Eleştiri Kuramları: Yansıtma Kuramı

12 Aralık 2016 19:52
yansıtma kuramı

İlk çağlardan bu yana “Sanat nedir?” ya da "Edebiyat nedir?" sorusuna verilen cevaplar; sanatın bir yansıtma, benzetme, ya da taklit olması eğilimindeydi.

İnsanlar en eski çağlardan başlayarak, sanat eserleri karşısında ilgisiz kalmamışlardır ve eser karşısında hayranlıklarını, hayal kırıklarını ifade etmişlerdir. Zamanla bu doğal tepkiler, yerini uzman değerlendirmelerine bırakmış ve böylece aynı zamanda bir sanat ve bilim sayılan eleştiri türü doğmuştur.

Antik çağlarda filozoflar ve yazarlar eserlerin insan hafızalarında yer ettiğini, unutulmadığını, bazılarının ise zamanla unutulduğunu fark etmişlerdir ve bunun sebeplerini araştırmakla işe koyulmuşlardır.

Bir eseri kalıcı kılan yegane şey nedir?

İlk çağ filozofları kalıcı eserlerin “güzel” ve “iyi” ile ilişkili olduğu görüşünü benimsediler. Bu güzel ve iyi, aslında kendisiyle var olan bir şeydi ve sanat eserinin dışındaydı. Sanat eseri onu ancak varlığıyla hissedilir kılabilirdi.

Kuram ilk olarak Platon'un Devlet diyaloglarında sonrasında ise, Aristo'nun “mimesis” kavramında karşımıza çıkar. Bu kuramın ilkelerini Aristoteles, "Poetika" ve "Retorik"(şiir sanatı ve ifade sanatı) adlı kitaplarında sistemli ve bilimsel bir şekilde inceledi. Platon ise; sanat ve şiir hakkında, iyi ve güzelin ne olduğu konusunda oldukça önemli estetik kuramlar geliştirdi.

Aristoteles’in sanat ve edebiyat üzerine ortaya koyduğu tanımlar, prensipler, kurallar yüzyıllarca aynen benimsendi ve temel bilgiler olarak kabul edildi. Edebiyat üzerine öne sürdüğü fikirler, büyük ölçüde günümüz bilim dünyasında dahi araştırmaların hareket noktasını oluşturmakta ve tanımladığı kavramlar hâlâ tartışılmaktadır.

“Platon ve Aristoteles’e göre sanat, bir yapma, bir yaratma işidir; yoktan var eden bir yaratma değildir bu, var olanı taklide yahut yansıtmaya dayanan bir yaratmadır. Sanatçı, ressam, şair, yazar, eserlerinde tabiatı, hayatı , toplumu yansıtır. Eserleriyle hayata ayna tutarlar.[1]

Yansıtma kuramına ilişkin diğer bir yaklaşımsa bazı sanataçıların doğayı kendi mükemmel güzellik anlayışlarıyla resimleyerek idealize etmeleridir. İdealleşmiş sanat yapıtları aslında tam anlamıyla gerçekçi değildir. Çünkü onlar doğayı nesneleri (figürleri) insanların görmeyi arzu ettiği bir pencereden yansıtmaya çalışırlar. Dolayısıyla kurama göre en inandırıcı betimleme en iyi sanat yapıtıdır.

“Platon’un Devlet diyalogunda Sokrates, Giaukon’a ressamın yaptığı işi anlatmaya çalışırken “İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları".  diyerek, ressamın yaptığı işin dünyaya bir ayna tutmak olduğunu söyler ve biraz aşağıda şairin de ressamdan farklı olmadığını belirtir: “Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun yaptığı da?”

Sanatı bir yansıtma olarak görmek yüzyıllar boyu devam etmiş ve zamanımıza kadar gelmiş bir kuramdır. Bu görüşü savunanların sık sık başvurduğu “ayna” benzetmesi de düşüncelerine ışık tutan açıklayıcı bir benzetmedir. Lucas de Heere, on altıncı yüzyılda Van Dyck’ın resimlerini överken diyor ki: “Bunlar ayna, evet resim değil ayna bunlar”.Leonardo da Vinci de resimle ayna arasındaki benzeyişe işaret eder:

“Eğer yaptığınız resmin, doğada konu olarak seçtiğiniz nesnelere tam benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız bir ayna alın ve bu nesnelerin orada nasıl yansıdığına bakarak aynada gördüğünüzü resminizle karşılaştırın.[2]

İslam felsefesi için de durum aynıdır. Örneğin, İbn Arabî de metafiziğinde ayna sembolünü kullanır. Ayna metaforu, bilen ile bilinenin birliğini simgeler.

İbn Arabi’nin neredeyse tüm fikirlerini üstüne inşa ettiği zemin kısaca ayna metaforudur. Arabi’ye göre özünde varlık alemi sandığımız gibi çoklu eşyalardan oluşmuyordu. Ortada sadece tek ve bir olan Allah vardı. Geriye kalan tüm bu mümkünler ve eşya alemi onun suretinin varlık aynasına yansımasından başka bir şey değildi. Tüm bu suretler alemi onun yani mutlak varlığın hologramik bir izdüşümüydü ve insan da bu haliyle onun suretlerini deneyimleyen, yine "ondan olan ama o olmayan" bir tecrübe sahasıydı. Alem imgesi insanın kendini kendisiyle bildiği ama bunun için eşyadan faydalandığı bir tecrübe sahasıydı.

“İnsan yaratılana kadar âlem cilasız bir ayna gibidir. İnsan bu aynanın cilasıdır.[3]

Ayna metaforu, Divan edebiyatında da sıkça kullanılan bir metafordur. Özellikle Ayiney-i İskender metafordan da öte divan edebiyatında kalıplaşmış bir biçimde beyitlerdeki yerini alır. Bu metafor beyitlerde, ayna, ayine, gözgü, mir'at şekilleri ile döndüre çevire kullanılır.

Sanat eserini aynaya benzetmek yalnız resim sanatı için söz konusu değildi; Sokrates’in dediği gibi şairin yaptığı da bir yansıtmaydı. Yunan şairi Snnonides’in, “'Resim sessiz bir şiir, şiir konuşan bir resimdir.[4] sözü de, eleştiri tarihinde sık sık rastladığımız bir fikri dile getirir.

“Ayna benzetmesini on sekizinci yüzyılda Dr. Johnson edebiyat için kullanır ve Shakespeare’i överken, okura hayatı doğrulukla yansıtan bir ayna tuttuğunu söyler.Daha zamanımıza yaklaşırsak başka örnekler de bulabiliriz. Stendhal, Kırmızı ve Siyah’ta aynaya benzetir romanı: “Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman.[5]

Bütün bu sanatçıların, paylaştıkları anlayış, sanatın en önemli özelliğinin  gerçekliği yansıtmak olduğudur.

Sanat ile gerçeklik arasında daima bir ilişki bulmakta ısrar edilmesine şaşmamak gerekir, çünkü ne de olsa sanatla insan, doğa ve hayal arasında sıkı bağlar vardır.


[1]Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim yay., İstanbul, 2000 s.14

[2] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim yay., İstanbul, 2000 s.16

[3]-İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 16, s. 44.

[4]- Sir Philip Sidney, Apologiefor Poetry, Der, j. Churton Collins, Oxford, s.8.

[5]-Dr. S. Johnson, "Preface to Shakespeare", Johnson on Shakespeare içinde, Der.: Walter Raleigh, Oxford, s.ll.


Etiketler:
  • felsefe    
  • edebiyat    
  • Yorumlar
    Yorum Yap