Biyoloji

Sinir Sistemi ve Duyu Organları

Canlılarda her hücre genlerin denetimiyle hücresel faaliyetlerini gerçekleştirir. Ancak karmaşık yapılı canlılarda hücreler arasındaki birliğin ve bütünlüğün sağlanması için denetleyici ve düzenleyici sisteme ihtiyaç vardır. Bunlar; sinir sistemi ve endokrin sistemdir. Canlılar bu sistemler sayesinde, iç ve dış ortamlardan gelen uyarılara uygun cevaplar vererek yaşamlarını sürdürürler. Ayrıca canlıdaki iç ortamın kararlı olması sağlanır. Buna homeostasi denir.

Sinir sistemi ile dış ortamda meydana gelen değişikliklere kısa sürede tepki gösterilirken, hormonlarla gösterilen tepkiler daha uzun sürer.

Sinir Sistemi

Sinir sistemi; dış ortamdan uyarıları alma, bunları iletme ve vücudun çeşitli kısımları arasında bütünlüğü sağla­ma görevlerini yapar.

Sinir sistemi vücudun diğer sistemlerini işlevsel yönden denetler ve bunlar arasındaki koordinasyonu sağlar.

Hayvanlarda Sinir Sistemi

Süngerlerde sinir hücreleri yoktur. Her hücre uyarıya cevap verebilir ve uyartıyı yanındaki hücrelere kimyasal yolla iletir.

Sölenterler özelleşmiş sinir hücrelerinin ilk kez görüldüğü canlı grubudur. Hidra ve mercan gibi sölenterlerde, sinir hücreleri birbirleri ile sinaps yapmadan tüm vücuda yayılarak bir sinir ağı oluşturur. Bu şekildeki sinir sistemi­ne ağ sinir sistemi denir. Bu sistemde vücudun bir bölümünde başlayan uyartı, sinir ağı ile diğer vücut kısımla­rına azalarak iletilir. Bu tür iletime diffuz iletim denir. Canlının gösterdiği tepki, uyartının şiddetine bağlıdır. Deniz anasında ise radial (ışınsal) sinir sistemi bulunur.

Sölenterlerde merkezi sinir sistemi yoktur.

Yassı solucanlarda (planaria) ve halkalı solucanlarda (toprak solucanı) ip merdiven sinir sistemi bulunur. Planaria'da baş bölgesindeki sinirler birleşerek bir sinir düğümü oluşturur. Beyin ganglionu denilen bu düğümden vücudun iki yanına birer sinir kordonu uzanır. İki sinir kordonu yan sinirlerle birbirine bağlanır.

Toprak solucanında beyin ganglionunun yanı sıra her halkada bir çift ganglion daha bulunur. Baştaki büyük ganglion merkezi sinir sistemini, her halkadaki gangliondan çıkan sinirler ise çevresel sinir sistemini oluşturur.

Eklembacaklılarda (çekirge) yassı ve halkalı solucanlarda olduğu gibi ip merdiven sinir sistemi bulunur. Ancak daha gelişmiş yapıya sahiptir. Çekirgenin baş kısmındaki ganglionlar beyin görevi görür ve daha bü­yüktür. Karın bölgesindeki ganglionlar bir­birinden bağımsız görev yapar. Başı kopan sineğin yürümesini bu ganglionlar yönetir. Bö­ceklerde dokunma, koku, tat gibi çeşitli duyu­ları algılayan yapılar bulunur.

Omurgalı hayvanlarda sinir sistemi mer­kezi ve çevresel olmak üzere iki kısımda in­celenir. Omurgalılarda balıklardan memelilere doğru gidildikçe;

  • Görme lopları küçülür.
  • Koklama lobu küçülür.
  • Beyin yarımküreleri büyür.

Omurgalı hayvanlar dış ve iç ortamdan gelen uyarıları alarak tepki gösterirler. Işık, sıcaklık, ses dalgaları, basınç

gibi uyarılar duyu organlarında bulunan reseptör hücreler tarafından alınır. Uyarılar reseptörlerde impuls (uyartı) oluşumunu başlatır. Sinir hücreleri ile taşınan impulslar, beyin ve omurilikte yorumlanır. Yorum sonucunda oluşan impulslar, sinir hücreleri ile efektör adı verilen kas ve salgı bezlerine taşınarak kasılma, gevşeme, salgı oluşturma gibi tepkilerin verilmesi sağlanır.

Omurgasız hayvanlarda sinir şeridi karın tarafında, omurgalı hayvanlarda sırt tarafında bulunur

Bir Sinir Hücresinin Yapısı

Sinir hücrelerine nöron adı verilir. Nöronlar dıştan ve vücut içinden gelen uyarıları merkezi sinir sistemine taşır. Oluşan cevapları ise kas ve salgı bezlerine ileterek bu yapıları harekete geçirir.

Sinir dokuda nöronların yanı sıra glia (nöroglia) adı verilen yardımcı hücreler bulunur. Bu hücreler nöronları destekler, beslenmesini sağlar ve koruyucu kılıfları oluş­turur. Bunun yanı sıra ortamdaki iyon konsantrasyonunu ayarlayarak nöronların çalışmasını düzenler.

sinir hücresinin yapısı

Nöronda gövde ve uzantılar olmak üzere iki bölüm bulunur.

Hücre gövdesi; hücrede metabolik faaliyetlerin meydana geldiği kısımdır. Hücre gövdesinde; çekirdek, mitokondri, golgi aygıtı, nissl tanecikleri ve nörofibriller bulunur. Nissl tanecikleri protein sentezini hızlandıran granüllü endoplazmik retikulum kümeleridir. Nörofibriller ince iplikçikler olup hücre şeklinin korunmasında, hücre içi madde iletiminde ve uyarı aktarımında görev yaparlar.

Uzantılar; akson ve dendrit olmak üzere iki çeşittir.

Hücre gövdesinden çıkan, genellikle çok sayıda olan, kısa ve dallanmış uzantılara dendrit denir. Dendritler, başka nöronlardan gelen uyarıları nöron gövdesine ile­tirler.

Hücre gövdesinden uzun ve tek olarak çıkan uzan­tıya akson denir. Sadece uç kısımları dallanmış olan aksonlar, uyarıları gövdeden diğer bir nörona ya da tepki organına götürürler. Bazı nöronların akson uzunluğu bir metreye kadar ulaşabilir.

Nöronlarda uyartı yönü dendritten aksona doğrudur.

Aksonu en dıştan saran kılıfa schwan kını adı verilir. Schwan kını, schwan hücrelerinden meydana gelir. Be­yin ve omurilik sinirleri dışında, zarar gören sinir hücreleri schwan hücrelerinin mitoz geçirmesiyle kısmen onarıla­bilir. Bazı nöronlarda schwan kınının altında miyelin kılıf adı verilen ikinci bir örtü bulunur. Miyelin kılıf lipidlerden meydana gelir. Schwan hücreleri tarafından oluşturulur. Miyelin kılıf belirli aralıklarla kesintiye uğrar. Buralara ranvier boğumu denir.

Miyelin kılıf ve ranvier boğumlan uyartıların daha hızlı iletilmesini sağlar. Beyin ve omurilik sinirleri ile somatik sinirler miyelinli, otonom sinirler ise miyelinsizdir.

İnsanlarda embriyonun dördüncü ayına kadar nöronların uzantıları yoktur. Nöronlar bu dönemde çoğalırlar, ilk dört ayın sonunda sinir hücreleri sentrozomlarını kaybettikleri için bir daha bölünmezler. Bu dönemden sonra nö­ronlarda sadece büyüme gözlenir.

Sinir Hücresi Çeşitleri

Nöronlar görevlerine göre üçe ayrılır:

1. Duyu Nöronları (Getirici Nöronlar)

Duyu organlarındaki alıcı hücrelerden (reseptör = almaç) aldıkları uyartıyı merkezi sinir sistemine (beyin ve omurilik) taşıyan nöronlardır.

Duyu nöronları dendritleri ile reseptörlere, aksonları ile de diğer nöronlara bağlıdır.

2. Motor Nöronlar (Götürücü Nöronlar)

Merkezi sinir sisteminden aldığı uyartıları kas ya da salgı bezlerine götürerek onları faaliyete geçiren nöronlardır. Motor nöronlar dendritleri ile diğer nöronlara, aksonları ile de kas ya da bez gibi bir tepki organına (=effektör) bağlıdır.

3. Ara Nöronlar (Bağlayıcı Nöronlar)

Duyu ve motor nöronlar arasında bağlantı kuran nöronlardır. Merkezi sinir sisteminde bulunurlar. 

Ara nöronlar akson ve dendritleri ile diğer nöronlara bağlıdır.

İmpuls Oluşumu ve İletimi

Bir reseptör tarafından algılanan ışık, sıcaklık, basınç gibi herhangi bir etmene uyarı, uyarıların sinir hücrele­rinde oluşturduğu elektriksel ve kimyasal değişiklere de impuls (uyartı) denir. Sinir hücreleri bu uyartıları merkezi sinir sistemi ve diğer organlara iletir.

İmpuls akson boyunca ilerlerken oksijen ve ATP tüketilir, karbondi oksit üretilir, ısı artar. O halde; sinir hücresin­de impuls iletilirken kimyasal bir olay meydana gelmektedir.

İmpuls iletimi sırasında kimyasal değişiklik dışında elektriksel (fiziksel) değişiklikler de olur.

Tüm canlı hücrelerde olduğu gibi sinir hücreleri de plazma zarlarının iki yüzeyi arasında elektrik yük farkına sahiptirler. Zarın iki yüzeyi arasındaki bu potansiyel farka zar potansiyeli denir. Zar potansiyeli hücre içi ve hücre dışı sıvılarının iyon bileşimlerinin farklı olmasından kaynaklanır. Bu farklılık sodyum - potasyum pompasının çalış­ması ile gerçekleşir.

Hücre içinde esas katyon potasyum (K+) dur. Bununla birlikte bir miktar sodyum (Na+) bulunur. Anyon (A-) ola­rak ise klor (Cl-) yer alır. Hücre dışında esas katyon sodyum olup, potasyum daha düşük derişimde bulunur. Hüc­re içinde proteinler, sülfatlar, fosfatlar anyon olarak görev yapar.

Sinir hücresi dinlenme durumundayken hücre zarının dış tarafı (+), iç tarafı (-) yüklüdür. Bu olaya kutuplaşma (polarizasyon) denir. Dinlenme durumundaki sinir hücresinin içine eşik değerdeki uyartıyla kısa zamanda Na+ akışı olur. Hücre içinde artı yük miktarı hızla artar. Hücre zarının dış tarafı (-), iç tarafı (+) yüklü hale gelir. Bu olaya depolarizasyon denir. Sodyumun hücre içine akışı bir süre sonra durur. Hücre içinde derişimi fazla olan K+ hücre dışına çıkar ve pozitif yük kaybı oluşur. Bu olay sonucunda hücre zarının dış tarafı (+), iç tarafı (-) yüklü hale gelir. Buna repolarizasyon adı verilir. Daha sonra sodyum-potasyum pompası aktif taşıma olayıyla hücre içindeki Na+ iyonlarını dışarı, hücre dışındaki K+ iyonlarını ise içeri pompalar. Sonuçta hücre içi ve dışı iyon dengesi, impuls öncesi haline geri döner.

İmpuls iletimi miyelinsiz nöronlarda akson boyunca gerçekleşirken miyelinli nöronlarda ranvier boğumlarında gerçekleşir. İmpulslar bir boğumdan diğerine atlayarak ilerler. Buna atlamalı iletim denir. İmpulslar atlamalı iletimle daha hızlı iletildiğinden miyelin kılıfın varlığı impuls iletimini hızlandırır ve daha az enerji harcanır.

impuls iletimi

Bir nöron, impuls geçtikten sonra kutuplaşmaya fırsat kalmadan yeniden uyarılırsa, ikinci uyarıya cevap veremez.

Eşik Şiddeti

Bir nöronun uyarılabilmesi için gereken minimum uyarı şiddetine eşik şiddeti denir. Bu değerin altındaki uyarı­lar nöronda bir tepki oluşturmaz. Eşik değerde ve eşik değerin üzerindeki uyarılar impuls hızını ve etkisini değiştir­mez. Bu şekilde uyarılara cevap vermeme ya da tüm gücüyle cevap verme reaksiyonlarına ya hep ya hiç kuralı denir.

İmpuls hızını etkileyen başlıca faktörler şunlardır:

  • Miyelin kılıfın varlığı
  • Ranvier boğum sayısı
  • Akson çapı
  • Sinaps sayısı

İmpuls sayısını etkileyen başlıca faktörler şunlardır:

  • Uyarının şiddeti
  • Uyarının frekansı
  • Uyarının süresi
  • Nöronların sayısı ve dizilişi
  • Nöronlar arasındaki bağlantılar

Eşik değerde ve eşik değerin üzerindeki uyarılar, nöronlarda aynı hız ve şiddette taşınmasına rağmen tepki dereceleri farklı olur. Bunun nedeni uyarının şiddeti arttıkça, nöronda daha sık aralıklarla ve daha fazla sayıda im­puls oluşmasıdır.

Uyarının eşik şiddetinin üstünde olması uyartının akış hızını ve etkisini değiştirmez, çünkü enerji uyarandan değil nörondan sağlanır. Eşik değerin üzerindeki uyarılarda impuls sayısı değişir. İmpuls sayısı arttıkça tepki dere­cesi de büyük olur.

Uyartının Bir Nörondan Diğer Nörona Geçişi

Bir nöronun aksonu ile diğer nöronun dendriti arasında bulunan boşluğa sinaps denir.

Sinapslar;

  • İki nöron
  • Duyu reseptörü ile duyu nöronları
  • Motor nöronlar ile effektör organları arasında bulunur.

Aksonun ucunda sinaptik yumru adı verilen genişlemiş kısımlar vardır. Sinaptik yumru içinde nörotransmitter madde taşıyan sinaptik keseler ile bol miktarda mitokondri bulunur. Nörotransmitterler sinapslarda uyartının bir nörondan diğerine taşınmasını sağlayan özel kimyasal maddelerdir. Nörotransmitterlerin en önemlileri asetilkolin, noradrenalin, dopamin, seratonin ve histamindir.

İmpuls akson ucuna geldiğinde sinaptik keseler içinde­ki nörotransmitter maddeler sinaps boşluğuna yayılır. Bu maddeler sinaps boşluğundan difüzyonla diğer nöronun dendrit zarına ulaşarak, oradaki özel reseptörlerle birleşir.

Böylece diğer nöronda da aynı şiddet ve özellikte bir uyartı, diğer sinapslardan aynı şekilde geçerek ilgili merkezlere taşınır. İmpuls iletimi sona erdiğinde sinaptik boşluklardaki nörotransmitter maddeler enzimlerce parçalanır.

Sinapslar, impulsların ilk değerlendirme ve kontrol yer­leridir. Yani impulslar sinapsa gelince seçici dirençle kar­şılaşır. Duyu organları dışarıdan devamlı uyartı almalarına rağmen, sinapslardaki seçici direnç nedeniyle ancak belli uyartıları geçirirler. Bu sayede tüm tepki organları yerine, sadece ilgili alanlar uyarılmış olur. Bu da vücudun gereksiz yere yorulmasını engeller.

İmpuls, sinapstan geçip sadece ilgili nöronu uyarıyorsa kolaylaştırıcı sinaps adını alır. Eğer ikinci nöron o impusla ilgili değilse, impulsun alınması sinapslarda engellenir. Buna durdurucu sinaps denir.

  • Nöronlarda impulsun yönü dendritten aksona doğru olduğu halde, sinapslarda aksondan dendrite doğrudur.
  • Uyartıların sinapstan geçişi, nörondaki taşınma hızından daha yavaştır.
  • Ses ve ışık gibi uyarıları alan duyu hücrelerinin merkezi sinir sistemine gönderdiği impulslar aynı özelliklere sahiptir. Ancak bunlar merkezi sinir sisteminde farklı bölgelere ulaştıkları için, farklı nitelik­te algılanırlar.

İnsanda Sinir Sistemi

Sinir sistemi vücudun doku ve organları arasındaki iletimi sağlar. Böylece vücudun tüm parçalarının çalışması uyum içinde olur ve bütünlük sağlanır.

İnsanlarda sinir sistemi bazı bölümlere ayrılarak incelenir.

Merkezi Sinir Sistemi

Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten oluşur.

1. Beyin

Milyonlarca nörondan meydana gelen beyin, organizmanın en fazla özelleşmiş organıdır. Ortalama ağırlığı 1300-1500 gram arasındadır.

Beyin, bağ dokudan oluşan meninges adı verilen üç katlı zarla örtülüdür.

Sert Zar: Kafatası kemiğine yapışık olan bu zar, beyni kafatasına bağlar ve dış etkilere karşı korur.

Örümceksi Zar: Ortadaki bu zar, sert zar ile ince zarı bağ dokusu iplikleri ile birbirine bağlar.

İnce Zar: Beynin bütün girinti ve çıkıntılarına yapışmış olan bu zar, içerdiği kan damarları ile beynin beslenme­sini sağlar.

Örümceksi zar ile ince zar arasında beyin omurilik sıvısı (BOS) bulunur. Beyin omurilik sıvısının işlevleri şunlardır:

  • Beyni sarsıntı ve çarpmalara karşı korur.
  • Sinir hücreleri ve kan arasında madde alışverişini gerçekleştirir.
  • Merkezi sinir sisteminin iyon dengesini sağlar.

Ön Beyin

Beynin en büyük kısmıdır. Uç beyin ve ara beyin olmak üzere iki kısımda incelenir.

Uç Beyin: Uzunlamasına bir yarıkla birbirinden ayrılan iki yarım küreden oluşur. Beyin yarım küreleri aksonlar­dan oluşan bağlarla birbirine bağlıdır. Bu bağların üsttekine nasırlı cisim, alttakine ise beyin üçgeni adı verilir.

Ön beynin iç kısmı ak maddeden, dış kısmı ise boz maddeden oluşur. Boz maddeden oluşan dış kısmına beyin kabuğu adı verilir. Ak madde miyenli nöronların akson demetinden, boz madde ise miyelinsiz nöron gövde­lerinden meydana gelmiştir.

Beynin kabuk kısmı, ak madde içine doğru girin­ti ve çıkıntılar yaparak kıvrımlar oluşturur. Girinti ve çıkıntılar, beyin kabuğunun yüzeyini arttırır. Beyin ka­buğu girintilerinden bazıları diğerlerinden ayırt edilebi­lecek kadar derindir. Bunların en önemlilerinden biri, beyin yarım kürelerini enine olarak ayıran rolando yarığı denilen yarıktır.

Beyin kabuğu; zeka, bilinç, hafıza, değerlendirme gibi faaliyetleri ve öğrenilmiş davranışları kontrol eder. Ayrıca duyu, hareket, yazma, konuşma, işitme gibi merkezleri de içerir.

Çeşitli hayvanlarda beyin kabuğu çıkarılarak bu bölgenin görevi araştırılmıştır. Örneğin; beyin kabuğu çıkarılan bir güvercin uçabilir, tüneyebilir, uyarılmazsa saatlerce hareketsiz durabilir. Yem verilirse yemez, fakat ağzına ko­nulan yiyecekleri yutabilir. Beyin kabuğu gelişmeden doğan çocuklarda solunum ve beslenme normal olduğu hal­de, öğrenmeye dayalı davranışlar görülmez.

beyin kabuğu merkezleri

Beyin yarım küreleri farklı görevler üstlenen loplardan oluşur. Bu lopların görevleri şöyledir.

Ön Lop: Yazma, konuşma

Parietal Lop: Dokunma, konuşmayı anlama

Temporal Lop: İşitme, koklama

Oksipital Lop: Görme merkezleri

Ara Beyin: Ön beyinle orta beyin arasında bulunur. Talamus, hipotalamus ve hipofizin arka bölgesini içine alır.

Talamus: Koku duyusu dışındaki bütün duyuların toplanma ve dağılma merkezidir. Duyular burada nitelik kazanır ve beyin kabuğuna iletilir.

Uyku halinde talamus ve beyin kabuğu görev yapmaz.

Hipotalamus: İç organların ve dokuların otomatik kontrol merkezidir. Vücudun iç dengesinin (homeostasi) düzenlenmesinde önemli rol oynar. Hipotalamusta su dengesini, karbonhidrat ve yağ metabolizmasını, iştahı, kan basıncını, uykuyu, vücut sıcaklığını, eşeysel yönelme ve olgunlaşmayı kontrol eden merkezler yer alır.

Hipotalamus ayrıca salgı yapan sinir hücrelerinin de bulunduğu bir merkezdir. Serbest bıraktırıcı faktör denilen RF salgılarıyla hipofiz bezinin ön lobundan hormon salgılanmasını uyarır.

Sinir hücrelerinin bir kısmı da antidiüretik hormon ve oksitosin hormonu sentezleyerek hipofiz bezine gönderir.

Hipofiz bezi; ara beyin duvarının aşağı doğru kıvrılması ile oluşur. Hipotalamustan aldığı uyarılarla birçok iç salgı bezinin çalışmasını denetleyen hormonları salgılar.

Orta Beyin

Beyincik ile ara beyin arasındaki çok küçük bir kısımdır. Bazı görme ve işitme refleks merkezleri burada bu­lunur. Fazla ışıkta göz bebeklerinin küçülüp karanlıkta büyümesi, bir ses duyan köpeğin kulaklarını dikmesi gibi olaylar orta beyindeki refleks merkezleri tarafından kontrol edilir. Orta beyinde ayrıca kas tonusu (kasın dinlenme halinde hafif kasılı olması durumu) ve vücudun duruşunu düzenleyen merkezler bulunur.

Arka Beyin

Beyincik, omurilik soğanı ve pons olmak üzere üç kısımdan meydana gelir.

Beyincik: Arka kafa çukurunun içinde, omurilik soğanının üzerinde yer alır. İki yarım küreden oluşur. Kabuk kısmında boz, altında ise ak madde yer alır. Ak madde boz madde içine uzantılar gönderir. Bu yapı ağaca benze­diği için hayat ağacı adı verilir.

Beyincik vücudun kas hareketlerinin düzenli olmasını sağlar. Ayrıca iç kulaktaki yarım daire kanalları ve göz kaslarından gelen uyarılarla birlikte vücudun dengesinin sağlanmasında görevlidir.

Omurilik Soğanı: Beyinciğin altında, omurilik ile pons arasında yer alır. Dışta ak madde, içte boz madde bulunur. Beyinden vücuda giden motor sinirler omurilik soğanında çapraz yapar. Sağ yarım küreden gelen sinirler vücudun sol tarafını, sol yarım küreden gelen sinirler ise vücudun sağ tarafını yönetir.

Omurilik soğanının görevleri şunlardır:

  • Solunum, boşaltım, dolaşım, sindirim gibi yaşamsal olayların merkezlerini bulundurur.
  • Yutma, kusma, öksürme, hapşırma, çiğneme, kan damarlarının büzülüp gevşemesi gibi reflekslerin kontrol merkezidir.
  • Karaciğerde şeker ayarlanması ve kalp atış hızının düzenlenmesi olaylarını denetler.
  • Beyin ve omurilik arasındaki mesajların taşınmasında görev yapar.

Omurilik soğanında hayatsal merkezler bulunduğu için hayat düğümü olarak adlandırılır.

Pons (Varolii köprüsü): Yalnızca memeli hayvanlarda görülür. Orta beyin ile omurilik soğanı arasında uzanan beyaz, kalın sinir tellerinden oluşmuştur. Pons, beyinciğin yarım küreleri arasında bağlantı kurarak uyartıların taşınmasında görev yapar. Bu şekilde vücudun sağ ve sol tarafındaki farklı kasların yönlendirilmesine yardımcı olur. Ayrıca ponsta solunumla ilgili merkezler bulunur. Pons, orta beyin ve omurilik soğanı birlikte beyin sapı olarak adlandırılır.

2. Omurilik

Omurga kanalı içinde omurilik soğanından başlayıp aşağıya doğru incelerek uzanan sinir demetidir. Beyinde olduğu gibi, bağ dokudan yapılmış üç katlı zarla çevrili olan omuriliğin ortasında omurilik kanalı bulunur. Omuri­lik kanalı ve zarların arası beyin omurilik sıvısı (BOS) ile doludur.

Omuriliğin enine kesitinde beyindekinin tersine boz madde içte, ak madde dışta yer alır. Boz madde ak madde içinde kelebek kanatları şeklinde görülür. Kanat­ların öne bakan uçlarına ön (ventral) çıkıntı, arkaya ba­kan uçlarına arka (dorsal) çıkıntı denir. Arka çıkıntılarda duyu nöronları, ön çıkıntılarda motor nöronları yer alır.

Arka ve ön çıkıntılar arasında yer alan yan çıkıntıda ise otonom sinir sistemine ait sinir merkezleri bulunur.

Omuriliğin başlıca iki görevi bulunur:

  • Duyu organları ile alınan impulsları beyne ve beyinden gelen emirleri ilgili tepki organlarına iletir.
  • Beyne bağlı olmaksızın refleks merkezi olarak çalışır.
  • Duyu organlarından gelen sinirlerin çoğu beyne ulaşmadan önce omurilikte çapraz yaparlar.
  • Sinirlerin omurilikten çıktıkları yerlere kök denir.

Refleksler

Belirli bir uyarana karşı gösterilen istemsiz ve otomatik olarak gerçekleşen tepkilere refleks denir.

Sağlıklı her insanda görülen refleksler, özelliği değişmeyen tepkilerdir. Günlük yaşantıda birçok faaliyetlerle dü­zenlenir ve bunlar bir çeşit savunma mekanizması olup insanı korumaya yarar.

En basit refleks olayında duyu ve motor nöron olmak üzere iki çeşit nöron görev yapar. Buna örnek diz kapağı refleksi verilebilir. Bu reflekste diz kapağı altındaki kirişe vurulunca oluşan impuls, duyu nöronlarıyla omuriliğe gön­derilir. Omurilikte motor nöronlar aracılığıyla bacak kaslarına iletilir. Böylece bacak öne doğru kalkar.

Bazı refleksler diz kapağı refleksinden daha karmaşıktır. Refleks yayı denilen bu tip reflekslerde duyu, ara ve motor nöronlar olmak üzere üç çeşit nöron görev yapar. Örneğin; elimiz sıcak bir cisme değince, duyu nöronu impulsu omurilikteki ara nörona taşır. Ara nöron değerlendirmeyi yapar ve sonucu motor nörona aktarır. Motor nöron uyartıyı kaslara götürerek onları faaliyete geçirir. Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi acı daha beyne ulaşmadan tepki meydana gelmiştir. Böylece uyarana en kısa yoldan cevap verilmiş olur.

Refleksler kalıtsal ve kazanılmış refleksler olmak üzere ikiye ayrılır:

Kalıtsal refleksler, insanlarda doğuştan gelen reflekslerdir. Kalıtsal reflekslere aşağıdaki örnekler verilebilir.

  • Yeni doğmuş bebekte emme refleksi
  • Göz kırpma refleksi
  • Diz kapağı refleksi
  • Göz bebeğinin karanlıkta büyüyüp, ışıkta küçülmesi
  • Öksürme, esneme, aksırma, kızarma, terleme

Kazanılmış (koşullu) refleksler, kalıtsal reflekslerden farklı olarak doğuştan gelmeyip sonradan kazanılan reflekslerdir. Sürekli yapılan öğrenilmiş davranışlar bir süre sonra omurilikte kazanılmış refleks oluşmasına neden olur. Dans etme, örgü örme, yüzme, bisiklet kullanma gibi hareketler önce beyinde öğrenilir ve bunlar alışkanlık haline gelince omuriliğin denetimine bırakılır.

Kazanılmış reflekslere aşağıdaki örnekler verilebilir.

  • Limon görünce ağzın sulanması
  • Kedilerin pisi pisi sesine gelmesi
  • Pavlov'un köpeklerinin zil çalması ile salyalarını akıtması

Çevresel Sinir Sistemi

Beyin ve omurilikten çıkan sinirlerin tümüne çevresel sinir sistemi denir. Beyin’den 12 çift sinir çıkar. Kafa si­nirleri adı verilen bu sinirler duyu organlarına ve ilgili kas ve bez hücrelerine gider. 10. beyin sinirine vagus siniri denir. Vagus siniri otonom sinir sistemine ait olup iç organların çalışmasını düzenler. Omurilik’ten 31 çift duyu ve motor siniri çıkar ve tüm vücuda dağılır. Bu sinirlere omurilik sinirleri adı verilir. Omurilikten çıkan en büyük sinir çifti bacaklara giden siyatik sinirleridir.

Çevresel sinir sistemi görev ve işleyiş bakımından somatik ve otonom sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır:

1. Somatik Sinir Sistemi

Duyu ve motor nöronlardan oluşur. Bu sistemi oluşturan sinirlerin gövdeleri beyin ve omurilikte bulunur. Miye- linli aksonları ise iskelet kaslarına gider. Somatik sinir sistemi koşma, şarkı söyleme, resim yapma, yazı yazma gibi beynin kontrolünde olan istemli hareketleri yönetir.

2. Otonom Sinir Sistemi

Sadece motor nöronlardan oluşur. Sinir hücrelerinde miyelin kılıf bulunmaz, iç organlarının çalışmasını ve is­teğimiz dışındaki hareketleri kontrol eden sistemdir. Bu sistem omurilik, omurilik soğanı ve hipotalamus tarafından kontrol edilir.

Otonom sinir sisteminde birbirine zıt (antagonist) çalışan sempatik ve parasempatik sinirler bulunur. Her iç organa biri sempatik, diğeri parasempatik sinir sisteminden gelen bir çift sinir gider. Bu sinirlerin zıt çalışmasının nedeni salgıladıkları nörotransmitter maddelerin farklı olmasıdır.

Sempatik sinirler omurilikten çıkar. Bu sistem özellikle canlı zor durumda kaldığında etkilidir. Bu sinirler kalp atışını hızlandırır, atardamarları daraltır, kan basıncını yükseltir. Sindirim sistemi faaliyetini yavaşlatır.

Parasempatik sinirler omurilik ve beyinden çıkar. Sempatik sinirlere zıt olarak kalp atışı ve kan basıncını düşü­rür. Sindirim sisteminin peristaltik hareketini hızlandırır.

Somatik ve otonom sinir sistemleri homeostasiyi korumak üzere işbirliği yaparak çalışırlar. Vücut sıcaklığı düş­tüğünde hipotalamus otonom sinir sistemine uyarılar göndererek yüzeydeki kan damarlarını daraltır ve ısı kaybı azaltılır. Hipotalamus aynı zamanda somatik sinir sistemine de uyarı göndererek titremeye neden olur.

Duyu Organları

Canlıların vücutlarında ve yaşadıkları ortamda sürekli değişiklikler olur. Bu değişikliklerin algılanıp gerekli uyu­mun veya tepkinin gerçekleşmesi sonucunda yaşam sorunsuz olarak devam eder. Duyu organlarında, iç ve dış ortamdan uyarıları alan özelleşmiş hücreler vardır. Bunlara reseptör (almaç) denir. Bu hücrelerin aldığı bilgiler merkezi sinir sisteminde değerlendirilir ve gereken cevap oluşturulur.

Algıladıkları enerji çeşidine göre 5 çeşit reseptör vardır.

Mekanik reseptörler: Basınç, gerilme, dokunma, hareket ve ses şeklindeki uyarılara tepki oluşturan reseptör­lerdir. Deride dokunma, iç kulakta işitme ve denge reseptörleri bu gruba girer.

Ağrı reseptörleri: Basınç, yüksek sıcaklık veya bazı kimyasallara tepki gösteren ve derinin epidermis tabaka­sında bulunan dendritlerdir.

Sıcaklık reseptörleri (Termoreseptörler): Sıcağa ve soğuğa tepki verirler. Vücut sıcaklığının düzenlenmesin­de rol oynarlar. Deri ve iç organlarda bulunurlar.

Kimyasal reseptörler (Kemoreseptörler): Çözeltilerdeki toplam çözünenlerin yoğunluğu hakkında bilgi verir. Tat ve koku reseptörleri bu gruptadır. Ayrıca vücuttaki kimyasal değişimlere duyarlı reseptörler bulunur. Örneğin memeli hayvanların beyninde bulunan bazı reseptörler suya duyarlıdır. Vücutta su azaldığında su içme ihtiyacı oluşturur.

Elektromanyetik reseptörler (Fotoreseptörler): Işık, elektrik ve mıknatıs gibi enerjileri algılayan reseptörlerdir. Görme reseptörleri bu gruba girer.

Duyu organlarından deri-dokunma, göz-görme, kulak-işitme, dil-tat alma ve burun-koku alma ile ilgilidir.

Görme

Göz, görme duyusu organıdır. Gözde ışık enerjisini algılayan fotoreseptörler (ışık almaçları) bulunur. Göz; göz yuvarlağı ve koruyucu yapılardan oluşmuştur. Koruyucu yapılar; göz kapakları, kaşlar, kirpikler, göz yaşı bez­leri, yağ bezleri ve göz yuvarlağını tutan kaslardır. Göz kasları, başımızı hareket ettirmeden yukarıya, aşağıya ve yanlara bakmaya yarar.

Göz yuvarlağı dıştan içe doğru; sert tabaka, damar tabaka ve ağ tabakadan oluşur.

gözün yapısı

Sert Tabaka (Sklera): Göz yuvarlağını en dıştan saran beyaz renkli, dayanıklı ve koruyucu tabakadır. Da­yanıklı yapısı göz yuvarlağı şeklinin korunmasını sağlar. Sert tabaka gözün ön tarafında incelir, saydamlaşır ve şişkinleşir. Oluşan yapı kornea adını alır. Kornea göze gelen ışığı kırarak göz merceğine ulaştırır.

Damar Tabaka (Koroid): Sert tabakanın altında yer alır. Gözü besleyen kan damarları bulunur. Bu taba­kadaki pigmentler fazla ışığı emerek karanlık oda oluşturur. Karanlık oda görüntünün net olmasını sağlar. Damar tabaka korneanın altında, renk maddeleri içeren irisi oluşturur. İrisin ortasında göz bebeği denilen boşluk bulunur. İrisde bulunan düz kaslar, göz bebeğinden göze giren ışık miktarını ayarlar. Göz bebeği fazla ışıkta küçülür, az ışıkta büyür.

İrisin arkasında ince kenarlı ve saydam yapılı göz merceği bulunur. Mercek göz bebeğinden giren ışınları kırarak, retinadaki sarı benek üzerine düşürür. Damar tabaka iris çevresinde kalınlaşarak kirpiksi cisim (kirpiksi kaslar) denilen yapıyı oluşturur. Bu kısım gözün ön bölümündeki saydam sıvıyı üretir. Kirpiksi cisim aşıcı bağlarla birlikte, göz merceğinin sabit kalmasını sağlar.

Kirpiksi kaslar ve aşıcı bağlar (mercek bağları) bakılan cismin uzaklığına göre merceğin incelip kalınlaşmasını sağlar. Buna göz uyumu (akomodasyon) denir. Yakındaki cisme bakarken kirpiksi kaslar kasılır ve göz merceği şişkinleşir. Uzaktaki cisme bakarken kirpiksi kaslar gevşer ve göz merceği incelir.

Kornea ile mercek arasındaki boşluk ön oda, mercek ile iris arasında kalan kısım ise arka oda olarak adlandı­rılır. Bu odalar özel bileşimdeki sıvılarla doludur.

Göz yuvarlağında, tabakaların içindeki boşluğu şeffaf bir sıvı doldurur. Camsı cisim denilen bu sıvı, basınç oluşturarak göz şeklinin korunmasını sağlar. Ayrıca kan damarı olmayan kornea ve merceği besler.

Ağ Tabaka (Retina): Gözün en içteki tabakasıdır. Fotoreseptörler ve sinirler bulunur. Fotoreseptörler koni ve çubuk hücrelerinden oluşur.

Koni hücreleri yeterli ışık bulunan ortamda renkli görmeyi sağlar. Retinada kırmızı, mavi ve yeşil renge duyarlı koni hücreleri bulunur. Diğer renkler iki ya da üç koninin birlikte çalışması ile oluşur. Koni hücrelerinden bir ya da ikisinin bulunmaması sonucunda genetik bir hastalık olan renk körlüğü ortaya çıkar.

Çubuk hücreleri ışığın az olduğu durumlarda, cisimlerin şeklinin algılanmasını ve görüntünün siyah beyaz ola­rak görülmesini sağlar.

Kornea ve mercekten geçen ışığın retinada düştüğü çukur yer sarı benek adını alır. Sarı benekte yoğun ola­rak koni hücreleri bulunur. Sarı beneğin çevresindeki kısımlarda çubuk hücreleri bulunur. O nedenle karanlıkta daha iyi görebilmek için, görüş açısını yanlara doğru ayarlamak gerekir. Bu durumda cismin önce şekli, sonra ren­gi algılanır.

Retinada, duyu sinirlerinin hücre gövdeleri bulunur. Bu sinirlerin aksonları birleşerek göz sinirini (optik sinir) oluşturur. Göz siniri, gözün arka tarafındaki kör nokta denilen yerden çıkarak beyine gider. Kör noktada reseptör olmadığı için görüntü oluşmaz.

Görme Olayı

Göze gelen ışınlar korneada kırıldıktan sonra göz bebeğinden geçerek merceğe gelir. Mercekte ışınlar, tekrar kırılarak camsı cisimden geçer. Görüntü retinadaki sarı benek üzerine ters olarak düşer. Retinaya gelen ışınlar, ışık reseptörlerinde (koni, çubuk hücreleri) impuls oluştururlar, impulslar beyindeki görme merkezine ileti­lerek değerlendirilir. Burada görüntü düz ve net olarak oluşturulur.

Göz Kusurları

Göz yuvarlağı ve merceğindeki yapısal bozukluk veya de­ğişiklikler, görme kusurlarının oluşmasına neden olur.

Miyopluk: Göz yuvarlağının önden arkaya doğru olan çapının, normalden uzun ya da göz merceğinin normalden şişkin olmasıyla oluşur. Miyoplar yakını net gördükleri halde uzağı net göremezler. Görüntü retinanın önüne düşer. Kalın kenarlı mercekle, görüntü retinadaki sarı beneğe düşürülür ve net görüntü oluşur.

Hipermetropluk: Göz yuvarlağının önden arkaya doğru olan çapının, normalden kısa ya da göz merceğinin normal­den daha ince olmasıyla oluşur. Hipermetroplar uzağı net gördükleri halde yakını net göremezler. Görüntü retinanın ar­kasına düşer. İnce kenarlı mercekle, görüntü retinadaki sarı beneğe düşürülür ve net görüntü oluşur.

Astigmatizm: Kornea ya da göz merceğinin yüzeyindeki kavislenmede meydana gelen bozukluktur. Işınlar tek noktada toplanamaz. Görüntü bulanıktır. Silindirik mercekle, görüntü retinadaki sarı beneğe düşürülür ve görüntü netleşir.

Presbitlik: Yaşlılıkta göz merceği ve mercek kasları es­nekliğini kaybeder. Işık az kırıldığı için görüntü retinanın ar­kasında oluşur. (Hipermetrop göz gibi) İnce kenarlı mercekle görüntü düzeltilir.

Şaşılık: Göz yuvarlağını hareket ettiren kasların normalden kısa veya uzun olması sonucunda oluşan durum-

Göz Tansiyonu: Gözün ön ve arka odasındaki sıvıların salgılanması ve boşaltılması arasındaki dengenin bo­zulmasıyla oluşur.

Gece Körlüğü: A vitamini eksikliği sonucunda oluşan bir göz hastalığıdır. A vitamini retina hücreleri için gerekli bir maddeyi (rodopsin) üretir. Gece körlüğünde ışıklı ortamdan loş ışığa geçildiğinde göz hemen uyum sağlayamaz.

İşitme ve Denge

Kulak işitme ve denge organıdır. Kulak üç bölümde incelenir.

Dış Kulak: Kıkırdak yapılı kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur. Kulak kepçesi ses dalgalarını toplar, kulak yolu ve kulak zarı ile orta kulağa iletir. Kulak yolundaki salgı bu bölgeyi nemli tutar. Kulak yolundaki tüyler, buraya gelen toz partiküllerini tutar. Kulak yolunun sonunda kulak zarı bulunur.

Orta Kulak: Kulak zarı ile oval pencere arasındaki bölümdür. Kulak zarı çekiç, örs, üzengi kemikleri ile bağlantılıdır. Bu kemikler; kulak zarından alınan ses dalgalarını güçlendirerek, oval pencere ile iç kulağa iletir. Orta kulak östaki borusu ile yutağa bağlanır. Yükseklik değişikliğinde dış basınç ile orta kulaktaki basıncın birbiri­ne eşitlenmesini sağlar.

Östaki borusunun yutak tarafında normalde kapalı duran bir kapakçık bulunur. Bu durum insanın kendi se­sinden rahatsız olmasını engeller. Bu kapakçık esneme, yutma, ani yükseklik değişikliğinde açılarak, basınç farkı nedeniyle kulak zarının patlamasını engeller. Yutaktaki mikroplar östaki borusundan geçerek orta kulakta iltihaplan­maya neden olur.

İç Kulak: Hem işitme, hem de denge ile ilgili bölümdür. Kemik kanallar ve içlerini döşeyen zar yapılardan oluşur. Bu yapılar; dalız, kesecik, tulumcuk, yarım daire kanalları ve salyangozdur.

Tulumcuk, kesecik ve yarım daire kanalları denge ile ilgili, dalız ve salyangoz ise işitme ile ilgili yapılardır. Dalız orta kulaktan iç kulağa geçilen ilk bölümdür. Oval pencereden gelen ses dalgalarını salyangoza ileten boşluktur. Bu boşluğun alt kısmında salyangoz bulunur.

Salyangoz (kohlea) denilen yapıda işitme reseptörleri ve sinirler bulunur. Salyangoz kendi üzerinde kıvrılmış bir yapıdır. İnce zarlarla ayrılmış kanallardan oluşur. Salyangozun kıvrımı açılırsa üstte vestibular kanal, altta timpanik kanal bulunur ve içi perilenf sıvısı ile doludur. Bu kanalların ortasında kohlear kanalı ve içinde endolenf sıvısı bulunur. Vestibular kanal oval pencere ile timpanik kanal ise yuvarlak pencere ile bağlantılıdır.

Kohlear kanalının taban zarında (temel zar) korti organı bulunur. Korti organı ses titreşimlerini alan titrek tüylü reseptörlerden oluşur. Titrek tüylü hücrelerin tepesinde örtücü zar (çatı zar) bulunur. Korti organı uyarıları işitme siniri ile beyine gönderir.

salyangoz ve korti organı

İşitme Olayı

Kulak kepçesinin topladığı ses dalgaları, kulak yolundan geçer. Ses dalgaları kulak zarını titreştirerek orta kulaktaki çekiç, örs, üzengi kemiklerine iletilir. Bu kemikler ses dalgalarını oval pencere yoluyla vestibular kanala iletir. Vestibular kanaldaki perilenfin hareketi ile oluşan basınç, timpanik kanaldaki perilenfi hareketlendirir. Yuvarlak pencerede sıvı hareketi sonlanır. Bu sırada kohleardaki taban zarı titreşir. Korti organındaki titrek tüylü hücreler hareketlenerek üst kısımlarındaki örtücü zarı titreştirir. Bu durum almaçlarda uyartı oluşumuna neden olur. Uyartı, işitme siniri ile beyindeki işitme merkezine iletilerek değerlendirilir.

Denge Olayı

İç kulakta bulunan tulumcuk, kesecik ve yarım daire kanalları denge ile ilgili yapılardır. İçleri endolenf denilen sıvı ile doludur.

Yarım daire kanalları birbirine dik olarak yerleşmiş üç kanaldan oluşur. Bu kanallar tulumcuğa, tulumcuk keseciğe, kesecikte salyangoza bağlıdır. Yarım daire kanalları vücudun dönme hareketini algılar. Tulumcuk ve kesecik ise vücudun yerçekimi ve ileri geri hareketleri sonucunda oluşan konum değişikliklerini algılar.

Yarım daire kanallarının tulumcuğa bağlandığı yerlere ampula adı verilir. Şişkin olan bu yerlerde silli duyu hücreleri bulunur. Silli hücreler baş ve vücuttaki harekete göre tepki gösteren reseptörlerdir. Reseptörler aldıkları uyartıları sinirlerle beyne iletir.

Baş veya vücudun dönme hareketi ile yarım daire kanalları da döner. Kanalların içindeki endolenf sıvısı ise daha yavaş hareket eder. Ampula içinde yer alan duyu hücreleri, sıvı hareketiyle oluşan basınç değişikliğini algılar ve impuls oluşturur. Oluşan impulslar beyinciğe taşınarak hareketin yönü algılanır ve beyin kabuğuna iletilir.

Kendi etrafında dönen kişi aniden durursa dönme olayı devam ediyormuş gibi algılanır. Bunun nedeni vücut durmasına rağmen kanallar içindeki sıvı hareketinin devam etmesidir.

Kesecik ve tulumcukta silli duyu hücreleri ve otolit denilen kalsiyum karbonattan oluşan denge taşları bulunur. Vücut hareket ettiğinde endolenf sıvısıyla birlikte otolitlerde hareket eder ve duyu hücrelerinde basınç oluşturur. Basınç etkisiyle oluşan impulslar, denge sinirleriyle beyne ulaşır ve hareket yorumlanır.

Tat Alma

Dil, ağız boşluğunda bulunan tat alma organıdır. Kaslı ve üzeri epitel doku ile örtülüdür. Konuşmaya yardımcı­dır. Besinlerin yutağa itilmesini ve tat almayı sağlar.

Dildeki papilla denilen çıkıntılarda, tadı alan tat tomurcukları bulunur. Tat tomurcukları, reseptörler ve destek hücrelerinden oluşur. Reseptörler epitel hücrelerinin mitoz bölünmesi ve farklılaşmasıyla oluşur. Tat tomurcukları porlarla dil yüzeyine açılır. Papillalar; mantarsı, çanaksı, yapraksı ve ipliksi olmak üzere dört çeşittir. İpliksi papillalar tat tomurcuğu içermez.

İnsanlar tatlı, tuzlu, acı ve ekşi olmak üzere dört farklı tadı alabilir. Bazı tatların almaçları, dilin belirli bölgele­rinde yoğunlaşmıştır. Dilin ön tarafında tatlı, ön yanları tuzlu, dilin arka yanlarında ekşi ve dilin arka bölümünde acı tatlar daha fazla hissedilir. Yenilen besinin acı olduğunun tam yutulurken anlaşılmasının nedeni acı reseptörlerinin dilin arka kısmında olması nedeniyledir.

dil ve tat alma

Tükürük salgısı kulak altı, dilaltı ve çene altında bulunan tükürük bezleri tarafından salgılanır. Tükürük sıvısı, ağzın kurumasını önler ve konuşmayı kolaylaştırır.

Bir çift gen tarafından kontrol edilen tat duyusu, insanlarda kalıtsal farklılıklar gösterir. Örneğin bir kimsenin acı bulduğu bir madde, başka birisi tarafından tatlı bulunabilir. İnsanların bir kısmı bazı maddelerin tatlarını alamazlar. Bu durum bir çeşit tat körlüğü olarak adlandırılır.

Tat Alma Olayı

Besin maddelerinin tadının alınabilmesi için tükürükte çözünmesi gerekir. Çözünen maddeler tat alma tomurcu­ğundaki duyu reseptörlerini uyarır, impuls oluşur ve duyu sinirleri ile beyindeki tat alma merkezine iletilerek yorumlanır.

Koku Alma

Koku alma organı burundur. Burnun içi epitel doku ile kaplıdır. Epitel dokudaki goblet hücreleri mukus salgılar. Mukusun görevleri arasında alınan havanın nemlendirilmesi, toz taneciklerinin tutulması ve kokunun alınması bulunur.

koku alma sistemi

İnsanda burun boşluğunun üst tarafında kokuyu alan reseptörler bulunur. Bu bölge sarı bölge olarak adlandırı­lır. Reseptörlerin silieri, mukus içerisindedir. Kokuyu alanlar gerçek sinir hücreleridir ve aksonları koku soğancığı­na giderek buradaki sinir hücreleri ile sinaps yaparlar.

Koku reseptörleri çabuk yorulur. Aynı koku uzun süre koklanırsa koku hissedilmez. Bu olaya koku yorgunluğu adı verilir. Koku yorgunluğu, kötü kokulara karşı vücudun rahatsız olmasını engeller. Aynı kokudan yorulan burun, ortama farklı bir koku verilirse bu kokuyu algılar. Sağlıklı bir insan, 3 - 4 bin kadar kokuyu birbirinden ayırt edebilir.

Soğuk algınlığı veya grip gibi hastalıklarda; burun mukozasında ödem oluştuğu için koku molekülleri alınamaz. Kokusu alınamayan besinin tadı da alınamaz.

Beyinde, tat alma ve koku alma duyusu birlikte değerlendirildiği için tat ve koku alma organları birlikte çalışır.

Koku Alma Olayı

Kokunun alınabilmesi için koku moleküllerinin mukus içinde çözünmesi gerekir. Koku reseptörlerinin silleri, mukus içinde çözünen koku molekülünü algılar. Koku soğancığındaki sinirlere uyarı gönderir. Buradan çıkan uyarılar talamusa uğramadan doğrudan beyindeki koku alma merkezine iletilerek değerlendirilir.

Dokunma

Deri, dokunma duyu organıdır. Dokunma duyusu mekanik reseptörlerle gerçekleştirilir. Deri; epitel doku ve temel bağ dokusundan oluşur.

Epitel Doku

Vücudun dış yüzeyini, vücut boşluklarını ve organların iç yüzeyini örten dokudur. Epitel dokunun hücreleri arasındaki boşluk çok azdır. Hücreler birbirine sıkı biçimde bağlanmıştır. Kan damarları ve sinirler yoktur. Epitel dokunun hücreleri yassı, kübik veya silindirik şekillerde olabilir. Bu hücreler bulundukları yere göre koruma, salgı yapma, emilim ve duyuları algılama görevlerini yaparlar.

Epitel doku üç bölümde incelenir.

Örtü epiteli: Derinin dış yüzeyi ile kan damarları, mide ve bağırsakların iç yüzeyinde bulunan epitel dokudur. Bağırsaklardaki villuslarda bulunan örtü epitel doku emilimi sağlar.

Örtü epiteli bir taban zarı üzerinde yer alır. Bu zarda bulunan kan damarları epitel dokunun hücrelerini besler.

Salgı epiteli: Salgı üreten epitel dokudur. Bazı hücreler gözyaşı, ter, tükürük gibi dış salgı üretir. Bazıları ise insülin, tiroksin, adrenalin gibi hormonların salgılanmasını sağlar.

Duyu epiteli: Dış ortamdan gelen fiziksel ve kimyasal uyarıları alacak şekilde özelleşen epitel dokudur. Duyu organlarının yapısında yer alır.

Diğer doku ve organların arasını doldurur, desteklik sağlar. Temel bağ dokuda bulunan kan damarları, doku ve organların beslenmesini ve savunmasını sağlar.

Temel bağ doku; değişik özellikteki hücreler ve hücreler arası maddeden oluşur. Temel bağ dokuda bulunan hücreler; fibroblastlar, melanositler, mast hücreleri, makrofajlar ve plazma hücreleridir.

Fibroblastlar bağ dokunun liflerini sentezler.

Melanositler deriye renk veren pigmentleri sitoplazmalarında bulunduran hücreleridir.

Mast hücreleri heparin ve histamin salgılar.

Makrofajlar monosit denilen kan hücresinin özelleşmesiyle oluşur. Fagositozla vücuda giren mikropları yok ederler.

Plazma hücreleri antikor üretirler.

Hücreler arasında jelatinimsi bir madde bulunur. Ara maddenin içinde hücreleri bir arada tutan protein yapılı lifler bulunur. Bu lifler kollajen, retiküler (ağsı) ve elastik lifler olmak üzere üç çeşittir.

Kollajen lifler dokunun dayanıklı olmasını sağlar.

Retiküler lifler doku ve organların etrafını doldurarak desteklik sağlar.

Elastik lifler esneme özelliklerine sahiptir. Gerilip bırakılınca lastik gibi eski haline döner. Damarların ve alveollerin yapısında, yüz ve boyun derisinin alt tabakasında bulunur.;

İnsan derisi üst deri ve alt deri olmak üzere iki tabakalıdır.

Üst deri (Epidermis): Çok katlı epitel dokudan oluşur. Kan damarları ve sinirler bulunmaz. Üst kısmındaki keratinleşmiş hücrelerden oluşan kısma korun tabakası denir. Sert ve ölü olan bu hücreler alttaki dokuları vurma, çarpma, mikroorganizmalar gibi dış etkenlere karşı korur.

Korun tabakasının altında malpighi tabakası bulunur. Bu bölümde melanin pigmenti sentezleyen hücreler bulunur. Melanin pigmenti güneş ışığını emerek alttaki dokuları korur. Albino denilen insanlarda genetik bozukluk sonucu melanin pigmenti üretilemez. Deri, kirpik, saç ve kıllar beyaz olur.

Alt deri (Dermis): Üst derinin altındaki canlı bölümdür. Bu tabakada kan damarları, sinirler, kıl kökleri, elastik ve kollagen lifler, ter ve yağ bezleri ile duyu reseptörleri bulunur. Duyu reseptörleri; dokunma, sıcak, soğuk ve ba­sınç duyularını algılayan özelleşmiş sinir hücreleridir. Ağrı ve acıyı algılayan ise serbest sinir uçlarıdır.

Duyunun Alınması

Derideki bir duyu reseptörü uyarıldığında aldığı bilgi beyindeki ilgili merkeze iletilir ve gerekli cevap verilir. 

insan derisinin yapısı

Derinin görevleri

  • Dokunma, sıcak, soğuk, basınç, ağrı gibi çeşitli duyuların alınmasını sağlar.
  • Deri altında bulunan yapıları, fiziksel ve kimyasal etkilere karşı korur.
  • Mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller.
  • Ter bezlerinden idrarın seyreltilmiş hali olan ter atılır ve boşaltıma yardımcı olur.
  • Vücut ısısını kılcal damarlar ter bezleri ve yağ dokusu gibi yapılarla sabit tutar. Soğuk havada derideki kılcal damarlar daralır, ısı kaybı azaltılır. Sıcak ortamda kılcal damarlar genişleyerek ısı kaybedilir. Terleme yoluyla vücut ısısı düşürülür.
  • Melanin pigmenti güneş ışınlarını emerek zararlı ışınlardan alttaki dokuları korur.
  • Vücudun su kaybetmesini önler.
  • D vitamini oluşmasını sağlar.
  • Vücuda şekil verir, estetik görünüm sağlar.