Tarih

Yumuşama Dönemi

II. Dünya Savaşı 1919 yılında Dünya’da kurulan güç­ler dengesini yıkmış 1945-1950 yılları arasında iki ku­tuplu ve iki bloklu bir denge sistemini doğurmuştu. 1950’li yıllar ise bloklaşmanın sertleştiği ve savaş ihtimallerinin arttığı dönemdir. Doğu ve Batı bloğu olarak ayrılan dünyada Kore Savaşı istisna tutulursa daha çok Soğuk Savaş hüküm sürmüştür. Bu dönem yakla­şık olarak 1962 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarih­ten itibaren, bloklar arasında önce bir yumuşama, sonra da devletlerarası ilişkilerde önemli değişim ve gelişimler başlamıştır.

Yumuşamaya Doğru

  • 1962 Küba Bunalımı sırasında olası bir nükleer sava­şın eşiğine gelinmesi, blokların yakınlaşmaya gitme­lerine neden olmuştur. Yumuşamanın ortaya çıkışını birçok anlaşma ve işbirliği sağlamıştır.
  • Antarktik bölgesini, nükleer silahların denenmesini de içine alacak biçimde silahtan arındıran 1 Aralık 1959 Tarihli çok taraflı “Antarktik Antlaşması”
  • Bir bunalım anında özellikle yanlış anlamaların riskini önlemek ve en yüksek düzeyde doğrudan iletişim kurmak amacıyla, ABD ve Sovyetler Birli­ği arasında, telefon bağı kuran ve 20 Haziran 1962  Tarihinde imzalanan iki taraflı “Kırmızı Tele­fon Antlaşması”
  • Atmosferde, uzayda ve sualtında nükleer dene­meleri yasaklayan 5 Ağustos 1963 tarihli çok ta­raflı Nükleer Denemeleri Sınırlama Antlaşması
  • Uzayda, ayda ve öteki gezegenlerde nükleer ve kitlesel yıkım silahlarını kullanmayı ve depolama­yı yasaklayan, 27 Ocak 1967 tarihli çok taraflı “Dış Uzay Antlaşması”
  • Nükleer silah yapımı teknolojisinin transferini ya­saklayan, 1 Temmuz 1968 tarihli birçok taraflı Nük­leer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması
  • Deniz dibinde, okyanus yatağında ve yeraltında nükleer ve öteki kitlesel yıkım silahlarının yerleştirilmesini yasaklayan 11 Şubat 1971 tarihli çok taraflı “Deniz Dibi Antlaşması”
  • 30 Eylül 1971 tarihinde imzalanan ve iki ülke ara­sındaki yanlışlıkla bir nükleer savaş çıkmasını ön­leyecek tedbirleri saptayan iki taraflı “Kaza önle­me Antlaşması”
  • Kimyasal ve bakteriyolojik silahların geliştirilmesi­ni, üretimini ve saklanmasını yasaklayan ve var olan stokların dokuz ay içinde yok edilmesini ön­gören, 10 Nisan 1972 tarihinde imzalanan, açık denizlerde askeri uçuş ve seyrüsefer güvenliğini sağlayacak tedbirleri saptayan iki taraflı antlaşma
  • 22 Haziran 1973 tarihli nükleer savaşın çıkma ris­kini azaltmak için karşılıklı işbirliği, düşünce alış­verişini ve davranış ilkelerini koyan iki taraflı “Nükleer Savaşa Engel Olma Anlaşması” k) 3 Temmuz 1974 tarihli, 150 kilotonu aşan askeri nitelikteki nükleer denemeleri yasaklayan iki ta­raflı, “Eşit Antlaşmalar”.

Silahsızlanma Çalışmaları

SALT - I

1969 Kasım’ında, Sovyet Rusya ile ABD arasında başlayan Stratejik Silahların Sınırlandırılması (SALT) görüşmeleri iki buçuk yıl sürdü. Stratejik füzeler, balistik füzeler, konusunda bir antlaşmaya varılamadı. Fa­kat füze-savar füzeler denen savunma füzelerinin sı­nırlandırılmasında antlaşmaya varıldı. Bu füzeleri kapsayan SALT-I antlaşması 26 Mayıs 1972 yılında Moskova’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Leonid Brejhnev ile ABD Cumhurbaşkanı Richard Nixon arasında imzalandı.

SALT-I Antlaşması, Amerika ile Sovyet Rus­ya arasındaki münasebetlerde gerçekten bir dö­nüm noktası olmuştur denebilir. Şüphesiz bu iki süper-devlet arasında birçok konularda görüş ayrılıkları ve zaman zaman çatışmalar bundan sonra da devam etmiştir. Ne var ki, her ikisinin de bu anlaşmazlıklara, görüş ayrılıklarına ve hat­ta çatışmalara yaklaşımları, bunları şiddetlendir­mek değil, aksine gerginliklere sebep olmadan çözümlemek, buhranları kontrol altına almak şeklinde olacaktır. Nitekim Amerika ve Sovyet Rusya, SALT-I Antlaşmasını imzaladıktan üç gün sonra, 29 Mayıs 1972’de Moskova’da imza­ladıkları protokol ile iki ülke arasındaki temel il­keleri tespit ve ilan etmişlerdir. “12 ilkeyi içine alan bu belgeye göre, her iki taraf, nükleer çağ­da barış içinde bir arada yaşamadan başka al­ternatif olmadığını kabul ederek, aralarındaki ilişkilerin tehlikeli boyutlara varmasını önlemeye; birbirleri aleyhine avantaj sağlamamaya; karşı­lıklı çıkarları konusunda birbirleriyle devamlı te­mas halinde olmaya; stratejik silahlar da dahil ol­mak üzere tam ve genel bir silahsızlanma için çaba harcamaya; aralarında ticari ve ekonomik, teknik ve teknolojik işbirliğini arttırmaya; kültürel münasebetlerini geliştirmeye; dünya meselele­rinde birbirinden daha üstün bir durum elde et­memeye ve bütün devletlerin egemen eşitliğine saygı göstermeye çalışacaklardı.”

SALT - II

21 Kasım 1972 yılında başlayan SALT-II görüşmeleri uzun tartışmalardan sonra 18 Haziran 1979’da Viyana’da Leonid Brezhnev ile Jimmy Courter arasında imzalandı.

SALT-II Antlaşmasında, hem Amerika hem de Sovyetler Birliği, I Kasım 1978 tarihi itibarıyla sahip bulun­dukları bütün stratejik füzelerle, uzun menzilli yani stratejik bombardıman uçaklarının miktarlarını bir memorandumda ortaya koydular. Stratejik uçaklarda birinci planda gelenler, Amerika için B-1 uçakları ile Sovyetler için Backfire denen Tu-22 M ağır bombardı­man uçakları idi. Diğer taraftan tüm bu antlaşma, hem kıtalararası füzelerin (ICBM), hem denizaltılardan atı­lan füzelerin (SLBM) ve hem de çok başlıklı olup her başlığın bağımsız olarak ayrı hedefe gidebildiği füze­lerin (MIRV) tarifleri yapılmış, spesifikasyonları belirtil­miş ve her çeşit füzenin de miktar sınırlaması yapıl­mıştır.

21 Kasım 1972 yılında başlayan SALT-II görüşmeleri uzun tartışmalardan sonra 18 Haziran 1979’da Viyana’da Leonid Brezhnev ile Jimmy Courter arasında imzalandı.

SALT-II Antlaşmasında, hem Amerika hem de Sovyetler Birliği, I Kasım 1978 tarihi itibarıyla sahip bulun­dukları bütün stratejik füzelerle, uzun menzilli yani stratejik bombardıman uçaklarının miktarlarını bir memorandumda ortaya koydular. Stratejik uçaklarda birinci planda gelenler, Amerika için B-1 uçakları ile Sovyetler için Backfire denen Tu-22 M ağır bombardı­man uçakları idi. Diğer taraftan tüm bu antlaşma, hem kıtalararası füzelerin (ICBM), hem denizaltılardan atı­lan füzelerin (SLBM) ve hem de çok başlıklı olup her başlığın bağımsız olarak ayrı hedefe gidebildiği füze­lerin (MIRV) tarifleri yapılmış, spesifikasyonları belirtil­miş ve her çeşit füzenin de miktar sınırlaması yapıl­mıştır.

SALT-II Anlaşmaları, 1922 Washington ve 1930 Lon­dra deniz silahsızlanmaları anlaşmalarından beri, son 50 yıl içinde gerçekleştirilmiş bir silahsızlanma anlaş­ması idi. Asıl önemli tarafı ise, stratejik ve dolayısıyla uzun menzilli nükleer silahları sınırlaması idi. Fakat SALT-II Antlaşması yürürlüğe giremedi. SALT-II Ame­rikan kamuoyunda ağır tenkitlere uğradı. Bu tenkitler gerek Kongre’den ve gerekse uzman çevrelerden gel­mekteydi. Bu tenkit ve gelişmeler sonunda, Amerika, stratejik üstünlüğü Sovyetlere kaptırdı. Gelişmeler öy­le bir duruma geldi ki, Kongre’nin SALT- II’yi tasdik et­mesi şüpheli bir görünüm kazandı.

Bu sırada Aralık 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan’ı işgali hem SALT-II Antlaşmasının Amerika tarafından tasdikini engellemiş hem de Sovyet Rusya’yı Yumu­şama (detant) ve silahsızlanma konusunda samimi ol­madığını ortaya koymuştur. SALT-II doğduktan biraz sonra, sona ermiştir. SALT-II Antlaşması, Amerikan kongresi tarafından onaylanmayınca, yürürlüğe konu­lamadı. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki görüşme­ler 1982 yılından itibaren tekrar gündeme geldi. Bu sı­rada nükleer silahsızlanma konusunda Helsinki’de de benzer görüşmeler başlatıldı.

ABD - SSCB İlişkileri

1 Mayıs 1960 tarihinde Amerikalılara ait bir U-2 Casus uçağı Adana’daki İncirlik üssünden kalkarak, Pakistan üzerinden Sovyet topraklarına girdi. Fark edilen casus uçağı Sovyetler tarafından düşürüldü. Bu olay iki ülke arasında yeni bir kriz doğurdu. 16 Mayıs’ta toplanan Paris’teki toplantıda Krusçev ilk sözü olarak U-2 hadi­sesinden dolayı Eisenhower’in özür dilemesini ve suçluların cezalandırılmasını istedi. Einsenhovver’in U-2 uçuşlarının durdurulacağını garanti etmesine rağ­men Kruşçev toplantıyı terk etti.

Zirveden sonra ilişkiler iyice gerildi. 1961 Şuba­tından itibaren Kruşçev Amerika’da yeni başkan Seçilen F.Kennedy’yi Berlin meselesini çözümle­mek için sıkıştırmaya başladı.

3-4 Haziran 1961 yılında Kennedy-Kruşçev görüşme­si gerçekleşti. Krusçev’in tutumu gayet sert oldu. Nato’nun tutumu ve Ağustos 1961’de Alman Demok­ratik Cumhuriyeti’nin Berlin Duvarı’nı inşa etmesiyle bunalım son buldu.

1962 yılı başından itibaren Doğu-Batı ilişkilerin­den hava yumuşamaya başladı.

1963 yılında atmosferde, atmosfer dışındaki uzayda ve deniz altında nükleer denemeleri ya­saklayan Moskova anlaşması imzalandı. İki kamp arasında nüfuz mücadeleleri devam etse de, ça­tışmaları sınırlandırma kaygısı giderek ağır bas­maya başladı.

ABD - Çin İlişkileri

Çin Halk Cumhuriyeti dış politikasını “ABD Emperya­lizmine” hem de Sovyet Rusya’ya karşı çıkmak olarak belirlemiş bir taraftan da Üçüncü Dünya Ülkeleri ile iş­birliği yapmak politikasını izliyordu. Çin hem ABD’nin hem de SSCB’nin tehdidi altında idi.

Çin üzerinde SSCB’nin artan tehditleri karşısında Amerika Rusya’ya karşı Çin ile yakın diyaloga gir­me kararı aldı. Bu çerçevede 1971 yılında Baş­kan Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in Çin’e yaptığı ziyaret iki ülke arasın­daki ilişkilerin tercih etmek durumunda kalan Çin’in karar verme süresini hızlandırmıştır.

Avrupa Güvenlik Görüşmeleri ve Helsinki Nihai Senedi

1950’lerin ortalarından itibaren ifade edilmeye başla­yan "Avrupa’nın güvenliği ve istikran” fikri, uzunca bir dönem sadece Doğu Bloku tarafından sahiplenilen bir fikirdi. Nitekim 1955’te Varşova Paktı tarafından yapı­lan Avrupa güvenliği anlaşma önerisi Batılılar tarafın­dan kabul edilmedi. Doğu Blokunun bu yöndeki öneri­leri ancak 1970’lere gelindiğinde değer kazanmaya başladı. ABD ile SSCB arasında imzalanan güvenlik anlaşması; Batı Almanya’nın, Polonya ve Çekoslo­vakya’ya komşu olan doğu sınırlarını tanıması ve Do­ğu Almanya ile ilişkiye girmeyi kabul etmesi, “Avru­pa’nın güvenliği” fikrinin tartışılmasını sağlayacak yu­muşama ortamını hazırladı.

Bu koşullarda toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK), 15 Ocak 1973 tarihinde Helsin­ki’de çalışmalarına başladı. İki yılı aşkın bir süre de­vam eden konferans 1 Ağustos 1975’te Helsinki Nihai Senedi’nin 32 Avrupa ülkesi ile ABD, Kanada ve İz­landa tarafından devlet ve hükümet başkanları düze­yinde imzalanmasıyla sonuçlandı.

Soğuk Savaş döneminde iki blok arasında bir yumu­şama belgesi olan Helsinki Nihai Senedi’nin amacı; sınırların ihlâl edilemezliği ve devletlerin toprak bütün­lüğü esaslarına bağlı kalınarak, Avrupa’da karşılıklı güven anlayışının güçlendirilmesine, barış ortamına elverişli şartların geliştirilmesine, demokrasi ve insan haklarının zemin kazanmasına katkıda bulunmaktı. Helsinki Nihai Senedi’nin kabulünü izleyen dönemler­de Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı süreci, dü­zenlenen seminerler ve izleme toplantıları ile devam ettirildi. 1990 yılında imzalanan Paris Şartı, soğuk sa­vaş dönemenin bitişini simgeledi ve özellikle 1992’de yapılan Helsinki Zirvesi ile kurumsallaşma sürecine girdi.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, 1994 yılında­ki Budapeşte Zirvesi’nde bugünkü statüsünü kazana­rak, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) dönüştü.

Kanada’dan, Rusya’ya kadar uzanan bir coğrafyada 54 üye ülkeyi ilke ve taahhütleri etrafında bir araya getiren AGİT, bu geniş alanda çatışmaları önleme; uyuşmazlıkların çözümlenmesi; istikrar ve güvenliğin tesisi ile korunup güçlendirilmesi gibi alanlarda önem­li roller üstlendi. Helsinki Nihai Senedi’ni Türkiye adı­na dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel imza­ladı. Demirel, “yüzyılın son zirvesi” olarak adlandırılan ve 18-19 Kasım 1999 tarihlerinde İstanbul’da düzen­lenen AGİT İstanbul Zirvesi’nde de, Türkiye adına Av­rupa Güvenlik Şartı’na imza koydu. Paris Şartı’nı ise dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal imzalamıştı. Helsinki Nihai Senedi (Helsinki-1975), Paris Şartı (Paris-1990) ve Avrupa Güvenlik Şartı (İstanbul-1999), AGİT’in oluşturulup sürdürülmesini sağlayan temel belgeler niteliğini taşır.

Helsinki müzakerelerinde meseleler dört ana başlık altında ele alınmıştır.

  1. Avrupa güvenliğine ait meseleler
  2. Ekonomi, bilim ve teknoloji ve çevre korunmasın­da işbirliği
  3. İnsancıl ve diğer alanlarda işbirliği
  4. Zaman zaman yapılacak toplantılarla anlaşmala­rın tatbikatı hususu.

Helsinki Nihai Senedi hukuki bağlayıcılığı ol­mayıp siyasi bağlayıcılığa sahiptir. Dolayısıyla hükümlerin yerine getirilmemesi devletlere huku­ken bir sorumluluk getirmemekte. Fakat gerek diğer devletler gerekse kamuoyu nezdinde do­ğabilecek tepkiler nedeniyle ülkeler yükümlülük­lerini yerine getirmede dikkatli davranmaktadır­lar.

Yumuşama Dönemi Çatışmaları

Soğuk savaş döneminde hızlı bir silahlanma yarı­şına giren ABD ve Rusya füze yapımında çok ile­ri giderek aralarındaki       rekabet uzay yarışını al­mıştı.

1945-1952 yıllarında nükleer tekeli elinde bulun­duran ABD karşısında Sovyet Rusya ilk defa kıta­lararası füze sistemini geliştirerek nükleer denge­yi kurmaya çalıştı.

İşte bu nükleer yarış ve bir savaşın meydana ge­tireceği büyük tahribat ve uyandırdığı endişe bü­yük devletleri barış içinde birlikte yaşama çarelerini aramaya yöneltmiştir. Bu çerçevede 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris’te ABD, Sovyet Rusya, İngil­tere, Fransa ve Federal Almanya arasında bir “Zirve Konferansı” yapılması kararlaştırıldı.

Konferans kararı alınmasına rağmen bazı gelişmeler konferansın toplanmasını zorlaştırıyordu. Sovyet Rusya’nın Almanya’nın ikiye ayrılmış durumunun Batılılar tarafından onaylanmasını istemesine karşılık Amerika Birleşik Devletleri; ise Almanya’nın bir konfe­derasyonun şeklinde yönetilmesini istiyordu. Bu sıra­da bir Amerikan casus uçağının Rusya tarafından dü­şürülmesi de ortamı iyice germişti. Sovyet Rusya Washington hükümetinden özür dilemesini istedi. ABD’nin red cevabı üzerine Paris’e giden Sovyet de­legasyonu geri döndü. Böylece konferans toplanama­dı. Arkasından 1962 Küba bunalımı bu iki devleti sa­vaşın eşiğine kadar getirdi.

1962 Domuzlar Koyu Çıkarması ve Küba Bunalımı

Fidel Castro’nun 1959 yılında Küba’da iktidarı ele geçirmesinden sonra 1960-61 yılında komünistler Küba’ya hakim oldular. Komünizmin Latin Ameri­ka’nın diğer ülkelerine bulaşmasını önlemek için, “Gelişme İttifakı” olarak adlandırılan bir yardım programı sistemini geliştirdi. Fakat Küba bu prog­rama katılmadı.

Küba’nın Sovyet Rusya ile geliştirdiği ikili münasebet­ler Amerika’yı endişelendiriyor ve meseleyi çözmek istiyordu. Bu çerçevede Amerika Castro’yu devirmek için bir plan hazırladı. Amerika’ya sığınan Castro aleyhtarı mülteciler eğitilerek Küba’ya bir çıkarma için hazırlandı.

Nisan 1961 günü Nikaragua’dan kalkan Amerikan B-

26   bombardıman uçakları Küba havaalanlarını bom­bardımana başladılar. Guatemala’dan gemi ile Kübalı mültecilerden meydana gelen kuvvetler “Domuzlar Koyuna” çıkarılmaya başlandı. Fakat hareket tam bir fiyasko oldu. Hiçbir Kübalı bu kuvvetlerin yardımına gelmediği gibi Castro kuvvetleri üç gün içinde çıkarma kuvvetlerini mağlup etti, Kennedy’nin korktuğu başına gelmişti. “Zaferin yüz tane babası vardır, fakat hezi­met yetimdir.” diyen Kennedy acı bir tecrübe yaşamıştı.

Amerika’nın Castro’yu devirme teşebbüsü Küba liderini daha da sola itti. 1962 yılından itibaren Sovyetler Küba’ya füze yerleştirmeye başladı. Küba yavaş yavaş Sovyet Rusya’nın uydusu ha­line geliyordu. Buna karşılık Amerika 3 Şubat 1962’den itibaren Küba ile her türlü ticari ilişkiyi kesti. Amerikan U-2 uçaklarının Küba üzerinde yaptıkları uçuşlarda ülkede füze üslerinin bulun­duğunu tespit etmesi Sovyet Rusya ile Amerika ilişkilerini iyice gerdi. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Kennedy 22 Ekim 1962’de yaptığı tele­vizyon konuşmasında Sovyetler Birliği’nin Küba topraklarına, Amerika’nın büyük bir kısmını vura­bilecek nükleer başlıklı füzeleri gizlice yerleştirdi­ğini açıklayarak, Kruşcev’den füzelerin hemen sökülmesini istedi.

24 Ekim’den itibaren Amerikan II. filosuna ait 19 savaş gemisi Küba kıyılarını 800 km çapında bir çember üzerinde ablukaya aldı. 25 kadar Sovyet gemisi Küba istikametinde Atlantik’e açıldı. Olay milletlerarası bir buhrana dönüşmüştü. Bütün dünya her an bir çatışmanın çıkmasını bekleme­ye başladı.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U’Thant taraf­ları uzlaştırmak için büyük çaba harcadı. Ameri­ka’nın kararlılığını gören Sovyet Rusya yavaş ya­vaş yumuşamaya başladı. Amerika’nın Türki­ye’deki Jüpiter Füzelerini sökmeleri karşılığında Küba’daki Sovyet Füzelerinin sökülmesini kabul etti. Karşılıklı füze sökümünün kabulü ile Küba bunalımı atlatılmış oldu.

Küba buhranı barışı kuvvetlendirmenin çare­si silahsızlanma ve bilhassa nükleer silahların kontrol altına alınması gerçeğini ortaya koydu. Küba bunalımı yumuşama (detant)’ya giden yo­lun kapısını aralayan bir olay oldu. Daha sonra yapılan görüşme ve anlaşmalar bunun gösterge­si oldu.

Vietnam Savaşı

1954 Cenevre Anlaşmaları ile Laos, Kamboçya ile be­raber Güney ve Kuzey Vietnam bağımsızlıklarına ka­vuşmuşlardı. Vietnam’daki istikrarsızlığın sebebi ikiye bölünmüş şekli idi. Kuzey Vietnam bölünmüş Viet­nam’ı birleştirme amacında idi. Kuzeyde mevzilenmiş komünist güçler HO Şi Min liderliğinde 1954 yılında Fransızları bozguna uğrattılar. Yapılan anlaşmalarla ülke Komünist Kuzey ve Amerika yanlısı Güney ola­rak ikiye ayrıldı. Kuzey ve Güney arasında askerden arındırılmış bir bölge oluşturuldu. Cenevre Anlaşması gereği Vietnam’ı kapsayacak bir seçim yapılması gere­kirken, bu anlaşma maddesi uygulamaya konulmadı.

Amerika komünist hükümetlerin Hindiçini Yarımadası’nda etkili olmasına karşıydı. Bu bölgede stratejik avantajın Doğu Bloğuna geçmemesi için Vietnam’a askeri müdahale yolları arıyordu.

1962   yılında Kuzey Vietnam devriye botlarının “Tonkin” körfezinde seyretmekte olan Amerikan Savaş gemisi “Maddox"a ateş açtığı iddiası öne sürülerek Amerika Kuzey Vietnam’ı bombalama­ya başladı. Daha sonra devriye botlarının ateş açmadığı ortaya çıksa da, Amerika hem Kuzey Vietnam’ı bombalamış hem de ABD kongresin­den başkana yeni yetkiler veren “Tonkin Körfezi” kararnamesi onaylanmıştır. Bu gelişmelere ek olarak 1963 yılında Güney Vietnam’ın Devlet Baş­kanı Diem askeri bir darbe sırasında öldürüldü. Komünistlerle savaşmak üzere Vietnam’a yüz binlerce ABD askeri gönderildi. Her türlü savaş kuralsızlığının (Kimyasal silahlar, toplu işkence­ler, biyolojik saldırılar, napalm bombaları) uygu­landığı Vietnam, ABD için bir bataklık olmuş ve kendisine milyarlarca dolara mal olmuştu.

ABD’den 19 bin km uzakta cereyan eden bu sa­vaş televizyon sayesinde insanların zihnine yerle­şiyor sivil huzursuzluk ve uluslararası şaşkınlığı tetikliyordu. Giderek ABD kamuoyu savaşa olan desteğini çekiyordu. 1970’li yıllara gelince halkın % 60’ı savaş karşıtı olmuştu.

Amerika’ya karşı Kuzey Vietnam’ın gerilla taktiği başarılı oldu. 30 Nisan 1975’te Güney Vietnam’ın başkenti olan Saygon komünistlerin yönetimine girdi. Bu savaşta 4 milyon sivil ile 1 milyondan fazla Vietkong gerillası hayatını kaybetti.

26   Ocak 1973’te Paris’te yapılan barış görüşme­leri sonunda ABD askerleri bölgeden çekildi. Gü­ney Vietnam’daki askeri malzemeler Komünist Vietnam’a devredildi. Başkan Nixon bundan böy­le başka ülkelerin iç savaşlarına ABD’nin direk müdahil olmayacağını, sadece desteklediği tara­fa maddi ve askeri malzeme yardımları yapılaca­ğını ifade etti.

Vietnam Savaşı; Doğu bloğu ülkeleri (SSCB-Çin) ile ittifaka giren Kuzey Vietnam ile Güney Viet­nam ve ABD başta olmak üzere kapitalist mütte­fikler arasında 21 yıl süren savaştır.

Amerika birlikleri 1965’ten 1973 yılına kadar sa­vaşa dahil olmuş ve Amerika 53.200 askerini kaybetmiştir. Sovyet Rusya bu dönemde ABD ile arasındaki stratejik ve siyasi saygınlık mücadelesini kendi lehine çevirmeye başladı.

Keşmir Sorunu

Keşmir bereketli toprakları ve tabii güzellikleriyle tanınan bir bölge. Kuzeyde Afganistan’a ve Çin’e güney ve batısında Pakistan’a, doğu ve güneyin­de de Hindistan’a komşudur.

1947 yılında Hindistan ve Pakistan’ın bağımsız olduk­ları günden beri Keşmir meselesi ön plana çıkmış iki devleti zaman zaman sıcak çatışmaya bile sokmuş­tur. Çünkü Pakistan ile Hindistan’ın ayrılması esnasın­da imzalanan anlaşmada belirlenen şartlara göre Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgeler Pakistan’a diğer bölgeler ise Hindistan’a kalacaktı. Fakat Hindis­tan, nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olma­sına rağmen Keşmir’i; Pakistan’a bırakmak istemedi. 1947 ylında Mihrace’nin Keşmir’i Hindistan’a ilhak ka­rarını alması üzerine 1948 yılında savaş çıktı. Pakis­tan Keşmir’in bir bölümünü ele geçirdi. Birleşmiş Mil­letlerin araya girmesiyle Keşmir’de Plebisit yapılarak halkın oyuna başvurulması şartı ile bir ateşkes sağ­landı. Ancak Hint yönetimi herhangi bir referandum yapmadı.

Böylelikle Keşmir bölgesi, Pakistan’ın elindeki Azad Keşmir (Özgür Keşmir) ve Hindistan’ın kon­trolündeki Keşmir Vadisi Jammu ve Ladakh böl­geleri şeklinde ikiye bölünmüş oldu.

Çin’in Tibet’i işgal etmesinden sonra Dalai Lama’nın Hindistan’a sığınması Çin-Hindistan ilişkilerini bozmuş, doğal olarak Çin-Pakistan iliş­kilerinin gelişmesine yol açmıştır.

Keşmir sorunu tarih içerisinde Hindistan ve Pakistan arasında zaman zaman sıcak çatışmalara da sebep olmuştur. Amerika’nın Hindistan’ın yanında tavır sergi­lemesine karşılık Sovyet Rusya tarafsızlık tutumu ser­gilemiştir.

Sonuç olarak Keşmir sorununun çözümü halkoylamasından geçmektedir. Hindistan’ın buna ya­naşmaması sorunun devam etmesine sebep ol­muştur. 2003 yılında Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerrefin barışçı girişimleri de sonuç­suz kaldı. Bugün Hindistan’ın işgalinin haksızlığı­na karşı çıkan ve bağımsızlık isteyen Keşmir hal­kı bu konuda 70.000’in üzerinde ölü vermiş 1,5 milyon Keşmirli mülteci haline gelmiştir. Bu yara kanamaya devam etmektedir.

BM Güvenlik konseyinin 1948-1949 tarihli karar­larına göre Keşmir halkının geleceğini tayin (Self- determination) hakkı olmasına rağmen 24 Ekim 1974’de Özgür (Azad) Keşmir Hü­kümeti resmen ilan edilmesine rağmen BM’nin 1948, 1949, 1957 (Güvenlik Konseyi’nin 122 sayılı kararı) Jammu ve Keş­mir’de özgür bir halk oylamasını öngörme­sine rağmen Hindistan bu konuda hep uzak durmuştur.

Afganistan'ın İşgali (1979)

Afganistan’ın milletlerarası politikanın önemli bir ko­nusu haline gelmesi 19. yüzyıl’ın ikinci yarısından iti­baren olmuştur.

Rusya’nın Kırım Savaşı’ndan sonra Orta As­ya’ya, oradan da güneye doğru sarkması Rusya ile İngiltere’yi karşı karşıya getirmiş 1907 Rus-İngiltere anlaşması ile Afganistan İngiltere’ye ya­kınlaşmıştır.

1917 de Rus Çarlığının yıkılması ve Rusya’da Sovyet rejiminin kurulması üzerine Afganistan İn­giltere’ye karşı Sovyetlere yaklaşmış ise de 1933 yılından sonra İngiltere ve Rusya’ya karşı Alman­ya’ya dayanmaya başlamıştır.

1945 yılından sonra Afganistan’ın geçirdiği iç ge­lişmeler işgal sürecini başlatmıştır.

Afganisnatın Tarihi Özellikleri

Afganistan’ı iyi anlayabilmek için şu hususların göz ardı edilmemesi önemlidir.

Ülkenin feodal bir kabile hayatına dayanması­ daima iç çalkantılar içinde olmasına neden olmuştur.

Ülkenin stratejik pozisyonu; çünkü Afganistan’ın Batı Asya ile Orta Doğu ve Orta Asya ile Basra Körfezi ve Hint Okyanusu arasında bir geçit nok­tasında olmasıdır.

İslamiyet’in, halkın inancında çok derin bir şekilde yer etmiş olması ve bu durumun sosyal ve kültürel hayatta etkili olması.

Afganistan tarihinde en uzun hükümdarlık yapan Muhammed Zahir Şah’tır (1933-1973)

1953 yılında başbakanlığı kansız bir darbe ile ele geçiren Muhammed Davut Han on yıllık diktatör­lük döneminde dış politikada ana çizgisi Sovyetlere yaklaşmak oldu. Bu dönemde Afganistan’da Sovyet nüfuzu artmış, Afganistan Rusya’dan ge­niş miktarda ekonomik ve askeri yardım almıştır. Davut Han’ın Sovyetlere bu derece yaklaşması halkın tepkisini çekmiş 1963 yılında Davut Han is­tifa etmek zorunda kalmıştır.

Kral Zahir Şah 1964 Eylülünde yeni bir Anayasa ilan etti bu gelişme daha çok ülkedeki Marksistlerin işine yaradı. Marksisteler faaliyetlerini bu Anayasa’dan ya­rarlanarak sürdürdüler.

Bu arada 17 Temmuz 1972’de Muhammed Davud Han yeniden bir darbe yaptı. Monarşiyi devi­rerek Cumhuriyeti ilan etti. Kendisi hem Cumhur­başkanı hem de Başbakan oldu. Başlangıçta Da­vut Han’ı destekleyen milliyetçi solcular daha sonra 27 Nisan 1978 sabahı bir darbe ile Davut Han’ı devirdiler. 28 Nisan’da Afganistan Demok­ratik Cumhuriyeti’ni ilan ettiler. 35 kişilik bir ihtilal konseyi kurdular. Konseyin başkanı ve aynı zamanda başbakan Nur Muhammed Taraki idi.

Taraki 1978 sonbaharından itibaren Sovyetlere yakın durmaya çalıştı. Karşılıklı “iyi komşuluk ve işbirliği” anlaşmasına ek olarak 5.000’e yakın Sovyet uzmanı Afganistan’a, pek çok Afganlı da Sovyet Rusya’ya gönderildi.

Taraki’nin her geçen gün komünizme kayması, Afgan milliyetçilerinin komünist rejime karşı diren­meye başlamasına sebep oldu. Ülkede iç direniş­ler başladı. 1979 yılında milliyetçiler hükümet kuvvetleriyle çatışmaya girdiler. Afgan ordusun­dan kaçan birçok subay ve asker de milliyetçi di­renişe katılıyordu. 16 Eylül 1979 Taraki öldürüldü. Hafizüllah Amin iktidara geldi. Direniş yatıştırılamayınca 27 Aralık 1979 günü Sovyet askerleri hükümet dairelerini işgal ettiler.