Felsefe

Bilgi Felsefesi

Bilgi ve Bilgi Türleri

Felsefede bilene, özne (suje) denilmektedir. Bilinene ise nesne (obje) denilmektedir.

Özne (Suje) ile nesne (obje) arasındaki ilişkilerden, doğru­dan duyu verileri ve yaşam deneyimleri aracılığı ile çıkarılan sonuçlar bilgiyi meydana getirir. Özne-nesne arasındaki iliş­ki; duyum, akıl, sezgi, inanç, gibi aktlarla sağlanır. Buna gö­re, insan “bilinç sahibi Varlık" olarak hem dıştaki evreni hem de kendisini algılar ve kavrar. Bu kavramaya bilme denir. Bu­rada, bilen (suje) ile bilinen (obje) vardır. Bilgi, bu ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkar. Örneğin, “Su gerçektir." dendi­ğinde, suje (ben) ile obje (nesne) arasında duyusal bir ilişki kurulur, nesne algılanır, kavranır.

Öte yandan, nesneler insan zihninde birtakım izler oluşturur. O, bunlar üzerinde düşünerek, başka bir deyişle, zihinsel et­kinlikte bulunarak kavramlar elde eder. Bunlar arasında çe­şitli ilişkiler kurarak çıkarımlar yapar, yargılara varır. Bilgi, iş­te bu etkinliklerin sonucu olarak onaya çıkan üründür.

Bilgi, bu sürecin sonunda oluşan ürüne denir. Özne ve nes­ne arasında kurulan bu bağın şekline göre bilgi çeşitleri olu­şur. Yani özne ile nesne arasında farklı bağların kurulması, farklı bilgi türlerini meydana getirir. Bilgi türlerinin başlıcalar şunlardır;

I. Gündelik Bilgi (Empîrik, Tecrübi bilgi)

İnsanların gündelik hayatlarında deneyimleri sonucu el­de ettiği bilgilerdir. Bu bilgilerin kaynağı duyusal algılarımız ve sosyalleşme sürecindeki öğrenmelerimizdir. Örneğin, havada bulutların oluşmasından sonra yağmurun yağacağının tahmin edilmesi, bazı şifalı bitkilerin hangi hastalıklara iyi ge­leceğinin bilgisi, tecrübeyle kazanılan bilgilerdir.

Tecrübeye dayanan bu bilginin doğruluğu “tek tek olaylarla” ilgilidir. Örneğin, kız kardeşinin sık sık ağladığını gören ağa­beyi, kadınların erkeklerden daha duygusal olduğunu, ka­vak yapraklarının erken dökülmeye başladığını gören bir çiftçi de, daha önceki yıllara ait tecrübelerine dayanarak kı­şın sert geçeceğini ileri sürebilir.

Dikkat edilirse, örneklerdeki genellemeler kişisel deneyimle­re dayanmaktadır. Dolayısıyla genel geçerliliği olan bir doğ­ruluk değerine sahip değildirler. Başka bir deyişle, bu tür bil­gilerle genel - geçerliği olan yargılara varılamaz.

Gündelik Bilginin Özellikleri

  1. Özneldir, genel - geçer değildir.
  2. Amaçsız, sistemsiz ve yöntemsiz elde edilir.
  3. İnsan yaşamını kolaylaştırmaya yardımcı olur
  4. Sonuçları zamanla yanıltıcı olabilir.
  5. Öznel deneyimlere dayanan bir genelleme olup, her za­man neden-sonuç bağlantısını kesin olarak vermeyebilir.
  6. Günlük algılarımız ve deneyimlerimizle temellendirilmiştir.

II. Dini Bilgi

Dini bilgi özne ile nesne arasındaki ilişkinin inanç, vahiy ve kutsal kitap çerçevesinde kurulduğu bilgi çeşididir. Dini bilgide Tanrı, özne-nesne ilişkisini aşan ve kuşatan bir gerçektir. Tanrı, insanlar arasından seçmiş olduğu elçiler va­sıtasıyla kendi bilgisini insanlara sunar. Bu olaya vahiy denir. Elçilik görevinde bulunan insanlara da peygamber denir.

Dini bilgi inanca dayalı ve kaynağı ilahidir. Dolayısıyla şüphesiz bir imanı gerek­tirdiğinden eleştiri kabul etmez. Felsefe ise akla dayalı olduğundan şüpheci ve eleştirel bir bilgidir.

Dini Bilginin Özellikleri

  1. Vahye ve inanca dayandığı için eleştiri kabul etmez.
  2. İbadet ve inanç kurallarını içerir.
  3. İnsanın iç yaşantısını ve toplumsal yaşamı düzenleyen kuralları içerir.
  4. Mutlak İnancı gerektirir.

III. Sanat Bilgisi

Sanat; güzeli arayan, gerçeği simgelerle anlatmaya çalışan bir etkinliktir. Bu etkinlik, duyguya, sezgiye ve coşkuya da­yanır. Yetenek ise, hayal gücü demektir.

Sanat bilgisi, güzelliklerin veya ifade edilmesi sürecinde söz konusu olan ilkelerin bilgisidir. Sanat bilgisi, sanatçı ile onun yöneldiği nesne arasındaki ilişki sonucunda ortaya çıkan bir bilgidir. Fakat sanatta söz konusu olan bilgi, kişiden kişiye değişen öznel bir bilgidir.

Sanat bilgisinin felsefi bilgiden farkı; her iki bilgi türünün öznel olmasına rağmen sanat bilgisinin öznelliği hayal gücüne ve imgele­me yeteneğine dayanırken felsefi bilginin öznelliğinin; akıl ilkelerine, düşünce ve kav­ramlara dayanmasıdır.

Sanat Bilgisinin Özellikleri

  1. Sanat bilgisi sübjektiftir.
  2. Sanat bilgisinde ölçüt, güzellik ve çirkinliktir
  3. Sanat bilgisi, sezgilere ve hayal gücüne dayanır.
  4. Sanat bilgisinin ürünleri somuttur.
  5. Sanat bilgisi duygulara yöneliktir.

IV. Teknik Bilgi

Teknik bilgi, doğada var olan nesneleri yaşamda kullanım değeri olan araç ve gereçlere dönüştürme faaliyetidir. Örne­ğin Aristoteles, tekniği; ‘doğru bir akıl yürütmeye dayanan ve insanın bir şey yapıp ortaya çıkarmasını sağlayabilen bir yetenek” olarak tanımlamıştır Teknik bilgide amaç pratik­lik; yani insanın hayatını kolaylaştırmaktın insan, teknik bilgisiyle belli bir malzemeye biçim vererek yararlı araçlar üretir. Şu halde bu bilgi türünde amaç; bilme ve anlama de­ğil, üretimdir Örneğin, toprağı daha rahat sürmek için saba­nın yapılması, yemek pişirmek için topraktan yemek kabının yapılması teknik bir bilgidir.

Tekniğin gelişimi ile bilimin gelişimi arasında sıkı bir bağ vardır. Eski çağlarda teknik, bilime öncülük yapardı, bilimin gelişmeye başladığı yüzyıllarda ise bu ilişki tersine döndü. Bilim, teknik karşısında öncü rolü oynadı. Çağımızda İse bilimle teknoloji karşılıklı etkileşim içindedir. Bilim, teknolojiye kaynaklık yaparken, teknolojik gelişmeler de bilime yeni alanlar açmakta ve büyük kolaylıklar sağlamaktadır Bu açı­dan bakıldığında çağdaş uygarlığın, bilim ile teknolojinin ürünü olduğu söylenebilir.

Teknik bilgi ile felsefi bilgi arasındaki fark; teknik bilgi deney ve deneysel kontrolün so­nucunda ortaya çıkar. Pratik yaşamla ilgili| uygulanabilir, insan yaşamını doğrudan etki­leyen ve ona fayda sağlayan bir bilgidir: Fel­sefe ise akla dayalı ve insan yaşamını dolaylı etkileyen düşünsel bilgilerden oluşur. Teknik bilginin amacı pratik fayda iken felsefi bilgi­nin amacı ise bilmek için bilmektir.

Teknik Bilginin Özellikleri

  1. İnsanın yaşamını kolaylaştırır.
  2. İnsanın doğaya egemen olmasını sağlar.
  3. Doğanın insan yararına kullanılmasını sağlar.

V. Bilimsel Bilgi

Özne ile nesne arasındaki ilişkinin, sınırlı bir konuda, belli yöntemlerle, her zaman geçerli sonuçlara ulaşmak için amaçlı ve sistemli olarak kurulması sonucu elde edilen bilgi çeşidine bilimsel bilgi denir.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

1. Nesnellik (Objektiflik)

Bilimsel bir bilgi kişilere, toplumlara göre değişmeyen ve herkes için aynı geçerliliğe sahip olan bir bilgidir. Örneğin; Einstein’in görecelik kuramı herkes için aynı şeyi ifade eden kesin bir bilgidir.

2. Genellenebilirlik 

Bilimsel bilgi, tek tek olaylarla değil aynı türden tüm olayları içine alan bir bilgidir Örneğin; Newton’un yerçekimi kanunu tek bir cisim için değil, tüm cisimler için geçerlidir.

3. Kesinlik

Bilimsel bilgiler deney ve gözlem metoduna dayandığı için olgusal olarak kanıtlanabilirler. Böylece doğruluğundan şüphe edilemeyecek kesin bilgilere ulaşılır.

4. Öngörülük

Öngörü, henüz gerçekleşmemiş bir olayın önceden tahmin edilmesi, kestirilmesidir Örneğin; bir cismin suya batırıl­madan önce özgül ağırlığına göre, suyun üzerinde ne kadarının batıp batmayacağı önceden bilinebilir.

5. Evrensellik

Bilimin yaklaşık olarak 2500 yıllık bir gelişim süreci vardır. Bu gelişim sürecinde her toplum bilime katkıda bulunmuş­tur Dolayısıyla bilim, hiçbir ırkın, milletin, devletin malı değil, tüm insanlığın ortak ürünüdür.

6. Birikimli İlerleme

Bilimsel kuramların ortaya çıkışını bir mucize olarak göster­mek hiçbir şekilde savunulamaz. Bilimin geçmişine bakıldı­ğında, önceleri bir atlama, sıçrama olarak görülen bilimsel çalışmaların, aslında kendinden önceki pek çok kaynaktan beslendiği görülmektedir. Başka bir deyişle, bilimin sellerini veya nehirlerini oluşturan küçük dereler, çaylar fark edilmek­tedir.

7. Akla Dayanma

Bilimsel bilgiler olgulara dayanmakla birlikte aynı zamanda akıl ve mantık ilkelerine de uygunluk gösterirler. Bilimsel bilgi deney ve gözlem metoduna dayanır.

VI. Felsefi Bilgi

Evreni, insanı, insanın evrendeki yerini, salt düşünce teme­linde sistemli olarak açıklayan ve yorumlayan bilgi çeşidine felsefi bilgi denir.

Felsefe, her türlü bilgiyi sorgulama çabası sonucu oluşur. Burada önemli olan, felsefede soruları sorma ve cevaplarını bulma çabası içinde bulunmadır. Kant “felsefe değil, felse­fe yapmak öğrenilir” sözünü ise bu amaçla söylemiştir Yani önemli olan bilgi arayışı içerisinde bulunmaktır.

Felsefi Bilginin Özellikleri

Felsefe metinleri, sorulara çok yer vermesi, sürekli sorular İçermesi ile diğer metinlerden ayrılır. Felsefe­de konuya genellikle soruyla girilir. “İyi nedir?”, ‘'Varlık nasıl oluşmuştur?", “Evrensel bir ahlâk yasası var mı­dır?” gibi.

Felsefe soruları sıradan sorular değildir. Bunlar bireyi düşündürmeye, bir konuya dikkatini çekmeye ve o ko­nuyu açıklamaya yönelik sorulardır. Yanıtlarının da akta, mantık ilkelerine ya da gerçeklere uygun düşmesi gere­kir Bu bakımdan sorular “genişliğine” ve “derinliğine” incelenir.

Felsefede, filozofun kişiliği önemli rol oynar. Bu ba­kımdan felsefe bilgisi öznel (sübjektif) bir özellik taşır. Örneğin, aynı soruyu iki filozof birbirinden çok farklı ya da karşıt biçimde değerlendirebilir.

Felsefi bilginin ortaya çıkmasında, filozofların kendisi asıl etkendir. Felsefe insan etkinliğidir, ancak her in­san felsefi düşünce boyutunda değildir. Felsefi bakış, fizyolojik sürecin üst basamağıdır. İnsanlar, özellikle fiz­yolojik gereksinimlerini karşıladıktan sonra, bazı şeyle­rin yetersiz olduğunu görür ve gerçeğin peşine düşerler.

Felsefenin açıklamalarında “kesinlik” ya da “bitmiş­lik” yoktur. Felsefe hiçbir konuda “son sözü” söylemez. Bundan dolayı felsefede sistemler ve farklı görüşler yan yana bulunur ve İlkçağ da Platon’u uğraştıran bir sorun, günümüz filozoflarını da uğraştırabilir.

Felsefe bilgisi sistemli, düzenli, bütüncül bir bilgidir. Evreni, bilimler gibi parçalara ayırarak değil, bir “bütün” olarak kavramaya ve açıklamaya çalışır. Felsefede çeliş­kili yargılara, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer ver­memek için özen gösterilir. Bu bakımdan felsefe bilgisi kendi içinde sistemli ve tutarlı bir bilgi olmak durumun­dadır.

Felsefede kesinlik kazanan bilgiler ve bu bilgilere ait konular zamanla bilimin sınırlarına dahil olur. Örne­ğin, fizikte Newton çekim yasası objektiftir. Oysa felsefe­de Platon’un idea görüşüyle ilgili böylesine kesin doğ­rular bulunmaz. Çünkü felsefe çözülmemiş sorunlar üzerinde düşünmedir. Çözülen her sorun felsefenin ko­nusu olmaktan çıkar, bilim dallarından birinin konusu olur.

Felsefe kendine dönük düşünmedir. Felsefe yapan zihin hiçbir zaman yalnızca bir nesne hakkında dü­şünmez. Herhangi bir nesneyi düşünürken, aynı za­manda hep o nesneye ilişkin kendi düşüncesi hakkında da düşünür. O zaman felsefeye İkinci dereceden düşün­ce, düşünce hakkında düşünce denebilir.

Felsefe, bilgilerimiz hakkında bir soruşturma, araştır­ma, eleştirme olarak ortaya çıkar. Felsefi düşünce, eleştirel bir tavır takınmak, her türlü ön yargılardan, içinde yaşadığımız çevrenin bize kabul ettirdiği inançlar­dan, tutkulardan, duygulardan ve alışkanlıklardan sıyrılıp uzak durmak, onları irdelemek ve eleştirmektir. Felsefi düşünce yöneldiği her sorunu aklın süzge­cinden geçirir. Bu haliyle eleştirel ve sorgulayıcıdır.

A. Bilgi Felsefesinin Konusu

Bilginin yapısı ve geçerliliğini ele alan felsefe alanına bilgi felsefesi (epistemoloji) denir. Epistemoloji, Yunanca episteme (bilgi) ve logos (bilim) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.

Felsefe, ilgisini ilk olarak bilginin konusu olan nesne ve nes­nelerin yer aldığı doğa üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bundan dolayı İlk Yunan düşünürlerine "Doğa filozofları" denir. İlk döneme ait Yunan düşünürlerince bilginin imkânı, kaynağı, sınırlan, ölçütleri sorgulanmışsa da bilgi konusunun daha kapsamlı olarak gündeme gelmesi Sofistler, Sokrates, Pla­ton, Aristoteles gibi düşünürlerin döneminde olmuştur. Bilgi sorunu, günümüzde felsefenin temel problemlerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu bilgi sorunu bilginin kaynağını, değerini, insan bilgisinin sınırlarını konu alan bilgi felsefesini ortaya çıkarmıştır.

B. Mantık

Mantık da bilgi ile uğraşır; ama o bilginin içeriği ile değil de bilginin biçimi doğruluğu, yanlışlığı ile ilgilenir Bu da doğru düşünmenin yollarını ve kurallarını mantık aracı ile araştır­mak demektir. Bu nedenle mantığın kurucusu olan Aristote­les, mantığa organon (alet) adını vermiştir.

Bu yönden bilgi kuramı İle mantık birbirlerinden çok farklıy­mış gibi görünseler de aslında onlar birbirine bağlıdırlar. Ör­neğin; biçimsel açıdan bozuk, yani çelişik olan bir önerme, bilginin içeriği bakımından da doğru olamaz. Mantıkta temel değer veya temel kaygı “tutarlı" olmaktır Eğer “A = 8" ve “B = C” ise, zorunlu olarak "A = C" olur. A’nın C’ye eşit olduğunu söylemek tutarlı bir söylemdir.

C. Bilgi Kuramı

Bilgi kuramı bilenle (insan), bilinen (konu) arasındaki ilişkiyi inceleyen bir felsefe disiplinidir. Bilginin eleştirisini yapmak, kaynağını ve değerlerini araştırmak felsefenin vazgeçilmezlerindendir.

1. Bilgi Kuramının Temel Kavramları

Doğruluk ve Gerçeklik

Doğruluk; bir düşüncenin gerçekle uyuşmasıdır. O halde doğruluk, düşünceye ait bir kavramdır. Doğruluk, düşünce­deki bir şey üzerine söylenmiş bir yargıya veya önermeye aittir.

Gerçeklik; düşünceden bağımsız olarak zamanda ve me­kânda var olanların özelliğidir. Gerçeklik, doğruluğu sağla­yan varlığın bir özelliğidir. Gerçeklik, düşünülen ya da zihin­de tasarlanan değil, somut ve bilinçten bağımsız olarak var olandır.

Dünyada olup bitenlerin doğru ve yanlış olması söz konusu değildir. Doğruluk; düşüncelerin, yargıların, önermelerin bir özelliğidir Doğruluğun ölçütü de bir tasarımın ele aldığı nes­neye ne derece uygun olduğudur. Yani bir bilgi, ele aldığı gerçeği olduğu gibi yansıtıyorsa doğru, yansıtmıyorsa yan­lıştır. Gerçek, düşüncede var olan değil, düşünceden bağımsız olarak var olan nesnel bir durumdur. Doğruluk; önermede, yargıda ve zihinde bulunurken, gerçeklik fizik dünyasının nesnesi veya olgusudur.

Örneğin; “altın sarıdır” önermesi doğru veya yanlış olabilir. Buna karşılık “altın” kendi başına ne doğru ne de yanlıştır. Fakat o gerçektir. Yani altının gerçekliği söz konusuyken “al­tın sarıdır" önermesinin doğruluğu vardır.

Doğruluk ve Anlamlılık

Bir önermenin doğru veya yanlış bir değer alabilmesi için öncelikle o önermenin anlamlı olması gerekir. Anlamlı ol­mayan önermelerin yöneleceği bir nesne veya olgu da yoktur. Örneğin, “tavşan” kelimesi bir şeyi belirttiği için anlam­lıdır; buna karşılık uydurulan “mavşan” kelimesi anlamsız­dır; çünkü belirttiği bir nesne yoktur.

Doğruluk ve Tutarlılık

Doğruluk, tutarlılık ve geçerlilik kavramları, genellikle birbir­lerinin yerine kullanılarak karıştırılmaktadır. Bir önerme yapı­sı gereği bir doğruluk değerine sahiptir; önerme doğru veya yanlış olabilir. Tutarlılık ise önermenin en az bir sefer doğru değer almasıyla ortaya çıkar. Birden fazla önermenin bir ara­ya gelmesi sonucu oluşan bütünlüğün tutarlılığı veya tutarsızlığından söz edilebilir. Eğer bu önermeler arası ilişki bir bütünlük oluşturuyorsa tutarlı; oluşturmuyorsa tutarsızdır.

Temellendirme

Bilgi kuramının önemli kavramlarından biride temellendir­medir. Bilim, olayları önermelerle ifade eder. Temellendirme ise bir önermenin doğruluk iddiasının dayanağını göster­mek, ortaya koymak demektir. Fizik, kimya, biyoloji gibi de­neysel bilimler gözlem ve deney ile doğrulanır. Matematik, mantık gibi formel bilimler ile felsefe alanında ise bilgiler te­mellendirme yoluyla güçlendirilir ve doğrulanır.

2. Bilgi Felsefesinin Temel Problemleri

Bilgi felsefesinin temel problemleri iki grupta toplanabilir. Bunlar; bilginin kaynağı ve bilginin değeri ile ilgili sorulardır.

Bilginin Kaynağı İle İlgili Sorular

Bilginin elde edilmesinde zihnin payı mı daha önemlidir, yoksa zihnin dışarıdan aldıklarının mı?
Zihin veya akıl kendi başına bilgi elde etme yeteneğine sahip midir?
Duyuların ve algıların, bilgilerin kazanılmasındaki rolü ne­dir?

Bilginin Değeriyle İlgili Sorular

Doğru bilgi nedir?
Doğru bilginin ölçütü nedir?
Akla dayanan bilgi doğru mudur?
Deneyim sonucu elde edilen bilgi doğru mudur?
Fayda sağlayan bilgi doğru mudur?
Sezgilerle elde edilen bilgi doğru mudur?
Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür?

Bilginin değeriyle ilgili problemler bizi “bilginin imkanı” problemine götürür. Bilgi felsefesinin temel problemleri arasında bilginin imkanı problemi önemli bir yere sahiptir.

3. Bilginin İmkanı Problemi

Doğru bilginin imkanı konusunda iki farklı yaklaşım vardır.

a. Doğru Bilginin İmkansızlığı

1. SEPTİZM (KUŞKUCULUK)

Düşünce tarihine baktığımızda bazı düşünürler doğru bilgi­ye ulaşılabileceğine kuşkuyla yaklaşmışlardır. Bu düşünürle­re kuşkucu (septik), oluşturdukları sisteme de kuşkuculuk (septisizm) denir.

Şüpheciler; kesin ve doğru bilginin mümkün olmadığına, her zaman bilgiye şüpheyle yaklaşılması gerektiğine, aklın zıtlık ve çelişki içinde olacağına inanırlar. Bundan dolayı ke­sin hükümler vermekten kaçınılması gerektiği düşüncesin­dedirler.

Şüpheciliği ilk olarak savunan düşünürler sofistler olmasına rağmen, görüşleri tam anlamıyla sistematik değildir. Bilgi problemini sistematik olarak inceleyen filozoflar, Roma dö­nemindeki septik filozoflardır. Şüphecilik (septisizm); İlkçağ şüpheciliği ve 17. yy’da Descartes’da görülen “metodik şüphe” olarak analiz edilebilir.

2. SOFİSTLER

Sofist düşünürlerden Protagoras, “insan her şeyin ölçütü­dür” diyerek, göreceliği, yani doğruluğun algılayan insana göre değişebileceğini savunmuştur.

Diğer bir sofist Gorgias (M.Ö. 433-375) aşırı bir görecelilik sergileyerek hiççiliğe varmıştır. Gorgias “hiçbir şey var olamaz; eğer var olsaydı, bilinemezdi; bilinse bile baş­kalarına anlatılamazdı.” görüşünü savunur.

 b. Doğru Bilginin İmkanlılığı

Varlık hakkında doğru bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu kabul eden filozoflar, bilginin kaynağının ne olduğu, nasıl el­de edildiği konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Genel olarak dogmatik adını alan yaklaşıma göre varlık hakkında kesin ve değişmez bilgiye ulaşılır. Bilgi felsefesinin temel problemleri içerisinde doğru bilginin imkanlılığı problemi önemli bir yer tutmaktadır.

1. AKILCILIK (RASYONALİZM)

Akılcı görüşün örneklerini Eskiçağ’da Sokrates ve Platon, Yeniçağ’da Descartes, Spinoza, ve Hegel’de görmekteyiz. Akılcı düşünürler, insan zihninin doğuştan boş olmadığını ileri sürerler. İnsanlar doğduklarında bazı bilgilerle donatıl­mışlardır, zamanla bu bilgileri hatırlarlar. 

Akılcı bilgi kuramına göre, analitik önermeler, matematik bil­gileri, akıl ilkeleri, evrene ve Tanrı’ya ait bilgiler doğuştan ak­lımızda hazır olarak vardır. Akılcılar, tümdengelim metodunu kullanarak, diğer bilgilerin de tümel önermelerden çıkarıldı­ğını savunurlar.

Sokrates (M.Ö. 469 - 399)

Sokrates, M.Ö. 5.yy. da yaşamış ve daha çok insan ve ah­lak sorunlarıyla ilgilenmiş Yunanlı bir filozoftur. Sokrates’e göre, bilgilerimiz sonradan duyularımız ve deneyimlerimizle kazanılmış değildir. Tersine doğuştandır. Sofistlerin görece­liğine karşı değişiklik göstermeyen, kesin ve akla dayalı bir bilginin olabileceğini savunmuştur. Bunu kanıtlamak için hiç geometri bilmeyen bir köleye yönelttiği sorularla geometri problemini çözdürmüştür.

Sokrates eldeki bütün tarif ve tasvirlerde küçük burunlu çirkin biri olarak resmedilir. Ancak büyük bir karizması vardı. Bu nedenle zamanın bütün yetenekli insanları onun etrafın­da toplanmıştır.

Platon (M.Ö. 427- 347)

Zorunlu, kesin, genel - geçer bilginin varlığı ve bu bilginin doğuştan geldiği düşüncesindedir. Bu tür bilgileri duyu or­ganları sağlayamaz. Çünkü bilgi duyusal algılardan oluş- saydı kişiden kişiye değişirdi. Doğru bilgi ancak objektif olan bilgidir. Doğru bilginin varlığını “idealar” kuramından yararlanarak açıklar. Platon’a göre, iki tür dünya vardır. Bi­ri “nesneler dünyası” diğeri “idealar dünyası”dır. Her şe­yin aslı idealar dünyasındadır. Bunlar da ancak akıl ile kav­ranabilir. Duyu organları ile algılanan nesneler dünyasını, duyu verileriyle öğrendiğimiz ölçüde bilebiliriz. Buna karşılık idealar dünyası ancak akıl ile kavrana bilen tümel bilgilerdir.

Platon bir çok açıdan çok yetenekliydi. Bütün batı felse­fesinin temeli Platon’a mal edilmiştir; onun yazılarının devlet, ahlak ve diğer alanlarda felsefenin genel gündemini oluştur­ması bu düşünceyi doğurur.

Aristoteles (M.Ö. 384 - 322)

Rasyonalizm, Aristoteles ile şekil değiştirir. İlkçağ düşünür­lerinin “doğuştan akıl teorisine” ek olarak, Aristoteles “de­ney” unsurunu da katar. Böylece rasyonalizm, akılla birlikte deneysel açıklamalara da yer vermeye başlar. Aristoteles’e göre, insan zihni doğuştan tamamen boş değildir. İnsan zih­ni bilgi taşımaya değil, bilgi meydana getirme yeteneğine sahiptir.

Descartes (1596 - 1650)

Descartes’a göre bilgi, ya duyu organlarından ya düş gü­cünden ya da doğuştan gelir. Tanrı, ruh, uzay ve tüm mate­matik düşünceler doğuştan gelirler. Ancak doğuştan gelen bilgiler bizde hazır kalıplar halinde bulunmazlar. Bu bilgiler tıpkı doğuştan gelen hastalıklara benzerler. Hemen ortaya çıkmazlar. Bizde hazır olan bu bilgileri doğuran yetenektir. Bu yetenekte akıldır. Tanrı tarafından bütün bireylere eşit olarak dağıtılmıştır.

Hegel (1770 - 1831)

Hegel’e göre, kesin bilgiye ancak akıl ile ulaşılabilir. Duyu verilerinin varlığın özünü veremeyeceğini savunan Hegel, gerçekliğe ancak diyalektikle ulaşılabileceğini savunmakta­dır.

Deneye hiç başvurmadan sadece düşünce ile “kesin bilgi­ye” ulaşılabilir. Duyu organları yoluyla elde edilen bilgilerin genel - geçer olamayacağı ve varlığın özünü bildiremeyeceği kanısındadır. Ona göre kesin bilgi, kavramlar üzerine dü­şünerek sağlanır.

Hegel, akla özel bir anlam vermektedir. Ona göre akıl mut­lak varlığın kendisidir. Mutlak varlık, cansız ve canlı doğanın değişik basamaklarından geçerek insanda ortaya çıkan akıl­dır.

2. DENEYCİLİK (EMPİRİZM)

Bilginin kaynağını deneyim olarak kabul eden düşünce sistemine empirizm denir.

Empirizm, rasyonalizmin aksine, bilgilerin kaynağı olarak aklı değil, deneyimlerimizi kabul eder. Empirik filozoflara gö­re, doğuştan hiçbir bilgi yoktur. Empirizmin ilk temsilcileri İlkçağ Yunan düşünürleri olup, bunlar daha çok duyu or­ganlarımızın bildirdikleri duyumları esas almıştır. Duyularımı­zın bildirdiklerini gerçek bilgi olarak kabul eden empirizmin ilk şekline sensualizm (duyumculuk) denir. Bunun ilk örnek­lerini İlkçağ Yunan düşünürlerinden Demokritos ve Epiküros vermiştir.

Empirizmi İlkçağ’da Demokritos ve Epiküros savunmuşlar­dır. Yeniçağ’da en önemli temsilcileri ise J. Locke ve D. Hume’dur.

J. Locke (1632 - 1704)

Locke, bilgilerimizin kaynağının tecrübe olduğunu belirtir. Locke, “İnsan Zihni Üzerinde Bir Deneme” adlı kitabında zihni, üzerinde hiçbir yazı bulunmayan boş bir levhaya ben­zetir. Bilginin bütün kaynağı deneyde, gözlemde, duyuların kullanımı sonucunda zihne gelen verilerde bulunmaktadır. Locke, ılımlı bir deneycidir; çünkü insan zihnini duyumlara indirgemez. Bilginin kaynağının deney olduğunu ileri süre­rek, aynı zamanda aklın ilkelerini de deneye indirgemekte­dir.

J. Locke göre; biz duyum ile dış dünyayı, düşünme ile de iç dünyamızı tanırız. Duyum, dış deneyimlere dayanır ve duyu organlarının verdiği izlenimlerdir. Düşünme ise iç deneye dayanır ve zihnin dış dünyadan gelen izlenimleri işlemesi ile elde edilir. Düşünme tamamıyla duyuma bağlıdır. İnsan zih­ni bu basit fikirleri birbirine bağlamak, soyutlamak ve düzen­lemek suretiyle karmaşık fikirleri meydana getirir.

3. SEZGİCİLİK (ENTÜİSYONİZM)

Rasyonalizme tepki olarak doğmuş bir yaklaşımdır. Sezgicilere göre, insan aklı sınırlıdır. Çünkü insan aklı zaman ve me­kan içinde deneye dayanarak bilgi elde eder. Böyle bir kay­nak ise bize hakikatin bilgisini veremez. Hakikatin bilgisine ancak sezgi ile ulaşabiliriz.

H. Bergson (1859 - 1941)

Bergson’a göre, dilin rol oynadığı bilgi ile rol oynamadığı bil­gi birbirinden farklıdır. Buna bağlı olarak mutlak bilgi ile de­ğişen bilgi arasında ayrım yapmak gerekir, içinde dilin rol oynamadığı bilgi değişken bilgidir. Çünkü dil, kavramlar ara­cılığıyla bilinmek istenen nesneyi doldurur.

Gazzali (1058- 1111)

Şüpheyi bir araç olarak kullanan Gazali, kesin bilgiye ulaş­maya çalışır. Gazali, duyu bilgisinin kesin bilgiyi veremeye­ceğini savunur. Çünkü duyu bilgisinin akıl tarafından yanlış olduğu kanıtlanabilir veya her zaman güvenilir olmadığı or­taya çıkartılabilir. O halde, duyu bilgisi kesin ve güvenilir bil­gi olamaz.

4. DUYUMCULUK (SENSUALİZM)

Sensualizme göre, fikirlerimizin ve her çeşit bilgilerimizin kaynağı duyulardır. Zihin ve düşünce hayatımızın tamamının duyular ve onların değişmeleriyle açıklanabileceğini kabul eder.

Condillac (1715 - 1780)

Fikirlerimizin tek kaynağının duyum olduğunu kabul eder. Bizim gibi yaşayan, fakat mermerden kabuğu nedeniyle du­yum alamayan bir heykel düşünür. Bu heykelin mermer ka­buğunu kaldırdıkça heykel zihin yaşamına kavuşur.

5. POZİTİVİZM (OLGUCULUK)

Pozitivizm, bilgilerin olgulara dayalı olmasını savunan felsefi düşüncedir. Pozitivizmi ilk kez sistemleştiren A. Comte’tur. Comte’a göre, duyuların sağladığı gerçekleri bil­mek, bunların doğru bilgisine ulaşmakla mümkündür. Comte’un düşüncesi “metafizikle uğraşmanın zamanı geçmiş­tir. Bunun yerine pozitif bilimlerle uğraşılmalıdır” şeklin­dedir.

6. KRİTİSİZM (ELEŞTİRİCİLİK)

Bilginin kaynağının hem deneyde hem de akılda gören bilgi görüşüdür. Bunlardan yalnızca birinin olması, bilginin oluşması için yeterli değildir. Bilgi deneyle başlar. Fakat de­neyle bitmez. Bilgi hem dış dünyanın hem de zihnin ortak ürünüdür.

İnsan bilgisinin değişmez bir gerçeğe ulaşıp ulaşamayaca­ğı konusunda yapılan tartışmalarda “Tenkitçi düşünüş” ve onun temsilcisi I. Kant önemli yer tutar.

Alman filozofu Kant, hem rasyonalizm hem de empirizm bil­gi anlayışını eleştirir. Kant, önce bilgiyi incelediği ve kritiğini yaptığı felsefeye kritisizm adını verir. Kant’a göre bilgimiz de­ney ile başlar, fakat deneyden doğmaz. Bilginin meydana gelmesi için insan zihnine de ihtiyaç vardır. Bu bağlamda in­san bilgisi, dogmatiklerin iddia ettiği gibi mutlak olmadığı gi­bi, şüphecilerin iddia ettiği gibi doğruluktan da yoksun de­ğildir. Kısaca Kant’a göre bilgi hem deneyin hem de aklın or­tak ürünüdür.

7. PRAGMATİZM (FAYDACILIK)

Bilgilerimizin sınırlarını, bilginin işlevi ve sonuçları belirler. Doğru bilgi işe yaradığı ölçüde aranan ve istenen bir etkin­liktir. Bilgi, bilen ve bilinen ayrımı üzerine açıklanmamalıdır. Çünkü bilen, nesneden ve dünyadan ayrı bir durum değildir. Dünyanın bir parçası olarak doğal bir etkinliktir. Bilgilerimiz ne kadar çok problemi açıklamaya yarıyorsa o kadar doğru­dur. O halde bilgilerimizin sınırları, açıkladığı ve işe yaradığı orandadır.

Pragmatizme göre, bir yargının doğruluğu verdiği yarar ile ölçülür. Pragmatistlere göre, bir şey yararlı olduğu ölçüde ve sürece doğrudur. Aksi halde doğruluk değeri taşımaz.