Coğrafya

Doğal Kaynaklar ve Çevre

Doğal kaynaklar ve çevre çağımızın önemli konularından biridir. Doğal kaynakların hızla tüketilmesi ve çevreye verilen zarar insanlığın geleceğini tehdit etmektedir.

Geçmişten Günümüze Do­ğal Kaynaklar

Taşlar

İnsanların, çakmak taşı ve volkan camı gibi sert kayaçları keşfetmesiyle madencilik faaliyetleri başlamıştır. Bu taşların işlenip çeşitli aletlerin yapılmasıyla ilk taş işletmeciliği ortaya çıkmıştır. İlk yerleşmelerin kurulma­sında su kaynakları ve sert kayaçların varlığı birlikte et­kili olmuştur. Neolitik Çağ’da ham madde olarak çak­mak taşı ve volkan camı ticareti yapılmıştır. İnsanlar taşları yontarak çeşitli alet ve sanat eserleri ortaya koy­muştur.

Günümüzde taş ticareti süs eşyaları yapımında ve ya­pı malzemeleri gibi değişik alanlarda sürdürülmekte­dir. Elmas, yakut, zümrüt, lüle taşı, oltu taşı gibi taşlar süs eşyaları yapımında, mermer, granit, bazalt gibi taş­lar da yapı malzemelerinde kullanılmaktadır.

Metalik Madenler

İnsanlar, ilk olarak doğada parlak rengiyle dikkat çe­ken hematit gibi minerallerin farkına vararak onları bo­ya malzemesi olarak kullanmaya başlamışlardır. Daha sonra saf bakırı yerleşmelere getirerek, onlara biçim vermeye çalışmışlardır. Soğuk dövdükleri bakırın za­manla çatladığını, kırılıp koptuğunu gören insanlar, za­manla ısıtarak şekil vermeye çalışmışlardır. Isıtarak şe­kil vermenin daha kolay olduğunu görmüşlerdir. Kal­kolitik Çağ’da madenleri işlemek için ısıdan yararlanıl­mıştır. Bu adım günümüzdeki demir çelik fabrikalarının temelini atmıştır. Maden ustaları derinlere inerek polimetalik (birden fazla metalin birlikte oluşu) cevherleri toplamışlardır. M.Ö. 4000'li yılların sonlarına doğru gü­müş, kurşun ve altın gibi madenler yavaş yavaş tarih­teki yerlerini almışlardır.

Bakır ve kalay karışımı olan tuncun bulunmasıyla Tunç Çağı başlamıştır. Tunç üretimi büyük değişiklikleri de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde döküm, tavlama, kaynak, kaplama gibi teknikler doruk noktasına ulaş­mıştır. Demir Çağı’nda demir diğer madenlerden daha az işlenmesine rağmen bu çağa adını vermiştir. Sözü edilen çağlarda metalik madenler basit yöntemlerle ergitilip soğutularak, dövme yoluyla işlenmiştir. Bu metallerden el emeği ile bazı araç ve gereçler yapıl­mıştır. Bu araç ve gereçler arasında demir saban, atlı araba, tekerlek çemberi, bıçak ve balta gibi aletler gösterilebilir.

Toprak

İnsanlar Neolitik Çağ’da tarım yapmaya başlamışlar­dır. Böylece toprakla birlikte suyun da önemi artmıştır. Önceleri basit yollarla başlayan tarım, İlerleyen za­manlarda sabanlarla yapılmıştır. Neolitik Çağ’da doğa­da başıboş gezen hayvanlar evcilleştirilmiş, bu sayede toprakların yanında çayır ve otlaklar da önem kazan­mıştır. Tarımla birlikte yerleşik hayata geçen insan sa­yısı artmış ve artan nüfusun ihtiyacını karşılamak için doğal kaynaklar daha ekonomik hâle gelmiştir. Bu çağda insanlar ilk olarak tarımsal ve hayvansal ürünle­ri, çevresindeki ham maddeleri işleyerek günlük ha­yatta kullanmıştır. Yiyecek için kap yapma ihtiyacı doğ­muş, bu ihtiyaç için önce taşlar oyulmuş, daha sonra kilin pişirilmesiyle çömlek keşfedilmiştir. Çömlek üreti­miyle kilin önemi artmış ve çömlek bu dönemin en­düstri ürünü olmuştur.

Maden Çağı’nda sabanın icadı ile toprağın önemi bir kat daha artmıştır. Daha geniş alanlar tarım amaçlı kul­lanılmıştır. Bu durum, Orta Çağ’ın sonlarına kadar de­vam etmiştir. Sanayi Çağı'nda önce pulluğun, daha sonra traktörün icadı ile tarımsal faaliyetlerde büyük bir sıçrama olmuştur. Tarımda makineleşme ile orman alanları ve meralar tarım alanı olarak kullanılmaya baş­lanmıştır. Tarım toprakları hızla artan Dünya nüfusunun beslenmesinde vazgeçilmez kaynaklardan biri olmuş­tur.

Ormanlar

Paleolitik Çağ’da avcılık ve toplayıcılık İle yaşamını sür­düren insan, çevredeki bitki ve hayvan topluluklarının zengin olduğu alanları yerleşim alanı olarak seçmiştir. Neolitik Çağ’da ısınmak, yemek yemek, kil fırınları için enerji üretmek ve suda yüzen araçları üretmek için or­manlardan yararlanma yollarına gidilmiştir.

Maden Çağı'ndan Sanayi Çağı’na kadar ormanlar ge­nellikle ergitme işlerinde kullanıldığından, Orta Çağ’ın sonlarına kadar demirciler işletmelerini orman kenar­larına kurmuşlardır. Fenikeliler, Akdeniz kıyılarındaki ormanlardan gemiler yapıp, denizlere açılınca, orman­ların önemi artmıştır. 1450’li yıllarda matbaanın icat et­mesiyle kitaplar yaygınlaşmaya başlamış, böylece kâğıt önem kazanmıştır. Günümüzde ormanlardan ısıt­ma, yemek pişirme, mobilya, kâğıt üretimi, demir yol­larında kullanma gibi nedenlerle orman alanları hızla tahrip edilmiştir. Ortaya çıkan çevresel sorunlar nede­niyle insanlar, günümüzde gerekli ihtiyaçlarını karşıla­mak için plantasyon ormanları oluşturmuşlardır.

Su, Rüzgâr ve Güneş

Sulardan Orta Çağ’a kadar sulama, kullanma suyu ve taşıma şeklinde yararlanılmıştır. Orta Çağ’da su ve rüzgârdan, değirmenlerin kanat ve çarkları döndürü­lerek enerji elde edilmiştir. Bu enerjiler doğrama, kâğıt fabrikaları ve tabakhanelerde kullanılmıştır. Su değir­menleri, yedi yüzyılı aşkın bir zamandır kullanılmakta ve akarsuların önemini artırmaktadır. Su ve rüzgâr de­ğirmenleri günümüzde de varlıklarını korumaktadır. Ancak, günümüzde rüzgâr; kömür, petrol ve doğal gaz karşısında önemini yitirmiştir. Son yıllarda modern rüzgâr türbinlerinden elektrik üretilmeye başlanmıştır.

1970’lerdeki petrol bunalımı rüzgâr için bir dönüm noktası olmuştur. Yeni kuşak yel değirmenlerinin or­taya çıkmasıyla rüzgârın önemi artmıştır. Günümüz­de Danimarka, Kopenhag Körfezi’ndeki denizden elektrik enerjisi üretmektedir. Su gücü ile işletilen di­namonun icat edilmesiyle akarsular enerji kaynağı olarak tekrar değer kazanmıştır. Böylece siyah kö­mürün karşılığı olarak bu kaynağa beyaz kömür denmiştir.

Su gücü ile çalışan dinamoların icat edilmesiyle akar­sular tekrar önem kazanmıştır. Böylece dinamo kulla­nılarak kömür yataklarından uzak bölgelere sanayi te­sisleri inşa etmek mümkün olmuş ve yerleşmelere elektrik verilmesiyle su gücü giderek önem kazanmış­tır. Bunun sonucu, su gücü bakımından zengin bölge­lerde giderek sanayi faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Akarsulardan elektrik elde edilmesinin yaygınlaşmasının ardından dalga gücünden de elektrik enerjisi elde etme fikri ortaya çıkmıştır. İnsanlar sulardan ve denizlerden besin maddeleri elde etmişlerdir. Dünya nüfusu arttıkça beslenme amacıyla avlanan balık miktarı da artmaktadır.

Güneş enerjisinden değişik alanlarda yararlanılmakta­dır. İlk olarak güneş ışığından yararlanarak enerji çıka­ran foto voltaj hücrelerinin geliştirilmesiyle birlikte gü­neş enerjisi ile elektrik üretimine başlanmıştır. Günü­müzde hesap makinelerinden uzay robotlarına kadar birçok makinenin çalıştırılmasında güneş enerjisinden yararlanılmaktadır. Güneş ışığının kesintisiz bir enerji kaynağı olması ve çevreyi kirletmemesi alternatif ener­ji kaynakları arasında önemli bir yer tutmasına neden olmuştur.

Kömür

Sanayi Devrimi'nden önce kömür, evlerin ısıtılmasında ve demirin ergitilmesinde kullanılan bir enerji kayna­ğıydı. Sanayi Devrimi’yle birlikte demir çelik sanayisinin vazgeçilmez enerji kaynağı olmuştur. Sanayi Devrimi’nin sonucu olarak çıkan teknolojik gelişmeyle bir­likte ham maddelere olan talep hızla artmıştır. 18. yüz­yılda buhar makinesinin icadı ve sanayide kullanılma­sıyla birlikte kömür enerji kaynağı olarak önem kazan­mıştır. Buhar makinesi ilk olarak dokuma fabrikaların­da daha sonra trenlerde kullanılmaya başlanmıştır. Böylece daha çok yükü bir yerden başka bir yere nak­letmek ekonomik olmuştur. Daha sonraki yıllarda kö­mür deniz ulaşımlarında kullanılmış, bu gemiler ile yük ve yolcu taşımacılığı yapılmıştır. Böylece deniz ve ok­yanuslardan yararlanma artmıştır.

Petrol ve Doğal gaz

Petrol, 1800’lü yıllara kadar asfalt, harç, ısıtma aracı ve cadde aydınlatmasında kullanılmıştır. İlk petrol kuyusu 1857 yılında ABD’nin Pensilvanya eyaletinde açılmıştır. Alman Mühendisleri Daimler'in 1895 yılında benzinli motorları, Diesel'in 1910 yılında mazotlu motorları icat etmesiyle petrol büyük bir güç kaynağı hâline gel­miştir.

Doğal gazın önem kazanması petrole göre daha yakın bir geçmişte olmuştur. Ayrıca petrokimya endüstrisinin gelişmesi, günümüzde petrole daha çok önem veril­mesini sağlamıştır. Petrol, buhar makinesi ve buhar gücüne olan bağımlılığı azaltmıştır. Termik güç santral­lerinin sadece kömüre bağımlı kalmasını önlemiş, pet­rol ile doğal gaz elektrik enerjisi elde etmede büyük rol oynamıştır.

Turizm

Turizm il. Dünya Savaşı sonrası ülkelere döviz akışı sağlayan önemli bir sektör hâline gelmiştir. Günümüz­de dağ, göl, plaj, mağara, çağlayan gibi ilgi çeken olu­şumlar turizmde doğal kaynak olarak kullanılmaktadır.

Doğal Kaynakların Kullanımı

Doğal kaynak kullanımı insanoğlunun bugün yaşamının çok önemli bir noktasındadır. Beşeri faaliyetleri inceleyen coğrafyanın bu nedenle konusudur.

Doğal Kaynakların Kullanımında Etkili olan Faktörler

Doğal kaynakların kullanımında etkili olan birçok faktör vardır. Bu faktörlerden en önemlilerini görelim.

Doğal Kaynağın Potansiyeli

Bir doğal kaynağın işletilebilirliği potansiyeline bağlı­dır. Bir doğal kaynağın potansiyelini de verimliliği ve rezervi belirler. Potansiyeli yüksek olan doğal kaynak­lar kullanılırken, potansiyeli düşük olan doğal kaynak­lar ise işletmeye açılmaz.

Kullanılan Yöntem ve Teknolojiler

Doğal kaynakların kullanımında görülen yöntem ve teknolojik farklılıklar, ülkelerin teknolojik seviyeleri ile yakından ilişkilidir. Genellikle gelişmiş olan ülkelerde doğal kaynaklardan en verimli şekilde ve maksimum fayda ile en uzun sürede faydalanılır. Bunun için araş­tırma ve geliştirme yatırımları yapılır. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde ise kullanılan yöntem ve teknolojilerin yetersizliği, araştırma ve geliştirme yatı­rımlarının az olması doğal kaynakların kullanılmasını olumsuz olarak etkilemektedir. Herhangi bir doğal kaynaktan faydalanma sırasında uygulanan yöntem ve kullanılan teknolojinin çevre koşulları ile uyumlu ol­ması gerekir.

İnsanların İhtiyaçları

İnsanların ihtiyaçları arttıkça doğal kaynaklardan ya­rarlanma oranları da artar. Zamana bağlı olarak insa­nın ihtiyaçlarıyla doğru orantılı bir şekilde doğal kay­nakların kullanımı da artmakta ve çeşitlenmektedir. Hızlı nüfus artışı doğal kaynakların kullanımını artır­maktadır.

Doğal Kaynak Kullanımına Örnekler

Doğal kaynakların bazı bölge ve ülkelerde çok az ol­ması, azami şekilde faydalanılmasını gündeme getir­miştir. Örneğin Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Hol­landa gibi ülkelerde tarım toprakları sınırlı olduğu için teknoloji kullanılarak bu kaynaklardan üst düzeyde ya­rarlanma yoluna gidilmiştir.

Ülkelerin ekonomik seviyeleri ve sahip oldukları çevre bilincine göre doğal kaynakların değeri ve kullanımına ait algılar değişiklik göstermektedir. Örneğin Finlandi­ya’da çeşitli ihtiyaçlar için kesilen her ağaca karşılık yenisinin dikilmesi gerekmektedir.

İnsanlar verimli tarım alanlarını yerleşim birimlerine çe­virebilmek için doğal drenajı değişikliğe uğratmışlar, nehir kenarları boyunca setler yaparak taşkın ovaları­na yerleşmişlerdir. Oysa bu setler olmasa, taşkın ova­ları taşkın sularını daha geniş alana yayarak gücünü ve yüksekliğini azaltacaktır. Bir nehrin kenarları setler­le çevrildiğinde suyun akış hızı artar ve nehrin taşıdığı alüvyonlar taşkın ovasının verimini artırmak üzere depolanamaz, setin içinde dar bir alanda birikir. Zaman­la bu birikinti nehrin yüksekliğini çevresindeki alana göre artırır. Bu durum taşkın ovasına kurulmuş olan yerleşme için felaket riskini de beraberinde getirir.

Doğal Kaynakların Kullanımında Çevre Duyarlılığı

Teknolojik imkânlarla, mekânsal etkileri dikkate alınma­dan, çevreye duyarlı projeler kullanılmadığı taktirde çok önemli olan doğal kaynaklar kaybolmaktadır. Do­ğal kaynakların insanlar tarafından sınır tanımayan, in­safsız bir şekilde kullanılması, kaynakların bilinçsizce tüketilmesi, doğa ile yaşam arasında eskiden beri de­vam ede gelen dengenin süratle bozulmasına neden olmuştur. Hızlı nüfus artışı, düzensiz kentleşme, turizm, sanayileşme gibi etkenler doğal kaynakların sağlıklı bir şekilde kullanılamamasına neden olmakta, bu da çev­re duyarlılığının yok olmasına yol açmaktadır. Bunun sonucunda da çeşitli çevre sorunları ortaya çıkmaktadır.

Tüm canlıların sağlıklı ve dengeli bir çevrede mevcut doğal kaynaklarla yaşamlarını sürdürebilmelerini he­defleyen çevre yönetimi yaklaşımı, yeryüzündeki kay­nakların sınırlı olduğuna ve geri dönüşümü olmayan bir şekilde tahrip edildiğine dikkat çekerek, ekolojik dengeyi koruyarak ekonomik kalkınmanın sağlanabil­mesini açıklamaktadır. Ekonomik kalkınma ile doğal kaynakların korunması birlikte ele alınmalıdır. İnsanla­rın doğal çevrede oluşturduğu değişikliklere örnek olarak, akarsular üzerine kurulan barajlar verilebilir.

Barajlar coğrafi koşullar dikkate alınarak projelendir­me ve kullanım stratejileri geliştirilerek inşa edilirse;

  • Doğal çevre kirliliğine neden olmayan ve yenilene­bilir olan su gücünden enerji elde etme,
  • Akarsuyun akımını kontrol edebilme ve taşkınlar­dan korunma,
  • Sosyal, kültürel ve sportif faaliyetler yapabilme,
  • Tarımsal üretimi artırma, yeni tarım alanlarının su­lama ihtiyacını karşılama,
  • İçme suyu ihtiyacını karşılama,
  • Tatlı su balıkçılığının gelişmesi vb. elde edilir.

Ancak barajlar coğrafi koşullar dikkate alınmadan pro­jelendirilir ve kullanım stratejileri geliştirmeden inşa edilirse;

  • Tarihi ve güncel pek çok yerleşim yerinin sular al­tında kalması, insanların yer değiştirmesi,
  • Coğrafi çevredeki bitki ve hayvan türlerinin zarar görmesi,
  • Tarım topraklarında tuzlanma ve çoraklaşma gö­rülmesi,
  • Çeşitli hastalıkların yaygınlaşması vb. görülebilir.

Doğal Kaynakların Değeri ve Kullanımının Değişmesi

Doğan kaynakların insan için önemi zaman ve coğrafyaya göre değişmektedir. Bu değişimin sebebi insanların zamanla değişen ihtiyaçlarıdır. Ülkelerin sanayi ve teknolojideki gelişmişlikleri, sahip oldukları doğal kaynakların de­ğerleri için belirleyici olmaktadır. Genellikle gelişmiş ülkelerde doğal kaynakların değeri daha yüksekken, az gelişmiş ülkelerde doğal kaynakların değeri daha azdır.

Önceleri su tarımda sulama amaçlı kullanılırken, gü­nümüzde enerji üretimi, turizm, sanayi ve teknolojinin gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Tarım arazileri­nin önemi nüfusun artmasına bağlı olarak büyümüş­tür. Artan ihtiyaç ve teknolojik imkanlar ilkel tarımdan sulu tarıma geçişle birlikte ziraat faaliyetlerinde mo­dern tarım tekniklerinin kullanılmasını gerekli kılmıştır.

Doğal kaynakların en önemlilerinden biri de orman­lardır. Ormanlar önceleri tahrip edilerek kullanılırken, günümüzde sürdürülebilir yöntemler gözetilerek ya­rarlanılmaya çalışılmaktadır. Ormanların sürdürülebil­mesi için tahrip olan orman alanlarının koruma altına alınması ve ağaçlandırma yapılması gerekir.

Doğal kaynaklara olan talep gelişen teknolojiye ve ih­tiyaçlara bağlı olarak zaman içinde değişmektedir. Ör­neğin, taş kömürüne yöneliş 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine yayılan yüksek fırınlar ve de­mir çelik sanayisi ile başlamıştır. Bugün bütün Dünya'ya yayılma eğilimi gösteren demir çelik endüstrisi, öncelikle demir cevheri ve maden kömürü kaynakları­na gerçek değerini kazandırmıştır. Demir cevheri üreti­mi ve demir çelik sanayisindeki gelişmeler, maden kö­mürü üretimini de teşvik etmiştir. Demir çelik üretimin­deki gelişmeler önce İngiltere'de daha sonra Avrupa ülkeleri ve ABD’de demir cevherini maden kömürü ile ergitme denemelerinin başlamasına yol açmıştır. 20. yüzyılın başlarında petrol, elektrik ve nükleer enerji­nin sanayi faaliyetlerinde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte maden kömürüne olan bağımlılık azalmıştır. Ör­neğin, bugün önemli çelik üreticisi ülkelerden biri olan İsveç’te kömür bulunmaması nedeniyle çelik üretimin­de elektrik enerjisi kullanılmaktadır. Ancak bu durum çelik üretiminin İsveç’te daha pahalıya mal olmasına yol açmıştır.

İçten yanmalı ve içten patlamalı motorların icadı, pet­rolün termik güç olarak önemini artırmıştır. 1937’de jet motorlarının icadı ile jet yakıtına olan ihtiyaç petrolün daha da değerlenmesine yol açmıştır. Zamanla dizel motorlar ve gaz türbinleri ile elektrik enerjisi üretilmiş­tir. Ancak kömürün sanayideki önemi bugün bile de­vam etmektedir. Dünya’daki kömür üretiminin % 69'u elektrik üretiminde kullanılmaktadır. İlerleyen yıllarda kömürün elektrik üretimindeki payının azalacağı do­ğal gazın artacağı tahmin edilmektedir. Maden kömü­rünün kullanımı ülkelere göre değişiklik göstermekte­dir. Örneğin, enerji elde etmede katı atıklar Orta Doğu ve Güney Amerika ülkelerinde düşük iken, Çin ve As­ya’nın diğer ülkelerinde yüksektir. Günümüzde Çin, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika'da metal sanayisinin gelişmesi kömür tüketimini artırmıştır.

Doğal Kaynak Kullanımı­nın Farklı Olmasının Çev­resel Etkileri

Ülkelerin gelişmişlik seviyeleri doğal kaynakların sür­dürülebilir kullanımı ve azami faydalanmadaki uygula­malar ile paralellik gösterir. Geri kalmış ülkeler, zengin doğal kaynaklara sahip olsalar bile teknolojik yetersiz­likler nedeniyle azami kullanım ve sürdürülebilir fayda­lanmadan uzak yöntemlerle doğal kaynak kullanımını gerçekleştirmektedir. Yetersiz, hatalı ve eski teknoloji­lerin uygulandığı doğal kaynağın kullanımı, hem kay­nağın hızla tükenmesine neden olmakta hem de coğ­rafi çevreye zarar vermektedir. Gelişmiş ülkelerdeki sa­nayi ve teknolojik imkanların kullanılması, hem doğal kaynaktan daha yüksek verim almak hem de doğal kaynağın sürdürülebilir kullanımını sağlamak ve coğ­rafi çevreye duyarlılık bakımından önemlidir.

Doğal kaynakların plansız ve bilinçsiz kullanılması bir­çok çevre felaketini de beraberinde getirmiştir. Bu fe­laketlerin başlıcaları şunlardır:

Taş Ocaklarının Çevresel Etkileri

Taş ocaklardan taşlar ya bloklar ya da küçük parçalar hâlinde çıkarılır. Taş ocaklarının faaliyeti sonucu olu­şan tozlar, insanlar ve bitkiler üzerinde olumsuz etki yapar. Bu kirleticiler, bitki örtüsünün ve ekili alanların zarar görmesine neden olur. Taş ocaklarından çevreye verilen atık maddeler, çevredeki bitki örtüsüne, toprak yapısına, havaya, suya, tarım alanlarına ve canlı habitatlarına zarar verir.

Taş ocaklarındaki üretim, ocaklarda dinamit patlatarak ya da taşlar kesilerek yapılmaktadır. Bazı ülkelerde taş ocaklarının çeşitli patlayıcılar kullanılarak işletilmesi sonucu doğal çevre üzerinde bozucu, yıkıcı, tahrip edici, insan yaşamı üzerinde çeşitli olumsuz etkilere hatta yaralanma ve kazalara neden olmaktadır. Bazı ülkelerde ise taş ocaklarında kesme yöntemlerinin kul­lanılarak taş üretimi yapılması hâlinde patlatma ile do­ğal çevreye verilen zararlar önlenmekte, daha randımanlı üretim yapılmaktadır. Bu yolla her açıdan zararlar azaltılmaktadır.

Orman Tahribatının Yol Açtığı Çevre­sel Etkiler

Ormanlar karbondioksit tüketip, oksijen üretmesinin yanında, birçok hayvan ve bitki barındırması ve insan­ların ihtiyaçlarını karşılaması bakımından önemlidir. Ancak ormanların yeryüzüne dağılımı dengeli olma­yıp, daha çok iklim koşullarına göre farklılık göster­mektedir. Dünya’daki en önemli orman alanlarını tropi­kal yağmur ormanları oluşturur. Orman alanları değişik nedenlerden dolayı sürekli azalmaktadır. Bu azalma ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Ekvatoral yağ­mur ormanları kuşağı bulundukları ülkeler için önemli bir zenginlik kaynağıdır. Bu kuşakta yer alan ülkeler ekonomideki açıklarını yağmur ormanlarından elde et­tikleri gelirler ile kapatmaya çalışırlar.

Yağmur ormanlarının tahrip edilmesinde etkili olan başlıca faktörler şunlardır:

  • Tarım alanı ve yeni yerleşim alanları açma
  • Hayvanlara otlak alanı açma
  • Turizme yönelik yapılaşmalar
  • Kara yolu inşası için yer açma
  • Kereste, kâğıt ve odun elde etme
  • Hidroelektrik santrallerin inşa edilmesi
  • Madenlerin işlenmesi sırasında oluşan tahribatlar

Yağmur ormanlarının tahrip edilmesi sonucu orta­ya çıkacak başlıca sorunlar şunlardır:

  • Kuraklığın ve erozyonun artması
  • Bitki türlerinin yok olması
  • Tarım alanlarında verimsizlik oluşması
  • Küresel ısınma ve iklim değişiklikleri olması
  • Sel ve taşkınların sıklık ve şiddetinin artması
  • Bölge halkının sosyal, kültürel ve ekonomik yön­den zarar görmesi

Yer Altı Suyunun Kullanılmasının Çev­resel Sonuçları

insanların yer altı sularını çeşitli amaçlar için kullanma­sı uzun vadede iki önemli sonucu doğurur. Birincisi su tablası seviyesinin azalması, İkincisi kıyı kesimlerinde tatlı suyun tuzlu suyla yer değiştirmesidir. Ayrıca bazı bölgelerde yerin çökmesi ve toprağın tuzlanması da görülebilir.

Ülkemizdeki Konya Havzasında yağışların azalması, sıcaklık ve bilinçsizce su tüketimi sonucunda büyük bir çevre felaketiyle karşılaşılmaktadır. Havza içinde yer alan göllerin ve akarsuların kurumasıyla yer altı su­ları giderek azalmaktadır. Bugün yer altı sularının aşırı kullanımı, kaçak kuyular ve kuraklık nedeniyle yer altı su seviyesi iyice düşmüştür. Eskiden 8 metre derinlik­lerden çekilen sular, bugün 300 metreden çekilmekte­dir. İleriki yıllarda yer altı su seviyesinin düşmesi sonu­cu Tuz Gölü'nden ovaya doğru su girişi olacak ve bu­nun sonucunda çoraklaşma yaşanacaktır. Ayrıca yer altı sularının aşırı çekilmesi burada obruk oluşumunu hızlandıracak, Türkiye’nin en büyük ovası delik deşik olacaktır.

Yer altı suyu kullanımındaki mekânsal etkiler, ülkelerin aldığı tedbirlere göre değişiklik göstermektedir. Örneğin, Meksika'nın Mexico City şehri kurumuş bir göl yüzeyine kurulduğundan ve yer altı suyunun aşırı kullanımından dolayı şehir büyük zarar görmektedir.

Arazi Kullanımının Çevresel Etkileri

Doğa ile insan arasındaki karşılıklı ilişkilerin planlama yapılarak gerçekleşmesi meydana gelecek sorunları azaltır. Planlamanın başarılı olabilmesi için uzun bir sü­recin her aşamasının incelenmesi gerekir. 

Yeryüzünde nüfusun sürekli artması karşısında verimli arazi azalmaktadır. Bundan dolayı kıt olan doğal kay­naklardan en iyi şekilde yararlanabilmek için çeşitli planlamaların yapılması gerekir.

Arazi planlamasında doğru sonuca ulaşabilmek için göz önünde bulundurulması gereken başlıca özellikler şunlardır:

  • Arazinin kullanım amacı belirlenmelidir.
  • Arazinin topografya, bitki örtüsü, yerleşme, toprak, su durumunu gösteren haritalar hazırlanmalıdır.
  • Arazi yetenek sınıflandırılmasıyla ilgili etütler yapıl­malıdır.
  • Doğal ve beşerî yapılarla ilgili riskler göz önünde bulundurulmalı, bu risklerin azaltılması yoluna gi­dilmelidir.
  • Alt yapı çalışmalarına öncelik verilmelidir.
  • Bölge halkının ihtiyaçları göz önünde bulundurul­malıdır.
  • Araziden en üst düzeyde verim almaya yönelik projeler geliştirilmelidir.
  • Uygulanacak projenin bölge halkı üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkileri tespit edilmeli, bun­lar için alternatif çözümler üretilmelidir.
  • Projelerin doğaya olan olumsuz etkilerini en aza indirgeyecek çözümler üretilmelidir.
  • Uygulama aşamasına geçilmelidir.

Doğanın kendi içerisindeki işleyişine insan tarafından yapılacak her türlü müdahalede insanın doğal denge­yi göz önüne alması gerekir. Bu denge gözetilmeden yapılacak her türlü çalışmalar karışıklıklara neden ola­caktır. Örneğin, tarım dışı kullanılması gereken arazile­rin tarım amacıyla kullanıldığı bölgelerde erozyon ola­yı büyük boyutlara ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra tarım amacıyla kullanılması gereken arazilerin sanayi amaç­lı kullanılması toprak kirliliğini artırır. Bu topraklar za­manla tarım vasfını yitirir.

Her türlü beşerî yapının inşasından önce geleceğe yö­nelik arazi kullanım planlarının çok detaylı bir şekilde yapılması gerekir. Fiziki faktörler göz önünde bulundu­rulmadan yapılacak her türlü yatırım karşımıza zaman veya emek kaybı olarak çıkacaktır.

Enerji Kaynakları

Dünya’da ticaret ve üretimdeki gelişmelere bağlı ola­rak enerjiye olan talep giderek artmaktadır. Ancak, Dünya üzerinde farklı rezerv miktarlarına sahip olan enerji kaynakları sınırsız değildir. Gelişen teknoloji ile birlikte yenilenemeyen kaynaklara eğilim artmakta, buna karşılık bu kaynakların rezervleri azalmaktadır. Bu durum, insanların yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmelerine yol açmaktadır.

Enerji kaynakları insanların yaşamında önemli bir yer tutar. Ekonomide hemen her sektör bir şekilde enerji kaynaklarına bağımlıdır. Günümüzde petrol, doğal gaz ve kömür yenilenemeyen enerji kaynaklarındandır. Petrol günümüzde daha çok ulaştırma sektöründe kul­lanılmaktadır. Doğal gazın ise havayı daha az kirletme­si nedeniyle enerji üretimindeki payı giderek artmakta­dır. Artan ihtiyaçlara bağlı olarak enerji kaynaklarının kullanım alanı ve tüketimi artmıştır.

Dünya enerji gereksiniminin % 80’i kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlardan, % 20’side hidrolik ve nükleer enerji başta olmak üzere hayvan, bitki artıkla­rı, rüzgâr, güneş, jeotermal, dalga gibi enerji kaynakla­rından karşılanır. Sanayi İnkılabı'ndan sonra ilk önce kömür, daha sonra petrol önemli hâle gelmiştir. Nükle­er enerjinin sakıncaları nedeniyle bazı ülkelerde ya­saklanmaktadır. Gelişen çevre bilinci nedeniyle günü­müzde doğal gazın önemi giderek artmaktadır. Gele­cek yıllarda ise temiz ve alternatif enerji kaynakları da­ha önemli hâle gelecektir.

Başlıca enerji kaynakları şunlardır:

Nükleer Enerji

Dünya ülkeleri artan enerji ihtiyacını karşılamak için yaklaşık 50 yıldır nükleer enerji kullanmaktadır. 31 ül­kede 437 santral ünitesi faaliyet göstermektedir. Nük­leer teknoloji Dünya elektrik üretiminin yaklaşık % 17’sini karşılamaktadır. Nükleer enerji tıpta ve endüs­tride kullanılan birçok izotopun üretilmesinde de kulla­nılmaktadır. Ayrıca gemi ve deniz altıların enerji ihtiya­cını da karşılamaktadır. Dünya genelinde 1000’i aşkın ticari, askeri ve araştırma amaçlı nükleer reaktör işletil­mektedir.

Petrol kaynaklarına uzak ülkeler 1973’teki petrol krizin­den sonra nükleer enerji yatırımlarına ağırlık vermişler­dir. Fransa, Japonya ve Güney Kore bu yolla hem ken­di enerji ihtiyacını karşılamış, hem de sanayisine ucuz elektrik sağlayarak ihracatta rekabet üstünlüğü kazan­mıştır. Fransa’da tüketilen elektriğin % 73’ü nükleer enerjiden elde edilmektedir. Fransa aynı zamanda elektrik ihraç eden ülkelerin başında gelir. Japonya’da elektriğin yaklaşık % 30'a yakını nükleer enerjiden el­de edilir.

Bazı ülkelerin nükleer santral durumları (2006)
Ülke Santral Sayısı Elektrik Üretiminin Yüzdesi
Fransa 59 73
İngiltere 23 26
Japonya 56 28,3
ABD 104 19,8
Rusya 31 14,4
İsveç 19 47
Almanya 17 33,1

Alternatif Enerji Kaynakları

Alternatif enerji kaynaklan denilince akla Güneş, biyoenerji, hidrojen, rüzgâr, jeotermal, dalga ve hidroelek­trik gibi enerji kaynaklan gelir. Bu enerji kaynakları bi­linen fosil yakıtların yerini bir ölçüde tutması, üretim ve kullanım esnasında çevre dostu olması gibi özellikleri nedeniyle önem kazanmıştır. Dünya'daki enerji tüketi­minin % 14’ü yenilenebilir kaynaklardan oluşmaktadır.

dünyada enerji kaynağı yüzdelik dağılımı

Güneş Enerjisi

Temiz ve masrafsız bir enerji kaynağıdır. Bazı bölgeler­de yıl boyunca, bazı bölgelerde ise mevsimlik dalga­lanmalar gösteren güneş enerjisi, ülkeleri diğer enerji kaynaklarına bağımlılıktan kurtarır. Güneş, ısı enerjisi olarak 1970’li yıllardan itibaren kullanılmaya başlan­mıştır. Son yıllarda gelişen teknolojiyle birlikte güneş enerjisi elektrik enerjisi olarak kullanılmaktadır. Güneş enerjisi, güneş toplayıcıları ile ısıtma işlevlerinde, gü­neş panelleri ve fotovoltaik pillerle elektrik enerjisi elde edilmesinde kullanılmaktadır. Güneş enerjisinden son yıllarda arabalarda da faydalanılma yollarına gidilmiş­tir.

Dünya’da güneş enerjisi uygulamaları çok yaygındır. Fransa ile İspanya arasındaki Pirene Dağları üzerinde­ki güneş kolektörlerinde 320 °C sıcaklık sağlanmakta­dır. Güneş’i çok az gören İsveç'te bile - 4 °C’deki bir havada 70 °C su elde edilmektedir. Dominik Cumhuriyeti'nde 2000'den fazla ev güneş enerjisiyle elde edi­len elektriği kullanmaktadır. İsrail’de güneş enerjisi her yıl 300 000 ton petrole eş değer enerji sağlamaktadır. Bu durum, ülkenin birincil enerji gereksiniminin % 3’üne eşittir.

Biyoenerji

Bitkiler ve biyolojik her türlü atıktan elde edilebilecek olan enerjiye genel olarak biyoenerji denir. Biyoener­ji, bitki ve hayvan atıklarından elde edilir. Biyoenerji; biyokütle enerisi, biyogaz ve biyodizel olmak üzere üçe ayrılır.

Biyokütle Enerjisi: Organik maddelerden enerji kay­nağı olarak yararlanılmasıdır. Genellikle katı maddele­rin yakılmasıyla enerji elde edilir. Birçok ülkede çöpler­den elektrik enerjisi elde edilirken, İsviçre’de gazlaştı­rılan odundan jet yakıtı elde edilir. Başlıca biyokütle kaynakları; odun, yağlı tohum bitkileri (kolza, ayçiçeği, soya vb.), karbonhidratlı bitkiler (patates, buğday, mı­sır, pancar vb.), elyaf bitkileri (keten, kenevir), protein bitkileri (bezelye, fasulye, buğday), bitkisel atıklar, şe­hirsel ve endüstriyel atıklar ile hayvansal atıklardır. Biyokütleden enerji elde etmek için fazla yararlanılması erozyon, ekosistemin bozulması gibi çevre sorunları­na yol açabileceği için dengeli kullanılması gerekir.

Biyogaz (Biyomas) Enerjisi: Organik bazlı atıkların oksijensiz ortamdaki fermantasyonu sonucu ortaya çı­kan renksiz, kokusuz, havadan hafif, parlak mavi bir alevle yanan gazdır. Biyogaz enerjisi Hindistan’da 1930'dan beri kullanılmaktadır. Çin'de günümüzde 7 milyon biyogaz ünitesi vardır. Kanada, yakıtı ağaç yon­galarından oluşan, doğal gaz destekli 105 MW gücün­de bir santral kurmuştur. Almanya’da, saatte 70 ton şehir çöpü yakılarak elektrik elde edilen santral bulun­maktadır.

Biyogazın başlıca yararları şunlardır:

  • Ucuz ve çevre dostu bir enerji ve gübre kaynağı ol­ması
  • Hayvansal gübre içinde bulunan ve insan sağlığını tehdit eden etmenleri yok etmesi
  • Üretimden arta kalan atıkların organik gübre kulla­nımında devam etmesi

Biyodizel Enerjisi: Kolza (kanola), ayçiçeği, aspir gi­bi yağlı tohum bitkilerinden elde edilen yağların ve hayvansal yağların bir katalizör eşliğinde alkol İle reak­siyonu sonucunda açığa çıkan ve yakıt olarak kullanı­lan ürüne biyodizel denir. Evsel kızartma yağları ve hayvansal yağlar da biyodizelin ham maddesi olarak kullanılmaktadır. Örneğin, Brezilya’da mısır ve şeker kamışından elde edilen alkol motor yakıtı olarak kulla­nılmaktadır. Son yıllarda Türkiye’de de çeşitli tarım ürünlerinden elde edilen alkol, petrol ürünlerine % 2 oranında katılarak kullanılmaktadır.

Türkiye'de bazı belediyeler çöp alanlarında açığa çı­kan metan gazından elektrik üretmektedir. İstanbul, Ankara, Bursa gibi büyük şehirlerin çöplerinden, atık su tesislerinden biyogaz ve elektrik üretilmektedir.

Hidrojen Enerjisi

Hidrojen enerjisi, yakıtlar içerisinde çevresel olarak en temiz olanıdır. Yenilenebilir bir kaynaktır. Hidrojen yakıt olarak kullanılabildiği gibi oksijenle birleştirilerek elek­trik üretiminde de kullanılabilmektedir. Hidrojen; motor yakıtı olarak kullanılabildiği gibi, sanayide, elektrik üre­timinde, konutları ısıtmada da kullanılabilir. Hidrojen hâlen bir yakıt olarak uzay mekiği ve roketlerde kulla­nılmaktadır. Günümüzde cep telefonları, bilgisayar vb. alanlarda kullanabilmek için çalışmalar devam etmek­tedir. Hidrojen, gaz ve sıvı hâlde depolanabildiği için uzun mesafelere ulaşılabilmekte, bu sırada kayıplar meydana gelmemektedir.

Rüzgâr Enerjisi

Rüzgâr, Dünya’da kullanılan en eski enerji kaynakla­rından biridir. Eksiden yel değirmenleri ile buğday öğütmek ve su pompalamak gibi işler için kullanılan rüzgâr, günümüzde elektrik enerjisi kaynağı olarak kullanılmaktadır. Elektrik enerjisi kaynağı olarak kulla­nılan ilk yel değirmeni 1890 yılında Danimarka'da ya­pılmıştır. Bu tarihten sonra rüzgârla çalışan değirmen­ler, küçük ev ve çiftliklere elektrik sağlamak için kulla­nılmıştır. Özellikle ABD ve Danimarka bu gelişmelerin lokomotifi olmuşlardır. Türkiye'de, son yıllarda temiz ve az maliyetli enerji olarak bilinen rüzgâr enerjisine il­gi artmaktadır. Türkiye’nin rüzgâr alan bölgelerinde santraller yavaş yavaş dönmeye başlamaktadır.

Jeotermal Enerji

Yer kabuğunun derinliklerinde birikmiş olan ısının oluşturduğu enerjidir. Bu ısı yeryüzüne çatlaklardan doğrudan sıcak su ya da buhar hâlinde ulaştığı gibi sondajla da çıkartılabilmektedir. Dünya üzerinde İzlan­da, Yeni Zelanda, ABD, Japonya, Endonezya, Şili gibi ülkelerde jeotermal enerji yaygın olarak kullanılmakta­dır. Jeotermal enerjiden Dünya’nın çeşitli yerlerinde ısıtmada, endüstride, tarımda ve elektrik üretiminde yararlanılmaktadır. İzlanda’da evlerin yaklaşık % 85'i, başkent Reykjavik’in tamamı 1943 yılından beri jeoter­mal enerjiyle ısıtılmaktadır. Ayrıca şehirde kaldırımların ve yolların ısıtılmasında jeotermal enerji kullanılmakta­dır.

Dalga Enerjisi

Okyanus dalgalan kirletici etkisi olmayan büyük bir enerji kaynağıdır. Dalga enerjisi üreten makineler, enerjiyi ya okyanusun yüzeyindeki dalgalardan, ya da suyun altındaki dalgalanmalardan elde eder. Dalga enerjisi, güçlü rüzgârların estiği bölgelerde daha çok bulunmaktadır. Güney Afrika, Avustralya ve Ameri­ka’nın kuzeydoğu ve güneydoğu kıyılarının yanı sıra, Kaliforniya ve İngiltere kıyıları da oldukça büyük ener­ji potansiyeli taşımaktadır. Fransa, Manş kıyılarından dalga enerjisi santrali ile 1996 yılından beri elektrik üretmektedir.

Gelgit Enerjisi

Gelgit hareketlerinden doğan enerji, gelişmiş makine­ler vasıtasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Gelgit hareketlerinden elektrik üretmek için, alçalan ve yükselen gelgit arasındaki farkın en az 5 metre olması gerekmektedir. Körfezler, gelgit enerjisi üretmek için en ideal bölgeleri teşkil etmektedir. Gelgit enerjisinden Rusya, Fransa, Kanada ve Çin gibi ülkelerde yararla­nılmaktadır.

Hidroelektrik Enerjisi

Hidroelektrik enerjisi, yenilenebilir enerji kaynaklarının başında gelmektedir. Hidroelektrik gücün ekonomik olarak işletilebilir potansiyelinin hâlen 1/3’ü kullanıla­rak Dünya elektrik üretiminin % 17'si karşılanmaktadır. Hidroelektrik santraller sera gazları, kükürt dioksit ve parçacık emisyonlarının olmaması avantajına sahiptir. Barajların arazi kullanımında oluşturduğu değişiklikler, insanların toprakları boşaltması, bitki ve hayvan toplu­lukları üzerindeki olumsuz etkileri barajın yapım aşa­masında alınacak tedbirlerle azaltılabilir.

Kaynakların Kullanımı ile Ortaya Çıkan Sorunlar

Dünya'da hızlı nüfus artışı ile birlikte madenlerin ve enerji kaynaklarının kullanım oranı artmıştır. Bu durum doğal çevreye zarar vermeye başlamış, beraberinde bir takım sorunları getirmiştir. Bu sorunların başlıcaları şunladır:

Termik Santrallerin Neden Olduğu Çevresel Sorunlar

Termik santrallerde soğutma, buhar elde etme ve te­mizleme gibi çeşitli amaçlarla su kullanılır. Bu işlemler sonucunda oluşan atık sular toprağa, yer altı sularına ve denizlere boşaltılır. Elektrik elde edilen termik san­trallerden çevresel etkisi en fazla olanlar kömürle çalı­şanlardır. Termik santrallerde toz hâlindeki kömürün yanması sonucu ortaya çıkan uçucu küller, havaya ya­yılarak belirli mesafelerde yere çökmektedir. İçindeki zararlı gazların bir kısmı atmosferde serbest kalarak asit yağmurlarına neden olmaktadır. Termik santraller­den çıkan baca gazlarının ormanlara ve tarım ürünleri­ne verdiği zararın boyutu büyüktür. Termik santrallerin yaydığı cıva; sinir sistemini, gelişmeyi, öğrenme yete­neğini olumsuz olarak etkilemektedir. Yurdumuzda çevresel sorunların en fazla görüldüğü termik santral­lerin başında Yatağan ve Gökova gelmektedir.

Petrol Kullanımının Neden Olduğu Çevresel Sorunlar

Ulaşım araçlarında, evlerin ısıtılmasında, ilaç ve plastik ürünlerinin yapımında, termik santraller gibi hayatın çok değişik alanlarında petrol ürünlerinin kullanımı ha­yatı kolaylaştırmasına rağmen üretim, taşıma ve kul­lanma aşamalarında hava, toprak ve su kirliliği gibi çevre sorunlarına yol açmaktadır. Petrolün araştırılma­sı ve sondaj yapılması aşamalarında karaların ve okya­nusların doğal ortamı bozulmaktadır. Depolama tank­ları ve boru hatlarındaki sızıntılar nedeniyle petrol ürünleri toprağa karışarak kirliliğe neden olmaktadır.

Petrol ürünleri yakıt olarak kullanıldığı zaman, küresel ısınmaya bağlı olarak karbondioksit açığa çıkmaktadır. Dünya’da petrolün taşınmasında en büyük pay deniz yollarına aittir. Deniz yollarıyla petrol taşınırken, kaza yapan petrol tankerlerinin karaya oturması, tankerler­den dökülen petrolün yanması, meydana getirdiği kir­liliğin yanı sıra ekolojik dengede de büyük hasara yol açar. Kirlilikten en çok kendini temizleme olanağından yoksun olan körfezler, koylar ve iç denizler etkilenir.

Nükleer Santrallerin Neden Olduğu Çevresel Sorunlar

Nükleer santraller, enerji elde edilirken termik santral­lerde olduğu gibi dışarı karbondioksit ve kükürt dioksit gibi zararlı gaz ve kül bırakmaz. Ancak reaktörden çı­kan kullanılmış atıkların çevreye ve İnsanlara zarar ver­meden tasfiye edilmesi gerekir. Radyoaktif atıkların dış ortamla teması telafisi mümkün olmayan sorunlara yol açar. Onun için radyoaktif atıkların yer altı sularından uzak yerlerde özel koşullarda depolanması gerekir. Nükleer santrallerde soğutma işlemi için kullanılan su, dışarı verildiğinde yüksek oranda ısınmakta ve o yöredeki canlıların ölmesine neden olmaktadır. Yeryü­zünde değişik zaman dilimlerinde nükleer kazalar meydana gelmiştir. Bu kazaların sayısı çok az olması­na rağmen birçok insanı olumsuz olarak etkilemiştir.

Hidroelektrik Santrallerin Neden Ol­duğu Çevresel Sorunlar

Hidroelektrik santraller yapılırken, su altında kalan ta­şınmazlar ve yöre halkının başka yere yerleşmesi gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Hidroelektrik santralin kü­çük iklim bölgesine, hidrolojik ve biyolojik çevreye et­kileri vardır. Baraj gölünün geniş yüzey alanı buharlaş­mayı artırmakta, tarım arazilerinde tuzlanma ve çorak­laşma olmakta, sudan kaynaklanan parazitler hastalık­lar artmakta, su alanı altında kalan bitki ve ağaçların kesilip temizlenmemesi ile denge oluşuncaya kadar bir kaç yıl su kalitesi bozulmaktadır. Baraj gölü nede­niyle su yüzeyinin genişlemesi insanlar için zararlı ba­zı organizmaların üremesine neden olacaktır. Suda üreyebilen mikroplar çeşitli hastalıkların yayılmasına yol açacaktır. Hidroelektrik santrallerin işletilmesi aşa­masında ise aşağı doğru akacak suyun miktarının ayarlanması ve projede istenen seviyede bırakılması akarsu ekolojik dengesini olumsuz etkilemektedir.

Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları­nın Neden Olduğu Çevresel Sorunlar

Hidroelektik santrallerin neden olduğu çevresel sorun­lara önceden değinilmişti. Güneş, rüzgâr, jeotermal, biyokütle gibi yenilenebilir enerji kaynaklan da bilinç­sizce kullanıldığında çeşitli çevresel sorunlar ortaya çı­kar. Örneğin, Jeotermal enerji akışkan bünyesindeki yoğuşmayan gazlar nedeniyle az da olsa asit kirletici­lere katkı yapmaktadır. Çöp ve benzeri bazı atıkların yakılması sonucu elde edilen biyokütle enerjisi hava ve çevre kirliliğine neden olmaktadır. Rüzgâr enerjisinin ise büyük arazi kullanımı, gürültü, görsel ve estetik et­kiler, doğal hayat ve habitata etki, elektromanyetik alan etkisi, gölge ve titreşimler gibi olumsuz etkisi vardır.

Madenciliğin Çevre Kirliliğine Etkileri

Maden çıkarılması ve işletilmesi esnasında bir takım çevre sorunları ortaya çıkar. Bunların başlıcaları; doğal arazi yapısının değiştirilmesi ile bitki örtüsü, toprağın verimli olan üst kısmının değiştirilmesi, topraktaki asit oranının değişime uğraması, toprakta zehirli maddele­rin birikmesi, kil oranının artması ile toprağın verimsiz­leşmesi, yer üstü ve yer altı sularının kirlenmesidir. Bu faaliyet ile kısmen hava kirliliği oluşmaktadır. Ayrıca, maden işletmelerinin bulunduğu bölgelerde doğal ve tarihi doku bozulmakta, bu durum da turizm faaliyetle­rini olumsuz etkilemektedir.

Madencilik faaliyetleri ile bozulan çevrenin geri kazanılabilmesi için, açılan maden ocaklarındaki çukurlar doldurulmalı, hızla gelişen ağaç türleri ile ağaçlan­dırma yapılıp yeni bitki örtüsü oluşturulmalıdır.

Doğal Kaynaklar ve Çevre­nin Korunması

Doğanın Sınırlılığı

Doğal Çevrenin Sınırlılığı: İnsanların ihtiyaçlarının çeşitlenmesi, tüketime bağlı olarak doğa ve insan ara­sındaki dengeyi doğanın aleyhine bozmuş, doğal çev­renin tahribatıyla birlikte zamanla açlık ve fakirlik hızla ilerlemiş ve ekolojik dengede bozulmalar meydana gelmiştir. Bilim adamları, sınırlı olan doğal kaynakların artan Dünya nüfusu sonucu hızla tüketildiğini ve çeşit­liliğinin azaldığını belirtmektedirler.

Günümüzde gelişmiş ülkeler nüfus artış hızının az ol­ması ve kullandığı teknolojiler sayesinde kaynak üreti­mi ve tüketimi arasındaki dengeyi sağlayabilmiştir. Az gelişmiş ülkelerde doğal kaynak kullanımından kay­naklanan ekolojik sorunlar daha fazladır. Ekolojik den­geyi bozan en önemli faktörlerden biri doğal kaynak­ların insanlar tarafından bilinçsizce kullanılmasıdır. Ça­yır, mera ve yaylaların aşırı otlatılması sonucu, bitki ör­tüsünün yok edilmesine bağlı olarak doğal yapıda bo­zulmalar meydana gelmektedir.

Toprak ve Orman Sınırlılığı: Toprağın doğal oluşum sürecini değiştirmek olanaksızdır. Dünya nüfusunun artışı ve bununla birlikte beslenme, konut gibi gereksi­nimlerin giderek artması toprağın yapısını bozmakta­dır. Sağlıklı bir ormanda ömrünü dolduran ağaçların zamanla çürüyerek devrilmesiyle yer yer boşluklar oluşur. Bu boşluklar ormanların hayatta kalmasını sağ­layan bir sistemdir. İnsanlar tarafından tahrip edilen yağmur ormanları ise yenilenememektedir. İnsanların oluşturduğu ormanlar türce zenginlik yerine tek türe dayalı kalitesiz ormanlardır.

Şehirleşmenin Sınırları: Şehirlerin çevrelerine doğru genişlemesi tarım alanlarını ve doğal yaşam alanlarını sınırlamaktadır. Plansız şehirleşme birçok canlının ya­şam alanını sınırlandırmaktadır.

Doğanın Bilinçsizce Kullanımı: Günümüzde bilinçsiz ve yasak avlanma yapmak önemli ekolojik sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle birçok hayva­nın nesli tükenmiştir. Canlı türlerinin hızlı tükenişinin doğuracağı sonuçlar nükleer bir savaşın etkilerine ya­kındır. Tarımda kullanılan kimi maddeler bazı canlılar için ölümcül nitelik taşıyabilmektedir. Her yıl binlerce hektar ormanın yok olmasından dolayı birçok canlı tü­rü de yok olmaktadır.

Su Ürünlerinin Sınırlılığı: Günümüzde insanların dev gemilerle deniz ve okyanuslarda yaptıkları avlanmalar, deniz ve denizlere bağlı yaşayan canlılar üzerinde çok büyük olumsuz etkiler yapmaktadır, insanların su kay­naklarına yaptıkları etkilerden biri de fiziksel ve biyolo­jik kirliliktir. Şehirlerin kanalizasyon atıkları, çöpler, en­düstriyel atıklar vb. sularda yaşayan canlıları olumsuz olarak etkilemekte, bazı canlıların nesillerinin yok ol­masına neden olmaktadır.

Çevre Koruma Uygulamaları

Sanayi Devrimi’yle birlikte doğal kaynakların aşırı ve bilinçsiz kullanılması doğal çevrede çok büyük bozul­malara neden olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren gelişen teknoloji ve sanayi faaliyetlerinin artmasına bağlı ola­rak ortaya çıkan kentleşme, orman yangınları, tarla aç­malar, tarımda kullanılan ilaçlar ve oluşan kirlenmeler sonucu doğal kaynakların korunması büyük önem ka­zanmıştır. Bu amaçla çevrenin korunması amacıyla çe­şitli çevre politikaları geliştirilmiştir.

Bu çerçevede Avrupa Birliği çevre politikası ile çevre­nin korunması, kalitesinin yükseltilmesi, insan sağlığı­nın korunması, doğal kaynakların akılcı ve dikkatli kul­lanılması, hem bölgesel hem de küresel çevre prob­lemleri ile ilgili olarak uluslararası düzeyde önlemele­rin alınmasını hedeflemektedir. Avrupa Birliği’nin Çev­re Politikası'nın temel uygulama alanlarını atık yöneti­mi, gürültü, su, hava kirliliği, doğanın korunması ve ik­lim değişikliği oluşturmaktadır.

Doğal Afetlerden Korunmada Tekno­lojiden Yararlanma

Gelişen teknoloji ile birlikte doğal afetlerin etkisini en az düzeye indirmek için erken uyarı sistemleri geliş­tirilmiştir. Böylece afet olayı oluşmadan önce çeşitli önlemlerin alınması amaçlanmıştır.

Deprem Erken Uyarı Sistemi

20. yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen sismoloji bilimine paralel olarak depremin önceden tahminine yönelik çalışmalar başlamıştır. Bu konuda ilk ciddi ça­lışmalar ABD, Japonya ve Çin gibi gelişmiş teknolojiye sahip, depremden çok etkilenen ülkelerde başlamıştır. Bu çalışmalarda amaç, gelecekteki depremlerin nere­de, ne zaman ve hangi büyüklükte olacağını belirle­meye çalışmaktır. Bu çalışmalar;

  • Kayaçların fiziksel özelliklerinde görülen değişiklik­ler,
  • Yer altı sularındaki radon miktarında artış,
  • Su seviyesi ve sıcaklığında görülen değişiklikler,
  • Hayvanların sergilediği anormal davranışlar,
  • Sismik dalgalar

Üzerinde yapılmaktadır. Ancak, depremlerin nerede, hangi büyüklükte, ne zaman olacağı konusundaki bil­giler bugünkü teknoloji ile tam olarak saptanabilmiş değildir.

Meteorolojik Erken Uyarı Sistemleri

Meteorolojik kökenli doğal afetlerin oluş zamanı ve büyüklüğü, deprem gibi jeolojik kökenli afetlere göre önceden mümkün olmaktadır. Örneğin, sel ve taşkın­ların tahmini gelecekteki hava durumu ve buna bağlı olarak gelişecek olan yağış miktarının bilinmesi ile mümkündür. Sel gözlemi yapılan alanlara düşecek ya­ğış miktarı, meteoroloji radarları ile tespit edilerek en fazla bir saat içinde sel uyarısı yapmak mümkündür. Böylelikle bu sistem sayesinde halk sel ve taşkınlara karşı tedbir almakta ya da tehlike bölgesinden uzaklaşabilmektedir. Ülkemizde de aşırı yağışların oluştura­cağı muhtemel tehlikeler, Devlet Meteoroloji İşleri Ge­nel Müdürlüğü tarafından hazırlanan bültenlerle basın yoluyla halka zamanında duyurulmaktadır. Aynı şekil­de şiddetli fırtınalar da önceden tahmin edilebilmekte­dir. Eğer şiddetli fırtınalara açık okyanus kıyısındaki ül­kelerde erken uyarı sistemleri kurulmamış olsaydı can kaybı daha fazla olacaktı.

Tsunami Erken Uyarı Sistemleri

Tsunamilerin önüne geçmek mümkün değildir. Ancak can kaybını ve oluşabilecek hasarları en aza indirmek mümkündür. Tsunami erken uyarı sistemi okyanus ta­banına yerleştirilen basınç alıcı sinyallere göre çalış­maktadır. Bu alıcılarla okyanus diplerinde oluşan su hareketlerindeki artış belirlenerek olası tsunaminin yö­nü, hızı ve kıyıya varış süresi tespit edilebilmekte ve gereken uyarılar en kısa sürede yapılmaktadır. Bunun yanında adalara ve kıyılara gelgit ölçerler ile dalga ha­reketlerini ölçmek için tasarlanmış şamandıralar yer­leştirilerek olası tsunaminin önceden tespiti mümkün olmaktadır.

Çevrenin Korunması ve Önemi

Çevre; insanların ve diğer canlıların yaşamları boyun­ca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamdır. Bu ilişkiler sistemi olan çevrenin bozulması ve çevre sorunlarının ortaya çıkması, genel­likle insan kaynaklı etkenlerin doğal dengeleri bozma­sıyla başlamıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyıl birçok teknolojik imkanı insanlığın hizmetine sunarken, bir yandan da insanlığın ortak mirası olan çevreden geri getirilmesi zor, hatta imkansız olan varlıkları da alıp gö­türmektedir.

Çevreyi koruma fikrinin gelişimi Sanayi Devrimi'nden sonra başlamıştır. Toplumu çevre konusunda bilgilen­dirmek, bilinçlendirmek, topluma olumlu ve kalıcı dav­ranış değişikleri kazandırmak ve sorunların çözümün­de fertlerin aktif katılımını sağlamak çevre eğitimi ile mümkündür. Günümüzde doğal çevrenin korunması ve iyileştirilmesi giderek önem kazanan bir konu hâli­ne gelmiştir. Dünya’da ve ülkemizde çok sayıda resmi kurum ve sivil toplum kuruluşları, doğal çevreyi koru­maya yönelik çeşitli önlemler almakta, bunlarla ilgili projeler yapmaktadır. Bu çalışmalardan biri sulak alan­ların kurutulmasının önüne geçilmesidir. Sulak alanlar, tropikal gibi yeryüzünün en yüksek oranda oksijen üreten ekosistemleridir. Sulak alanlar ve göller ekosistemlerde görülen farklılıklar nedeniyle çok sayıda can­lının yaşama imkanı bulduğu biyoçeşitlilik alanlarıdır. Türkiye'de son 40 - 50 yıldır sulak alanların kurutulma­sıyla çok sayıda bitki ve hayvan türü yok olma tehlike­siyle karşı karşıya kalmıştır. Bu alanlardan bazıları ya­pılan çalışmalarla eski hâllerine dönüştürülmüştür.

Ramsar Sözleşmesi, 1971 yılında İran’ın Ramsar kentinde birçok ülke tarafından sulak alanların ko­runması yönünde imzalanan bir sözleşmedir. Tüm sulak alanların korunmasına birincil öncelik sağlan­ması, sulak alan ekosistemlerindeki biyolojik çeşitli­liğin sürdürülmesi yönünde gerekli önlemlerin alın­ması bu görüşmeler sonucunda karara bağlandı. Türkiye bu sözleşmeye 1993 yılında imza atmıştır.

Belirli bir proje veya gelişmelerin çevre üzerindeki önemli etkilerinin belirlendiği sürece, çevresel etki değerlendirilmesi (ÇED) adı verilir. ÇED’in amacı; ekonomik ve sosyal gelişmeye engel olmaksızın çev­re değerlerini ekonomik politikalar karşısında koru­mak, planlanan bir faaliyetin yol açabileceği bütün olumsuz etkilerin önceden tespit edilip gerekli tedbir­lerin alınmasını sağlamaktır. ÇED yurdumuzda 1993 yılında kurulmuştur.

Dünya'da gelişen teknolojilerin bilinçsiz ve kontrolsüz kullanımı nedeniyle ortaya çıkan olumsuzlukların do­ğada neden olduğu çöküşü durdurmak amacıyla do­ğayı ve doğal kaynakları koruma düşüncesi son za­manlarda tüm Dünya’da hızla yayılmaktadır. Türki­ye'de 1983 yılında yürürlüğe giren Millî Parklar Kanu­nu ile millî parklar, tabiatı koruma alanları, tabiat park­ları ve tabiat anıtları olmak üzere 4 koruma alanı oluş­turulmuştur.

Kaynakların Sınırlılığı

Günümüz dünyasında su; tarımsal üretim, endüstriyel kullanım, enerji üretimi, ulusal güvenlik gibi konularda önemli bir yere sahiptir. Su rezervinin yeterli olması ekonomik ve sosyal kalkınmanın sürdürülmesi açısın­dan önemlidir. Dünya’daki tatlı su kaynakları sınırlıdır. Nüfus artışına bağlı olarak artan su talebiyle birlikte su kaynakları; miktar, kalite ve kullanım açısından ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre 2025 yılından itibaren 3 milyardan fazla in­san susuzlukla karşı karşıya kalacaktır. Dünya’daki su kıtlığının nedenleri arasında;

  • Yenilenebilir kaynak miktarının azlığı,
  • Yanlış ve aşırı su kullanımı,
  • Hızlı nüfus artışına bağlı olarak kişi başına düşen su miktarının azalması gösterilebilir.

Türkiye’de yanlış uygulamalar ciddi su sıkıntısını gün­deme getirmiştir. Özellikle tarımsal sulama amacıyla yapılan uygulamalar sulak alanları olumsuz etkilemiş­tir. Suyun doğal akış yönünün değiştirilmesi, yanlış ta­rımsal sulama yöntemlerinin uygulanması, yer altı su­larının kontrolsüz bir şekilde çekilmesi sulak alanların kurumasına yol açmıştır. Buna yurdumuzda en güzel örnek Konya Kapalı Havzası’dır.

Ülkemizde tatlı su kaynakları oldukça sınırlıdır. An­cak ihtiyaca cevap verebilmektedir. Türkiye’deki kul­lanılabilir su potansiyelinin yaklaşık % 16’sı içme ve kullanmada, % 72’si tarımsal sulamada, % 12’si de sanayide tüketilmektedir. Türkiye şimdilik su kıtlığı çeken ülkeler arasında yer almamaktadır.

Hava ve su gibi canlıların yaşaması için vazgeçilmez unsurlardan biri de topraktır. Toprağın tarım dışı kulla­nılması, ağır metallerle kirlenmesi ve erozyon sonucu oluşan etkilerle kayıplara uğraması verimi düşürmek­tedir. Yurdumuzda erozyonu önlemek, pek çok canlıya barınak oluşturmak, yer üstü ve yer altı sularının kay­bını en aza indirebilmek amacıyla ağaçlandırma proje­leri yapılmaktadır. Türkiye’de ağaçlandırma çalışmala­rı deyince de akla TEMA Vakfı gelir.

TEMA vakfı, 1992 yılında Türkiye’de erozyon ve çöl­leşme tehlikesine karşı toplumsal duyarlılığı artırmak ve bu mücadelenin bir devlet politikası hâline gele­bilmesini sağlamak amacıyla kurulmuştur. TEMA Vakfı; mera ıslahı, mikro havza, ağaçlandırma, doğal varlıkları koruma, erozyonu önleme amaçlı kırsal kal­kınma gibi projelerle mücadelesini sürdürmektedir.

Doğal Kaynakların Planlanması ve Kontrolü

Hızlı sanayileşme, doğal kaynakların sınırsız kabul edilmesi kaynakların hızla tüketilmesine neden olmuş­tur. Günümüzde Dünya’mızın karşı karşıya bulunduğu sorunların başında doğanın ve çevrenin kirlenmesi ge­lir. Sanayi Devrimi ile birlikte başlayan sanayileşme sü­recinde doğal kaynaklar hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanılmış bunun sonucunda doğal denge bozulmuş­tur.

Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı, insan sağlığını ve doğal dengeyi koruyarak sürekli olarak ekonomik kal­kınmayı ve gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir çevre bırakabilmeyi ifade eder. Sürdürülebilir kalkınmanın amacı doğal kaynakları koruma ve doğal kaynak kul­lanımında verimliliği sağlamaktır. Bunun için toprak, su, hava ve canlılardan oluşan doğal çevredeki kay­nakların doğru kullanılması gerekmektedir.

Bir doğal kaynağın sürdürülebilir olmasının temel ko­şulu o kaynağın yenilenebilir olmasıdır. Su, rüzgâr, jeotermal kaynaklar ve Güneş enerjisi yenilenebilir nitelik taşımaktadır. Madenler, mineraller, petrol, kömür ve doğal gazın yenilenebilme niteliği bulunmaz. Oluşum süresi düşünüldüğünde toprak yenilenmesi çok uzun zaman alan bir kaynaktır.

Çevre Sorunlarının Boyutları ve Etkileri

Çevre sorunları günümüzde küresel, bölgesel ve yöre­sel etkilerinin yanı sıra gelecekteki olası etkileri nede­niyle önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Çevre sorunla­rı konusunda bireylere, sivil toplum kuruluşlarına ve devletlere önemli görevler düşmektedir. Bu konuda öncelikle toplumsal bilinç sağlanmalı, çevre sorunları­nın gelecekte yol açacağı olası riskler azaltılmaya çalı­şılmalıdır.

Çevre Sorunları İçin Yapılan Çalış­malar

Gelişmiş ülkelerde genellikle insan hayatını tehdit eden unsurlar, yönetimler tarafından yasal düzenleme­lerle ortadan kaldırılmaya çalışılır. Gelişmemiş ülkeler­de ise ekonomik seviye düşük olduğu için yaptırım za­yıflamakta ve yasal düzenlemeye gidilmektedir. Geliş­miş ülkelerde üretimin artması, bir yandan yenile­nemez kaynakların hızla tüketilmesine, diğer yandan su ve hava kirliliğinin artmasına ve böylece bunların kıt kaynaklar hâline gelmesine yol açmaktadır. Gelişmek­te olan ülkelerde ise çevre sorunları, öncelikle yoksul­luğun ve toplumun geri kalmışlığının sonucudur. Bun­lar düşük gelir seviyesi ve geri kalmış teknoloji kullanı­mının bir sonucudur.

Uluslararası çevre hukukunun gelişmesine katkı sağ­layan en önemli unsur uluslararası çapta sözleşmeler­dir. Bu sözleşmelerden bazıları şunlardır:

  • 1971: “Sulak Alanların Korunması” İçin yapılan Ramsar Sözleşmesi
  • 1973: “Türleri Tehlikede Olan Bitki ve Havyan Tica­retinin Önlenmesi" için yapılan Washington Antlaş­ması
  • 1977: Dünya Çölleşme Konferansı (Nairobi)
  • 1978: “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması" amaç­lı Barcelona Antlaşması
  • 1992: Dünya Çevre Zirvesi (Rio)
  • 1994: Biyolojik Çeşitliliği Koruma Konferansı (Ba­hama)
  • 1994: “Çölleşmeyle Mücadele Antlaşması” BM ta­rafından hazırlanmış olup, 90 ülke İmzaladı.
  • 1996: Şehir ve insan yerleşimlerinin ele alındığı Habitat 2 Konferansı (İstanbul)

Bu tür sözleşmelerden biri de Kyoto Protokolü’dür.

Kyoto Protokolü, Sera etkisi meydana getiren gazla­rın salınımlarını kısmak üzere sanayileşmiş ülkeler için hedefler belirleyen uluslararası bir anlaşmadır. 1997 yı­lında oluşturulan protokol, 1992’de imzalanan bir çer­çeve anlaşmasına dayanmaktadır. Kyoto Protokolü, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Antlaşması'nın yasal olarak bağlayıcılığı niteliğindedir. Bu proto­kole göre sanayileşmiş ülkeler ile piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler atmosfere saldıkları sera ga­zı miktarında indirime gitmeyi kabul etmektedirler.

Kyoto Protokolü'nde alınan başlıca kararlar şunlardır;

  • Atmosfere salınan sera gazı miktarı % 5’e çekile­cek
  • Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kay­naklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuatın yeniden düzenlenmesi
  • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen
  • araçları kullanma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstride kullanma, ulaşımda, çöp toplamada çevreciliği ön planda tutma
  • Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit oranı­nın düşürülmesi için alternatif enerji kaynakları kul­lanma
  • Fosil yakıtlar yerine biyodizel gibi yenilenebilir enerji kaynakları kullanma
  • Çimento, demir çelik ve kireç fabrikaları gibi yük­sek enerji tüketen işletmelerde atık işlemlerinin ye­niden düzenlenmesi
  • Termik santrallerde daha az karbon çıkaran sis­temler, teknolojiler kullanılması
  • Güneş enerjisinin önü açılarak, nükleer enerjide karbon salınımı sıfır olduğu için Dünya'da bu ener­jinin ön plana çıkarılması
  • Fazla yakıt tüketenden ve fazla karbon üretenden fazla vergi alınması

Doğal Mirasın Korunması

Estetik, kültürel, bilimsel, ekonomik unsurlarla zengin­leşen doğal güzelliklerin ve biyolojik çeşitliliğin oluş­turduğu değerlere doğal miras denir. Bilimsel ve gör­sel açıdan az rastlanan küresel değeri olan jeolojik ve jeomorfolojik oluşumlar, tükenme tehdidi altındaki hay­van ve bitki türlerinin yetiştiği yerler doğal mirası oluş­turur. Travertenler, mağaralar, az rastlanan kıyı güzel­likleri, kaplıcalar, volkanik şekiller gibi ilginç yapısal oluşumlar doğal mirasa örnek olarak verilebilir.

Ortak doğal miras eseri olarak kabul edilen sahaların bir kısmı doğal güzelliğiyle ön plana çıkarken, bir kıs­mı da ekolojik tür ve çeşitlilik bakımından ön plana çı­kar. Örneğin, ABD'de Yellow Stone Ulusal Parkı Dün­ya’da eşine ender rastlanan doğal güzelliklere sahip­ken, Galapagos Adaları ise doğal tür ve çeşitlilik bakı­mından zengindir. Dünya nüfusunun hızla artması ile beraber sanayi, yerleşme, ticaret, turizm vb. faaliyetle­rin bir kısmı doğal miras alanlarına yakın yerlerde ge­lişerek bu alanları tehdit etmiştir.

Doğal miras alanlarının korunması için yapılabilecek başlıca faaliyetler şunlardır:

  • Doğayı kirleten ve doğada uzun sürede yok olma­yan ambalajlar yerine, geri dönüşümlü ambalajlar kullanılmalı
  • Biyolojik çeşitlilik ve ekolojik dengenin önemini kavratacak eğitim programları oluşturulmalı
  • Yenilenebilir enerji kaynakları tercih edilmeli
  • Çevreci ve az yakıt tüketen motorlu araçlar tercih edilmeli
  • Çöpler geri dönüşüm için ayrıştırılmalı
  • Organik ürünler kullanılmalı
  • Su kaynakları aşırı derecede kullanılmamalı
  • Orman alanları genişletilmeli
  • Avcılık, doğal yaşamı ve türleri tehdit etmeyecek şekilde yapılmalı
  • Turizm alanlarında iskana sınırlı şekilde izin veril­meli vb.