alanda da Atatürk inkılapları yeni devlette nüfus etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ekonomik hayatı genellikle tarıma dayalıydı. Tarımla uğraşan köylü aşar vergisiyle eziliyordu. Uzun süren savaşlar tarımı bitme noktasına getirmişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarım alanında büyük bir çöküntü vardı. Savaşlarda köylü nüfusunun azalması, ilkel tekniklerle tarım yapılması, köylünün ağır vergiler ödemek zorunda kalması, ülkenin bazı bölgelerinde üretilen tarım ürünlerinin ulaşım zorluklarıyla diğer bölgelere naklediliyor olması, büyük sıkıntılar doğuruyordu. Ekilebilir toprakların büyük bir kısmı işlenemiyor, suni gübre ve sulama gibi imkânlardan yoksun bir tarım yapılıyordu.

Coğrafi Keşiflerle Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan ticaret yolları önemini yitirdi. Bilim ve teknoloji alanlarında ilerleyen Avrupalılar yeni bulunan kıtalardaki zenginliği Avrupa’ya taşıdı. Teknolojik gelişmelerin ekonomide kullanılması sonucunda sanayileşme ortaya çıktı. Batılı ülkeler sömürgelerinden elde ettikleri hammaddeleri işleyip satarak dünya ekonomisine egemen oldular. Osmanlı Devleti verdiği kapitülasyonlar sayesinde Avrupa’nın açık pazarı durumuna geldi.

Lozan Antlaşmasında kapitülasyonlar kaldırıldı ancak sıkıntılar hemen sona ermedi. Ticaret yabancıların ve azınlıkların elindeydi. Osmanlı Devleti’nde kurulan birçok ticari kuruluş da yabancıların elindeydi. Bütün bu yabancı kuruluşlar satın alınacak ve milli ekonomi politikası uygulanacaktır.

Teknolojik gelişimi, bilgi birikimi ve parası olmayan Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin açık pazarı olurken siyasi açıdan da Avrupa devletlerinin nüfuzu altına girmişti. Ekonomik sıkıntı içinde olan Osmanlı Devleti 1854’te Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den ilk dış borcu aldı. Yıllar içerisinde İngiltere dışında diğer Avrupa devletlerinden de borçlar alındı. II. Abdülhamit Muharrem Kararnamesi’yle Avrupa devletlerine borcu ödeyemeyeceğini duyurdu. Bunun üzerine Avrupa devletleri 1881'de Duyun-u Umumiye Kurumu’nu (Genel Borçlar idaresi) kurarak Osmanlı Devleti’nin önemli gelirlerine (maden, tuzla, orman gelirlerine) el koydu. Lozan Antlaşmasında Osmanlı Devleti’nden kalan borçlarla ilgili karar alındı. Türkiye Devleti aylık taksitler halinde bu borcun Anadolu’ya düşen bölümünü ödemeyi kabul etti. Türkiye Devleti tarım, ticaret ve sanayi alanında önemli çalışmalar yapmak zorundaydı. Tarım, ticaret ve sanayi alanında para finansı için bankalar açılacak, uzman yetiştirilmesine önem verilecek ve milli ekonomi politikası uygulanacaktır.

Milli Ekonomi İlkesi ve Uygulanması

Milli Mücadele’den sonra siyasi bağımsızlık kazanıldı, ancak ekonomik bağımsızlık henüz kazanılmamıştı. Mustafa Kemal her fırsatta ekonomik bağımsızlığın önemli olduğunu ve Milli Ekonomi ilkesinin önemini vurguluyordu. Atatürk inkılaplarının önemli bir basamağı buydu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik gelişme için gerekli alt yapı, teknoloji ve insan kaynaklarında büyük bir sıkıntı vardı. Tarım, ticaret ve sanayi alanında yapılacak çalışmaları tespit etmek için Ziya Gökalp başkanlığında Ankara’da bir ekonomik heyet oluşturuldu.

17 Şubat 1923’te yeni Türkiye Devleti’nin ekonomik politikasını belirlemek için İzmir’de I. İzmir iktisat Kongresi toplandı.

İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923)

Bu kongre ekonomiye düzeltmenin yollarını aramak için Lozan Konferansı’nın ilk görüşmelerinin kesintiye uğraması sırasında değişik iş çevrelerinden temsilcilerin katılmasıyla toplanmıştır. Bu kongrede Misak-ı iktisadi andı içilmiştir. (Milli Ekonomi)

Siyasi bağımsızlık gibi ekonomik bağımsızlık anlayışı benimsenmiştir.

Kongreye işçi, çiftçi, tüccar ve sanayi kesiminden temsilciler olmak üzere 1135 kişi katılmıştır.

Bu kongrede alınan kararlar, Yeni Türk Devleti’ne ışık tutmuştur.

Kongrede kendi imkânlarıyla öz kaynakları değerlendirmek büyük devletlerden yardım almadan kalkınmayı öngörüyordu. Bu görüş doğrultusunda Milli Ekonomi ilkesi kabul edildi.

Milli Ekonomi ilkesi ile devlet ekonomik alanda üzerine düşen görevleri yerine getirmeye başladı. Bu kongrede kalkınma biçimi belirlenemediği için devlet ekonomik hayata karışmak zorunda kaldı.

Devletin ekonomik hayata karışması 1933 yılına kadar devam etti. Özel girişimin üstesinden gelemeyeceği önemli ekonomik alanlarda devlet, önemli tedbirler aldı, birtakım kuruluşlar kurdu. Kamu hizmetlerinin devlet eliyle düzenlenmesi ve yönetilmesiyle devletçilik ilkesi doğdu.

1929-1930 yıllarında başlayan dünyadaki ekonomik bunalım üzerine, devlet ekonomiye yeni bir yön verdi. Devletçilik ilkesinin uygulanması, planlı ekonomiyi beraberinde getirdi. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlandı. 1933 yılında hazırlanan bu plan 1934’te yürürlüğe girdi.

Tarım Alanında Yapılan Çalışmalar

Osmanlı Devleti’nde milli gelirin önemli bir kısmı tarımdan elde ediliyordu, ilkel yöntemlerle tarım yapan köylü topraktan gerekli verimi alamıyordu. Mustafa Kemal “Köylü milletin efendisidir.” diyerek ezilen köylünün gerçek değerini ifade etmiştir.

Ekonominin temeli olan tarımı düzenlemek için her şeyden önce köylünün durumunu iyileştirmek gerekiyordu. Köylü için çalışmak, devletin dayandığı temelleri güçlendirmek anlamına geliyordu. Hükümet bu düşünceye dayanarak Köycülük Siyaseti’nin esaslarını şöyle belirledi; Köylüden alınan ağır vergilerin kaldırılması, böylece köylünün maddi yönden güçlendirilmesi Köylünün üretim imkânlarının arttırılması Köylünün bilgi ve görüşünü yükseltecek tedbirlerin alınması

Toprağı olmayan köylülere toprak verilmesi 17 Şubat 1925’te Aşar Vergisi kaldırıldı.

Aşar vergisinin kaldırılmasıyla köylü rahatladı ve üretim dört kat arttı.

Aşar vergisinin kaldırılması halkçılık ilkesiyle ilgilidir.

Köylüye ucuz kredi sağlamak için Osmanlı döneminde kurulmuş olan Ziraat Bankası’nın imkânları arttırıldı. Sermayesi ve şube sayısı arttırıldı.

Traktör kullanımını yaygınlaştırmak için hükümet mali ve yasal düzenlemeler yaptı. Makineli tarım özendirildi.

Ziraat Bankası aracılığı ile dışarıdan alınan tarım araçları köylüye dağıtıldı, pulluk kullanımı yaygınlaştırıldı.

Tarım alanında uzman yetiştirmek için çeşitli yerlerde okullar açıldı. Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. (1933)

Köylüye ucuz fidan, tohum ve gübre dağıtıldı.

Yabancı ülkelerden damızlık hayvanlar ithal edildi ve üretme çiftlikleri kuruldu.

Köylünün ucuz kredi, makine, tohum ve benzeri ihtiyaçlarının giderilmesi için Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Kooperatifleşme yolu açılarak köylünün aracısız ürünlerini satması sağlandı.

1 Haziran 1929’da topraksız çiftçiye toprak dağıtılması hakkında bir kanun kabul edildi. Ancak bu kanun tam anlamıyla uygulanamamış ve Toprak Reformu Sorunu günümüze kadar çözülememiştir. Hayvancılık ve ormancılığın geliştirilmesi için önemli tedbirler alındı.

Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulmasında Atatürk bizzat işin başında yer almıştır. Ayrıca Silifke, Tarsus ve Dörtyol’da çiftlikler kuruldu. Bu çiftliklerin modern tarımının yerleşmesinde büyük katkıları olmuştur.

Ticaret Alanında Yapılan Çalışmalar

Mustafa Kemal, milli ticaretin desteklenmesi ve gelişmesini sağlamak için 26 Ağustos 1924’te Türkiye iş Bankası’nı kurdurdu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk özel bankası İş Bankası’dır. İş Bankası’nın sağladığı kredi kaynakları sonucu Türk tüccarlar, ticaret hayatına hâkim oldular.

1927’de itibar-ı Milli Bankası, Türkiye iş Bankası ile birleştirildi.

1929’da Gümrük Tarife Kanunu çıkartıldı. Bu kanun ile Korumacı Dış Ticaret Politikası uygulandı. 1929 yılına kadar etkili bir koruyucu dış ticaret politikası izlenememiştir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı gümrük tarifelerinden Lozan Antlaşmasının imzalanmasından beş yıl sonra kurtulabilmiştir. 1923-1932 yıllarında Milli Ekonomi ilkesi uygulandı, ilk millileşme 1924’de bazı demiryolları, Haydarpaşa Limanı ve Rıhtımının satın alınmasına ilişkin kanunla gerçekleşmiştir. 1925 yılında yabancı sermaye elindeki Reji idaresi (tütün tekeli) devletçe satın alındı. 1926’da ispirto ve her çeşit alkollü içkilerin imali ve ithali ile şeker ithali ile devlet tekeline alındı.

1928’de Haydarpaşa Limanı ile Adana-Mersin Demiryolu milletleştirildi.

1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu çıkarıldı. Bu kanun ile Türk denizlerinde yük ve yolcu taşıma hakkı sadece Türklere verildi. Böylece denizlerimizde de bağımsızlık sağlandı. 1937’de Denizbank kuruldu.

İzmir iktisat Kongresi’nde Kabotaj hakkının Türk gemilerine tanınması ve deniz taşımacılığının devlet tarafından teşviki karara bağlandı. Lozan Antlaşmasında Türk gemilerinin kabotaj hakkı kabul edildi. 1926 Kabotaj Kanunu ile tam olarak gerçekleşti.

1930’da Merkez Bankası kuruldu. Amacı para arzını kontrol etmek ve para politikasını yönetmektir. Daha önce Türkiye’nin para politikası, imtiyaz sözleşmesi uyarınca yabancı bir banka olan Osmanlı Bankası tarafından yönlendiriliyordu. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, ekonomik ve mali bağımsızlığını sınırlandıran engellerden kurtulmuş oldu.

Ticaret alanında uzman yetiştirmek amacıyla iktisadi idari ilimler Akademisi açıldı.

1929’da gümrük vergilerinin yükseltileceği kamuoyunca önceden bilindiğinden, ithalatta öngörülmeyen bir artış meydana gelmişti. Dış ticaret dengesi dünya ekonomik bunalımında etkisiyle önemli ölçüde bozulmuştur. Türk lirasında görülen ani düşme, üzerine hükümet bazı tedbirler almıştır. Bu tedbirler;

1929 yılında Menkul Kıymetler ve Borsalar Kanunu çıkartılarak yeni Türk devletinde ilk kambiyo denetimi başlatıldı.

1930’da Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun çıkarıldı. Kanunun amacı 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na karşı Türk parasının değerini korumaktı. Kanunda etkili ceza hükümleri ile yargılama usulleri yer almıştı. Bu kanuna dayanılarak çıkarılan Bakanlar Kurulu kararnameleriyle hükümet döviz taleplerini kontrol edebiliyordu.

Müdahaleci ve korumacı dış ticaret politikasını izlendiği bunalım döneminde kanunun uygulanması başarılı oldu. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu üç yıl uygulanması için çıkarılmıştı. Ancak on üç kez uzatıldı. 1970 yılına kadar yürürlükte kaldı. 1970’ten itibaren sürekli hale geldi.

Sanayi ve Madencilik Alanında Yapılan Çalışmalar

Sanayileşme, ekonomik kalkınmanın bel kemiğidir. Sanayileşmeyen bir ülke siyasal bağımsızlığını koruyamaz ve güçlü devletlerin tutsağı olur. Bu nedenle Atatürk inkılapları bu alana da el atmalıydı.

Kurtuluş Savaşı sonunda Türk sanayi kuruluşu sayılabilecek hiçbir kurum yoktu. ihtiyaç maddelerini üretebilecek sanayinin kurulması gerekiyordu. Ancak Türkiye Devleti’nin sanayi kurabilecek parası ve uzman elemanı yoktu.

1925’te ülke madenlerini işletmek, özel sektöre sermaye sağlamak ve kredi temin edebilmek için Sanayi ve Maadin Bankası açıldı.

Milli sanayinin gelişmesini sağlamak özel sektörü sanayiye özendirmek için 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu (Sanayiyi Özendirme Yasası) çıkarıldı. Bu kanun on beş yıl yürürlükte kaldı.

Teşvik-i Sanayi Kanunu ile

  • Çeşitli sanayi kuruluşlarına ucuz devlet arazisi ve binaların tahsis edilmesi,
  • Taşıma indirimlerinin yapılması,
  • Vergi muafiyetinin uygulanması,
  • Bazı işletmelere ulaştırma ve depolama imkânlarının tanınması,
  • Devlet dairelerinde yerli ürünlerin kullanılması gibi uygulamalar yasalaştırılmıştır.

Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun getirdiği imkânlara rağmen, sermaye, teknoloji ve bilgi yetersizliğinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle sanayinin gelişmesi sağlanamadı. Sadece Uşak’ta Şeker Fabrikası ve ufak çapta bir dokuma sanayi kuruldu.

1924’te açılan Türkiye iş Bankası ticaretin gelişimini sağlamak amacı yanında sanayi işletmecilerine kredi temin etmeyi de amaçlamıştır.

1926’da inşaat sektörünü desteklemek konut kredisini sağlamak amacıyla Emlâk Eytam Bankası kuruldu. (Emlak ve Yetimler Bankası) Sanayi ve Maadin Bankası 1932’de Türkiye Sanayi Kredi Bankası oldu. 1933 yılında bankanın malvarlığı Sümerbank’a devredilmiştir.

Teşvik-i Sanayi Kanunu 1942 yılına kadar yürürlükte kaldı.

1926’da Devlet istatistik Enstitüsü kuruldu. 1927 yılında Cumhuriyetin ilk genel nüfus tarım ve sanayi sayımlarını başarı ile gerçekleşmiştir.

Devletçilik ilkesinin Uygulaması

1930 yılında Türkiye ekonomi politikasında önemli değişiklikler oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan ekonomi politikası özellikle 1929 Dünya Ekonomik Krizi karşısında beklenen sonuçları sağlamamıştır. Türkiye devletçilik ilkesini benimserken amacı devlet eliyle sanayileşmeyi sağlamaktı. Türkiye’de özel sektörde değişiklik öngörmeyen bir devletçilik modeli uygulamaya konulmuştur. Mali tekeller dışındaki üretim faaliyetlerin tümü özel sektöre açık kalmıştır. Ekonomik devletçilik başlıca sanayi, tarım ve para- bütçe alanlarında uygulandı. Özellikle sanayi alanındaki uygulamalar ile kendini gösterdi. Çünkü ülkenin ilk planda sanayi mallarına gereksinimi vardı.

Devletçilik 1931'de Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına alındı.

Devletçilik ilkesi 1937 yılında anayasaya girmiştir. Devletçilik ilkesinin uygulandığı 1930-1938 yıllarında devletin iç piyasalar üzerindeki kontrolü artmıştır.

Devletçilik ilkesiyle ilgili yapılan çalışmalar;

  • Köylüye bol ve ucuz kredi verilmesi,
  • Aşar vergisinin kaldırılması,
  • Devletin köylüye tarım alanında teknolojik yardım yapması,
  • Devletin kooperatifleşmeyi özendirmesi,
  • Toprak Reformu Kanununun çıkarılması,
  • 1930 yılında Türk ekonomisinin para işlerini düzenlemek üzere Merkez Bankası’nın kurulması,
  • 1932’de Devlet Sanayi Ofisi kurularak devlet işletmeciliğinin yönlendirilmesi,
  • 1932 Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın hazırlanması ve 1934’de uygulanması,
  • 1933 Sümerbank ve 1935’te Etibank’ın kurulması,
  • 1937’de Denizbank açılması,
  • 1938’de esnafa kredi verecek Halk Bankası’nın açılması
  • Devletçilik rejimine geçişin iki nedeni vardır;

Birincisi, bütün özendirmelere rağmen sanayi işletmeleri kuracak özel girişimin başarılı olamaması, toplumun gereksinimlerinin günden güne artması,

İkincisi 1929 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde çıkan ve bütün dünyaya sıçrayan büyük bir ekonomik bunalımın yaşanmasıdır.

Bu zorluklar 1930 yılından sonra devletçi-karma ekonomi sistemine geçmeyi gerekli kılmıştır.

Devlet 1930 yılından önce kurduğu Sanayi ve Maadin ve Emlâk Eytam Bankaları ile para piyasası içine girme hazırlığını yapmaya başlamıştır. 1927’de kurulan Âli iktisat Meclisi (Yüksek Ekonomi Kurulu) devletçilik ilkesinin başlangıç evresinde atılan bir adımdır.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı

1933’te hazırlanmış, 1934’te uygulama başlanmıştır.

Devlet eliyle hammaddesi yurt içinde üretilen sanayi dalları kurma, temel tüketim mallarının üretimine öncelik verme amacına yöneliktir.

Bu plan ile modern sanayileşme başladı.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planıyla Yapılan Çalışmalar;

1933’te Sümerbank kuruldu.

Malatya, Kayseri ve Bursa’da Merinos (dokuma) fabrikaları açıldı. (Yatırımların önemli bir bölümü Sümerbank ve iş Bankası tarafından yapıldı.) Gemlik - yapay ipek, Nazilli - basma, Beykoz - deri, Paşabahçe - cam ve İzmit - kâğıt fabrikaları açıldı.

1934 Maden Tetkik Araştırma Enstitüsü (MTA) kuruldu.

1935’te MTA’ya para finansı için Etibank açıldı.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1937 yılının sonuna kadar 3 yıl sürdü. 16 büyük fabrika kuruldu. Bu kuruluşlar Türkiye’nin ilk kamu iktisadi teşebbüsleridir.

1939 yılında Karabük Demir-Çelik Fabrikası kuruldu. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ağır sanayi tesisidir.

İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın başarıyla uygulanmasından sonra 1936’da ikinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmaya başlandı ve 1937’de hazırlandı. Uygulamaya 1938’de geçildi, ikinci plan, ara malları ve yatırım malları üretimine öncelik veriyordu ve daha geniş kapsamlıydı.

Bu planda elektrikasyon, madencilik, limanlar gibi altyapı tesisleri, makine, gıda, kimya ve yakıt sanayileri ve deniz ulaşımı idi. Bu plan ile ihracata da yönelmek hedefleniyordu.

1939 yılında ikinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine bu plan uygulanamadı. 1945 yılına kadar süren bu savaş sırasında Türkiye, Atatürk döneminde kurulan sanayi işletmeleri sayesinde kendi gereksinimlerini karşılamış ve dışarıya muhtaç olmamıştır.

Bayındırlık ve Ulaştırma Alanında Yapılan Çalışmalar

1924 yılında kabul edilen kanunlarla demiryolu yapımına başlandı. Yabancı şirketlerin elinde bulunan demiryolları satın alındı. Osmanlı Devleti zamanında yapılan demiryolları iki katına çıkarıldı.

1925 yılında kabul edilen Yol Mükellefiyeti Kanunu ile köy ve kasaba yollarının yapımı için bütçe olanakları elvermediğinden yurttaşa yol yapma yükümlülüğü getirildi. (Mükellefiyet-i Bedeniye Kanunu)

1929’da çıkarılan Şose ve Köprüler Kanunu ile devlet yolları ağı tespit edilmiştir.

1928 yılında Haydarpaşa Limanı ve Rıhtımı millileştirildi.

Kabotaj Kanunu ile Türk liman ve iskeleleri arasında yük ve yolcu taşıma hakkı, Türk gemilerine verildi. Deniz yollarını ve ticaret filosunu güçlendirmek için 1937 yılında Denizbank kuruldu. Sanayileşmenin başlaması ile birlikte bayındırlık işine girişildi. Yeni Türkiye Devleti’nin başkenti olan Ankara, geniş ve düzenli asfalt yolları ile modern bir kent görünümü kazandı.

Ülkenin pek çok yerinde okullar, hastaneler, devlet daireleri gibi binalar yapıldı.

Sağlık ve Tıp Alanında Yapılan Çalışmalar

Osmanlı Devleti’nde Sağlık Hizmetleri, Dâhiliye Nezareti’ne bağlı Sıhhiye Umum Müdürlüğü tarafından yürütülüyordu.

I. TBMM’nin açılınca 2 Mayıs 1920’de Sağlık Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. (Sağlık işleri ilk kez bakanlık düzeyinde örgütlendi.)

1923 yılında, sağlık hizmetleri ülke genelinde yaygınlaştırıldı. 1924 yılında Ankara, İstanbul, Sivas, Trabzon, Erzurum ve Diyarbakır’da örnek hastaneler (Numune Hastaneleri) yaptırıldı.

1929 yılında çıkarılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda koruyucu sağlık hizmetleri yönünde önemli çalışmalar yapıldı.

Kolera, veba, tifo, çiçek, menenjit, kızamık, sıtma gibi bulaşıcı hastalıkların sağlık kuruluşlarına bildirilmesi zorunluluğu getirildi.

Bulaşıcı hastalıkların tedavisinin parasız yapılması için kararlar ve tedbirler alındı. Böylece devlet sağlık hizmetlerini üstlendi.