Tarih

Küreselleşme

Küreselleşme farklı iki manada kullanılmıştır. Geniş manası bilimsel ve iletişim alanında yaşanan teknolo­jik gelişmenin insan yaşamını önemli bir şekilde etki­lemesidir. Yani insan doğasındaki büyük değişimdir. Diğer tanımı ise kapitalizmin insanın değişmez gerçe­ği gibi algılanmasıdır.

Küreselleşme tabiri özellikle 1990’lı yıllardan sonra önem kazanmıştır. Öyle ki bu tabir her alanda kullanıl­mış ve toplumun ayrılmaz bir parçası olmuştur. 1980’li yıllarda ilk kez ortaya çıkan bu tabir daha çok “işlet­me” ve “finans” dallarında kullanılırken, 1990’lardan sonra “sosyoloji, kültür ve medya, uluslararası ilişkiler alanlarında kullanılmaya başlanmıştır.

Sinema Ödülleri

1. Oscar

Sinema dalında verilen en eski ve en itibarlı ödüldür. Her yıl bu ödül dağıtılmaktadır. 1927 yılında kurul­muştur ve merkezi California’dır. İlk ödülleri ise 1929 yılı Mayıs ayında dağıtılmıştır. 1935 yılından itibaren Oscar ödülleri belirlenirken gizli oy, 1941 yılında ise gizli zarf sistemine geçilmiştir. Bir filmin Oscar’a aday gösterilebilmesi için bir önceki yılın 31 Temmuz’una kadar California’da gösterime girmesi gerekiyordu. Fakat bu 1 yıllık gösterim süresi daha sonraları 17 aya çıkarılmıştır. Ödül töreni 1954’e kadar Perşembe günleri, 1955-1958 yılları arasında Çarşamba günleri, 1959’dan itibaren 1999 yılına kadar Pazartesi günleri yapılmıştır. Günümüzde ise (son 10 yıldır) bu ödül tö­reni Pazar günleri yapılmaktadır.

2. Cannes Film Festivali

Fransa’nın güneyinde bulunan Cannes şehrinde dü­zenlenen bir film festivalidir. Uluslararası festivalde büyük ödül “Altın Palmiye”dir. Bu film festivali Avru­pa’da en önemli festivallerden biridir. Festivalde her yıl ortalama 20 civarında film yarışmaktadır. Jüri baş­kanı ve jüri üyeleri değerlendirme yaparlar. Bu festi­valde şu ödüller verilmektedir: Altın Palmiye, Büyük

Jüri, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Er­kek Oyuncu, En İyi Senaryo, En iyi Kısa Film ve Altın Kamera Jüri Ödülü. Bu festivalin ilki 1945 yılında Au­guste ve Lois Lumière tarafından gerçekleştirilecekti. Fakat II. Dünya Savaşı’ndan sonra ertelenmek zorun­da kalmıştır. Bundan dolayı festival ilk olarak 1946’da yapılmıştır. Politik bazı sıkıntılardan dolayı 1968’de yapılamadı. Festivalin en şok gelişmesi 1975 yılında gerçekleşti. Bir grup azınlık festivali protesto etmek için saldırı gerçekleştirdi. Festival bombalandı. Ama ölen ya da yaralanan olmadı. Bu festival hâlâ yapıl­maktadır. 2008’de bu ödülü Fransa kazanmıştır.

3. Berli Film Festivali

Adı Berlin Uluslararası Film Festivali’dir. Berlinale ola­rak da bilinir. 1951 yılından beri düzenlenmektedir. Her yılın şubat ayında gerçekleştirilen bu film festiva­lin ödülleri ise Berlin şehrinin sembolü olan ayılardır. Yarışmada altın ve gümüş ayı verilmektedir. Açılış Berlinale Palas’ta yapılır.

En iyi film ve yaşam boyu başarı dallarında verilmektedir. Gümüş Ayı Ödülleri;

  • En İyi Yönetmen
  • En İyi Erkek Oyuncu
  • En İyi Kadın Oyuncu
  • En İyi Müzik
  • Olağanüstü Sanatsal Performans
  • Jüri Büyük Ödülü (Kısa Film) dallarında verilmektedir.

Bu ödülü alan ilk ülke İsveç’tir. 2008 yılında ise José Padilha adlı film ile Brezilya Altın Ayı ödülüne layık görülmüştür.

Ayrıca Oscar, Berlin Film Festivali ve Cannes’in dışında Venedik Film Festivali de prestijli bir film festivalidir.

Uluslararası Spor Müsabakalarının Sosyal ve Ekonomik Boyutu

Spor bir eğlence olarak ortaya çıksa da siyasi ve eko­nomik yönü de oldukça önemlidir. İnsanların toplu ya­şamaya başlamaları ile spor ortaya çıkmıştır. Günü­müzde spor daha çok ticarileşme yolundadır, diyebili­riz. Çünkü çoğu spor dalında rekabet düzeyinde ulus­lararası federasyonlar, ligler ve ekipler ortaya çıkmıştır.

Ayrıca bu müsabakalardaki gelirler, reklamlar, televiz­yon gelirleri de azımsanmayacak kadar büyük bir yer tutmaktadır. Ekonomi, spor ve politika bugün iç içedir. Politika ile sporun en önemli ilişkisi ise spora verilen açılım imkânıdır. Ekonomi ve spor halkın mutluluğunu sağlamalıdır. Günümüzde sporun yapılanması devlet­lerin siyasi ve ekonomik yapılanmasıyla yakından ilgi­lidir. Çağdaş toplumlarda spor hayatın vazgeçilmezle­ri arasında yer alırken, geri kalmış ülkeler bu önemi henüz anlayamamışlardır. Yani spor aslında gelişmiş­liğin de bir göstergesidir. Ayrıca boş zamanların de­ğerlendirilmesinde spor ekonomisinin doğmasına ne­den olmuştur. Bu şekilde boş zaman açığı spor ile doldurulmuştur. Ayrıca 1980 sonrası reklam, yayın hakları ve sponsorluk gibi meselelerin düzenlenmesi ile spor ekonomi ile olan bağını daha da güçlendirmiş­tir. Devletlerde sporun gelişmesi için kampanyalar dü­zenlemişlerdir. “Herkes İçin Spor” ve “Hayatın İçinde Olun” bunlardan sadece birkaçıdır. Spor, toplumla iç içedir. Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmele­re paralel olarak önem kazanmaktadır. Son zamanlar­da dünyada FİFA ve UEFA gibi örgütlenmeler spor ve sporcular için önemli bir süreçtir. Bu kuruluşlar saye­sinde hem sporcuların korunması sağlanmış hem de spor adeta kayıt altına alınmıştır.

Fifa Dünya Kupası

FIFA Dünya Kupası, Uluslararası Futbol Federasyon­ları Birliği (FIFA)’nin dört senede bir düzenlenen futbol organizasyonudur. 1930 yılında yapılmaya başlan­mış, 19 ve 1946 yılında II. Dünya Savaşı nedeniy­le yapılamamış olan Dünya Kupası’na gitmek için dünya üzerindeki 200 milli takım 2 sene boyunca mü­cadele verirler. Yapılan 18 şampiyonadaki en başarılı takım, kupayı 5 kez kazanan Brezilya’dır.

Olimpiyat Oyunları

Beş kıtayı temsilen ilk kez 1920 Olimpiyatları’nda kul­lanılan Olimpiyat Bayrağı, mavi daire Avrupa’yı, sarı daire Asya’yı, siyah daire Afrika’yı, kırmızı daire Ame­rika’yı, yeşil daire de Avustralya’yı temsil etmektedir. Bu beş kıtanın üzerinde bir tek güneş parlar. Güneş ışınlarından yararlanılarak bir büyüteçle yakılan olim­piyat meşalesi de oyunlar devam ettiği sürece söndü­rülmez. Olimpiyat Oyunları veya kısaca Olimpiyatlar, dört yılda bir yapılan geniş kapsamlı bir spor organi­zasyonudur.

Antik şekli Eski Yunan’da yapılan oyunlar Fransız soylusu Pierre de Fredy, Baron de Coubertin tarafın­dan 19. yüzyılın sonlarında modernize edilmiştir. Olimpiyat Oyunları’nın yaz sporlarını içeren ve daha iyi bilineni olan Yaz Olimpiyatları, 1896’dan beri Dün­ya Savaşları istisnaları hariç her dört yılda bir yapıla gelmiştir. Kış Oyunları ise 1924’te yapılmaya başlan­mıştır ve 1994’ten beri Yaz Oyunlarının yapıldığı yıl­lardan iki sene sonra yapılmaktadır.

Antik (Klasik) Olimpiyatlar

Antik Olimpiyatların tarihi tam olarak bilinmemekle bir­likte hakkında pek çok söylenti vardır. Olimpiyatların tarihinin M.Ö. 14. yüzyıla kadar uzandığı tahmin edil­mektedir. Oyunların Yunanistan’ın Olympia Yöresi’nde başladığı tahmin edilmektedir. M.Ö. 776 yılın­dan itibaren ise oyunların tarihi kesin olarak tutulma­ya başlanmıştır.

Oyunlar 12 yüzyıl boyunca hiç ara verilmeden, her dört yılda bir yapıldı. Bir süre Yunan Yarımadası’nın, daha sonraları da Yunanistan’ı ele geçiren Romalılar yoluyla tüm Roma İmparatorluğu’nun katılması ile de­vam etti.

Tanrılar veya yöresel bir kahraman adına yapıldığı tahmin edilen bu büyük şölenin, ilkel de olsa, mutlaka dine dayalı bir başlangıcı bulunuyor. M.Ö. 776 yılında yapılan ve I. Olimpiyatlar olarak adlandırılan bu oyun­ların programında yer alan ve 192 metrelik sahanın boyuna eşit “Stadion” olarak tanımlanan yarışmanın galibi Coroebus da ilk Olimpiyat Şampiyonudur. Gele­neklere göre, her Olimpiyat Oyunu bu yarışı kazanan atletin adı ile anılıyor.

Zamanla yarışma sayısı artırıldı. Program bir günden beş güne uzatıldı.

XIV. Olimpiyatlardan sonra, sahanın geliş - gidişini kapsayan bir yarış eklendi. Sonraları mesafe koşula­rı, boks, güreş, boks ve güreş karışımı Pankration (Pentatlon) denen beşli yarışma, zırhları ile yarışan askerlerin koşuları ve atlı araba yarışları ile program genişletildi. Olimpiyat Oyunları’nın ilk 600 yılı içinde, Yunan günlük hayatının vazgeçilmez unsuru olan kö­lelerin yarışmalara katılmasına izin verilmedi. Katıla­cak yarışmacıların tamamının Yunan kanından gel­mesine özen gösterildi.

Yunan Yarımadası’nın Romalıların eline geçmesi ile durum değişti ve imparatorluk sınırları içinde yaşayan herkese Olimpiyatlara katılma hakkı tanındı. M.Ö. 146 yılından itibaren, o zamana kadar genellikle Peloponez yörelerinden gelen Olimpiyat şampiyonları, za­manla “Küçük Asya” denilen Anadolu’dan gelenlere boyun eğdiler.

Antik Olimpiyatlarda kadın sporcular yer alamıyordu. Hatta kadınlar, seyirci olarak dahi sahaya giremiyorlardı. Zaman içinde Olimpiyatlar sırasında, ancak olimpiyat alanı dışında olmak üzere Tanrıça Hera adı­na bayanlar için yarışmalar düzenlendi. Oyunlar ka­demeli olarak Romalılar Yunanistan’daki gücünü art­tırdıkça etkisini kaybetmeye başladı. Hıristiyanlık Ro­ma İmparatorluğu’nun resmi dini olunca oyunların din dışı ve Hıristiyan etkisine karşı bir durum olduğu düşü­nülmeye başlandı. 393 yılında İmparator Theodosius bin yılı aşkın tarihi olan oyunları kaldırdı.

Modern Olimpiyatlar

393 yılında Olimpiyat oyunları tam olarak bitmedi. 17. yüzyılda dahi İngiltere’de bu isimle bir spor festivali gerçekleşmekteydi. Bu arada Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerde pek çok festival düzenlenmekteydi. Ama bu organizasyonlar daha ufak boyutlu ve yerel düzeydeydi. Oyunları tekrar organize etme çabası 19. yüzyılın ortalarında Alman arkeologların Olympia antik kentinin kalıntılarını bulmasından itibaren arttı.

Bu dönemde, Baron de Coubertin 1870 - 1871 yılla­rında Almanya ve Fransa arasındaki savaşı neden Fransa’nın kaybettiğini araştırıyordu. Baron de Coubertin’in düşüncesine göre yenilginin nedeni Fran­sa’da gerçek anlamda fiziksel eğitimin verilmemesidir. Bunu sporla aşma düşüncesine girer. Ona göre genç­lik sadece kapalı sınıflarda değil aynı zamanda, açık havada spor yaparak yetişmelidir. Baron, Fransa’da çağın gerisinde kalan eğitim ve spor kuruluşlarına ye­ni bir sistem getirmek istedi. Aynı zamanda ülkeleri spor ile daha yakınlaştırarak ve sporla yapılan reka­bet ile savaşları önlemenin daha doğru yol olduğunu düşündü.

16 Haziran - 23 Haziran 1894 arasında Paris, Sorbonne Üniversitesi’nde düzenlenen bir kongrede bu dü­şüncelerini farklı ülkelerden dinleyicilere aktardı. Kon­grenin son gününde ilk modern olimpiyat oyunlarının da antik oyunların doğum yeri olan Atina’da, 1896 yı­lında yapılmasına karar verildi. Oyunları organize et­mek için Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) kurul­du. Komitenin ilk başkanı olarak Yunan Demetrius Vikelas seçildi.

Kongrede kabul edilen ilkeler şöyle sıralandı:

  1. Olimpiyatlar, eskiden olduğu gibi, her dört yılda bir yapılacak.
  2. Olimpiyatlar, Klasik Yunan’da olduğunun aksine, tüm dünya sporcularına açık olacak ve yarışma programı, günün sporlarını içerecek.
  3. Yarışmalarda sadece büyükler yer alacak.
  4. Amatörlük kuralları, kesinlikle uygulanacak.
  5. Olimpiyat organizasyonu “gezici” olacak ve her olimpiyat başka bir ülkede yapılacak.

İlk oyunlar Atina’da 1896’da başarı ile tamamlandı. Toplam katılan sporcu sayısı 250’den az olmasına rağmen, oyunlar o tarihe kadar yapılan en çok katılım­lı spor organizasyonu oldu. Ve ikinci oyunların düzen­lenmesi için IOC, Paris’i tercih etti.

1896 yılında 15 ülkeden 245 sporcu ile başlayan oyunlar, 2000 yılına gelindiğinde Sidney’de 200’ü aş­kın ülkeden 10 bin 500 katılımcıya kadar çıktı. Yine Sidney’de 16 bin gazeteci ve televizyon muhabiri bu organizasyonu takip etti. Bu şekilde oyunlar dünyanın en büyük medya olaylarından biri durumuna geldi. Bugün oyunları 4 milyara aşkın kişinin televizyonlar­dan izleyebildiği bilinmektedir. Bu denli büyük büyü­me yine de sorunlara neden olmaktaydı. 1980’lerdeki finansal sorunlar, sponsorlar ve yayın hakları ile bir şekilde çözülse de bu denli yüksek sayıda katılımcı, medya ve seyirciyi konuk etmek şehirler için oldukça büyük yük getirmektedir. Yunanistan Devleti’nin Olim­piyat Oyunlarını boykot etme ve yapılmamasını iste­me gibi bir hakkı vardır.

Sporlar

Beysbol, Basketbol, Plaj Voleybolu, Boks, Kano, Bi­siklet, Dalma, Binicilik, Futbol, Eskrim, Judo, Hentbol, Çim Hokeyi, Pentatlon, Ritmik Jimnastik, Kürek, Yel­ken, Atıcılık, Softbol, Yüzme, Senkronize Dalma, Senkronize Yüzme, Masa Tenisi, Trambolin, Tekvan­do, Tenis, Triatlon, Voleybol, Sutopu, Halter, Güreş.

Olumsuzluklar

Küreselleşen dünyada birçok olumsuz gelişme yaşandı. Dünya savaşları, bloklaşmalar ve soğuk savaş dönemi bu olumsuzlukların en önemlileriydi.

Dünya Savaşları

Modern olimpiyatlar yapılmaya başladığı 1896 yılın­dan itibaren iki kez dünyayı saran savaş nedeniyle duraklatıldı. I. Dünya Savaşı nedeniyle bir kez, II. Dünya Savaşı nedeniyle ise iki kez oyunlar iptal edil­di.

İskenderiye ve Budapeşte’nin de aday olduğu ve so­nunda Berlin’de yapılmasına karar verilen 1916 yılın­daki 6. Olimpiyatlar, I. Dünya Savaşı nedeniyle iptal edildi. Oyunlar 20 yıl sonra 1936 yılında Berlin’de ya­pılabildi.

Berlin’de yapılan ve Hitler’in gövde gösterisine dönü­şen bu oyunlardan 4 sene sonra 1940 yılında Helsin­ki’de yapılması gereken oyunlar bu defa II. Dünya Sa­vaşı nedeniyle iptal edildi. 1939 yılında savaş başla­madan 1944 yılındaki oyunların da Londra’da yapıl­masına karar verilmişti. Ancak 1944’e gelindiğinde savaşın hâlâ devam etmesi nedeniyle 1944 Olimpi­yatları da yapılamadı. II. Dünya Savaşı’nın bitmesi ile oyunlara ev sahipliği yapamayan bu iki şehir 1948 ve 1952’deki Olimpiyatları düzenleme hakkını elde etti.

Politika

Politika, oyunlar üzerine her zaman etkisini göster­miştir. Bunun ilk ve en önemli örneği 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yaşanmıştır. Adolf Hitler, oyunları bir güç gösterisi ve Nazi propagandası için araç ola­rak kullanmış ve bunda da başarılı olmuştur. Hitler’in yaptığı açılış konuşması tüm dünyada radyodan din­lenmiştir. 1936 Olimpiyatları’na damga vuran olay ise ABD’Ii siyahî atlet Jesse Owens’in çıplak ayakla dört altın madalya kazanıp, rekorlar kırması ve ırkçı Hit­ler’in stadyumu terk etmesine neden olmuştur. Sovyetler Birliği 1952 yılına kadar olimpiyatlara katıl­madı. Bunun yerine 1928 yılından itibaren Spartakiads adıyla kendine yakın ülkelerin katılmasıyla başka bir spor organizasyonu düzenledi.

1962 yılında çoğunluğu bağımsız sosyalist ülkelerden oluşan ve önderliğini Endonezya’nın yaptığı bazı ül­keler tarafından Games of the New Emerging Forces (GANEFO) -Yeni Ortaya Çıkan Güçlerin Oyunları ola­rak tercüme edilebilecek yeni bir organizasyon hazır­lığı başlatıldı. Bunun üzerine Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), bu organizasyonda yarışacak sporcu­ların Olimpiyatlara katılma haklarının olmayacağı şek­linde bir deklarasyon yayınladı. Bir kez 1963’de Jakarta’da yapılan oyunlar, 1967’de Kahire’de yapılma­sı planlandığı halde yapılamadı.

1968 Olimpiyatları iki siyahî atletin olimpiyat tarihine geçecek gösterisine şahit olmuştur. 200 metre yarı­şında rekor kırarak altın madalya alan Tommie Smith ve aynı yarışta 3. olarak bronz madalya alan John Carlos madalya töreninde siyah eldivenli ellerini yum­ruk şeklinde havaya kaldırarak adına yarıştığı ABD’deki ırk ayrımcılığını protesto etmişlerdir. Bunun sonucu iki atlet de milli takımdan uzaklaştırılmışlardır.

1996 ile 2002 yılları arasında Afganistan’ın oyunlara katılması ülkedeki Taliban rejimi nedeniyle engellendi. Afganistan bu hakkı 2004 yılında tekrar kazandı.

Şimdiye kadar düzenlenen olimpiyat oyunlarına hiçbir Müslüman ülke ev sahipliği yapamamıştır.

Boykotlar

Ülkelerin çeşitli protestolarını göstermek için Olimpi­yatlara katılmayı boykot etmesi oyunları özellikle So­ğuk Savaş döneminde oldukça etkilemiştir. Boykotla­rın oyunların gücüne en büyük etkisi ise 1980 ve 1984’de peş peşe yapılan Moskova ve Los Angeles’deki oyunlarda görülmüştür. 1979 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesini protesto eden ve ABD’nin başını çektiği 64 ülke Moskova’yı protes­to etti. Oyunlara sadece 80 takım katıldı.

Dört sene sonra bu defa ABD’de yapılan olimpiyatları Doğu Bloğu ülkeleri boykot etti. SSCB’nin önderliğin­de aralarında Doğu Almanya ve Küba’nın bulunduğu 13 ülke olimpiyatlara katılmadı.

Ancak olimpiyatlar tarihinde ilk boykot 1956 yılında Hollanda, İspanya ve İsviçre tarafından Macaris­tan’daki ihtilali protesto için yapıldı. Bunun yanında Kamboçya, Mısır, Irak ve Lübnan Süveyş Bunalımı (Savaşı) olarak da bilinen Arap - İsrail Savaşı’nın pro­testo için bu olimpiyatlara katılmadı.

1968 ve 1972’de pek çok Afrikalı ülke Yeni Zelanda, Zimbabwe (Rodezya) ve Güney Afrika’nın Olimpiyat­lara katılması engellenmesi nedeniyle lOC’nin karar almasını istemiş ve boykotla tehdit etmişlerdir. Son olarak 1976 Montreal Olimpiyatları’na Yeni Zelanda Rugby takımının ırkçı yönetimi nedeniyle sportif am­bargo uygulanan Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bir turnuvaya katıldıktan sonra olimpiyatlara kabul edil­mesini protesto etmek için bu oyunlara katılmamıştır. 22 ülke oyunları boykot etmiştir.

1988’de Kuzey Kore, Seul’deki (Güney Kore) oyunla­ra katılmadı. Bu oyunlara Küba, Etiyopya ve Nikara­gua da katılmadı.

1972 Münih Olimpiyatları’nda, oyunlar tarihinin ilk ve en önemli terör olayı gerçekleşmiştir. Kara Eylül Örgütü’ne bağlı Filistinli 8 terörist İsrail adına yarışan 11 sporcuyu esir almıştır. İki sporcuyu hemen öldüren te­röristler diğer 9 sporcuyla beraber Almanya’yı terk etmek üzere havaalanına geldiklerinde Alman güvenlik güçlerinin operasyon hazırlığında olduğunu fark et­miş, 9 sporcuyu öldürüp çatışmaya girmişlerdir. Top­lam 18 saat süren olayda 11 sporcunun yanı sıra bir Alman polisi ve 5 terörist de ölmüştür.

Yine 1972 Olimpiyatlarında kapanışın yapılacağı 11 Eylül günü Stuttgart’tan bir uçak kaçırıldığı ve Arap te­röristlerin törene bomba atacağı haber alındı. Yetkili­ler kaçırılan uçağı iki adet savaş uçağının takip ettiği­ni ve Münih’e yaklaşması halinde düşürüleceğini açık­ladılar. Ancak bir süre sonra radarın takip ettiğinin başka bir sivil uçak olduğu ortaya çıktı. Kaçırılan uçak ise bir daha bulunamadı.

1996 Atlanta Olimpiyatları’nda Olimpiyat Parkı’nda bir bomba patladı. Patlama sonucu bir seyirci öldü ve 100’den fazla kişi yaralandı. Melih Uzunyol adlı TRT kameramanı ise olayı çekmek üzere koşarken kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Soruşturmaların sonu­cunda bombayı Eric Robert Rudolph adlı bir ABD va­tandaşının koyduğu ortaya çıktı.

Doping Skandalları

Olimpiyatların ruhuna en çok zarar veren etkenlerin başında son yıllarda kullanımı gittikçe artan doping et­kisi olan ilaç kullanımı gelmektedir. Özellikle Atina Olimpiyatları’nda başta halter gibi güce dayalı sporlar olmak üzere pek çok doping vakası ile karşılaşıldı ve alınmış pek çok madalya iade edildi.

Aslında ilk olimpiyatlarda doping etkili ilaç kullanımı yasak değildi. Hatta 1904 yılında maratonu kazanan Thomas Hicks’e yarış içinde dahi antrenörü tarafın­dan güçlendirici ilaçlar verildi. Ancak zaman içinde bunun spor ruhuna aykırı olması ve ileri safhalarda sağlık problemleri yaratması nedeniyle yasaklanması söz konusu oldu. İlk olarak 1956 Melbourn’da konu gündeme geldi. Olimpiyat tarihinin dopinglerle ilgili en dramatik olayı ise 1960’da gerçekleşti. Danimarkalı bisikletçi Knut Enemark Jensen yarış sırasında bisik­letten düşerek öldü. Daha sonra ölümünün kullandığı dopingli ilaçlardan kaynaklandığı ortaya çıktı. Bu olay üzerine 1963 yılında Avrupa Komisyonu’nda doping konusu ele alındı ve ilk kontroller yetersiz de olsa, 1964 Tokyo Olimpiyatlarında yapılmaya başladı. Ancak pek çok spor federasyonunun koyduğu doping­li sporcuya men cezasını uygulama kararını IOC ilk olarak 1967’de verdi. Ve olimpiyatlar tarihinde ilk do­ping testi pozitif çıkan sporcu 1968 yılında İsveçli at­let Hans-Gunnar Liljenvvall oldu. Sporcu kazandığı bronz madalyayı alkol kullanımı nedeniyle kaybetmiş oldu.

Olimpiyatların en bilinen doping olayı ise 100 metre yarışında Seul Olimpiyatları’nda ortaya çıktı. Kanada­lı Sprinter Ben Johnson yarışı rekor kırarak kazanmış ve bu oyunların belki de en önemli madalyalarından birini kazanmıştı. Ancak doping testleri sonucu pozitif çıkınca madalyayı iade etmek zorunda kaldı ve 2 yıl men cezası aldı.

Voyager Uydusu

Voyager Uzay Araçları, Güneş sisteminin ötesinde çalışmak ve buralardan Dünya’ya bilgiler göndermek üzere düzenlenmiştir, ikiz araçlar olan Voyager 1 ve Voyager 2, 1977 yılında uzaya gönderilmişlerdir. Vo­yager 1, Mart 1979’da Jüpiter’in 286.000 km uzağın­dan geçti ve gezegenin dört doğal uydusuyla ilgili önemli bilgileri Dünya’ya iletti.

Daha sonra Kasım 1980’de Satürn’ün 124.000 km uzağından geçti ve gezegenin halkalarıyla uydularını inceledi. Bundan sonra, Voyager 1 güneş sisteminin dışına çıkabileceği bir rotaya yerleşti. Voyager 2, Temmuz 1979’da Jüpiter’in ve uydularının Ocak 1986’da Uranüs’ün ve Ağustos 1989’da da Neptün’ün yakınından geçti ve bu gezegenlere ait görüntüleri Dünya’ya ulaştırdı. Voyager 2’nin son durağı olan Neptün’e ulaşması tam 12 yıl sürdü. Bu yolculuk sıra­sında, Neptün üzerindeki koyu leke ve gezegendeki fırtına sistemi keşfedildi. Neptün’ün daha önceden bi­linmeyen altı küçük uydusunun fotoğrafı çekildi. Voya­ger 2, Neptün’ün bilinen uydusu Triton hakkında tah­minlerin yanlış olduğunu gösteren veriler gönderdi. Voyager 2, son durağı olan Neptün’den ayrıldıktan sonra Güneş sisteminden çıktı. Voyager 2, Güneş sis­teminden çıktıktan sonra fotoğraf çekemeyecek duru­ma gelmiştir. Fakat, 2015 yılına kadar Dünya’ya bazı sinyaller gönderebilecek. Her şey planlandığı gibi gi­derse, 42.000 yılında Voyager 2, Ross 248 yıldızının, 296.000 yılındaysa Sirius yıldızının yakınlarından ge­çecek.

Bu yıldızların yakınlarındaki bir aracının kenarına ta­kılmış bakış diski ve nasıl kullanılacağını gösteren ta­rifi bulacaklardır. Bu diskte, Türkçe dahil, 55 Dünya di­linde ve bir balina lehçesinde, kendilerine binlerce yıl öncesinden gönderilmiş şu mesajı dinleyeceklerdir: “Bu, bizim uzak, küçük dünyamızdan bir hediye. Sizin zamanınızda yaşayabilmek için kendi zamanımızı aş­maya çalışıyoruz.”

Türk Dış Politikasındaki Gelişmeler

Balkanlar

Türkiye’nin Balkan politikasının temelinde Yunanis­tan’la yaşanan sorunlar gelmektedir. Daha önceye gi­derek Soğuk Savaş dönemine bakalım.

Soğuk savaş döneminde Yunanistan’ın komşuları olan Arnavutluk ve Makedonya ile problem yaşaması Türkiye ile sakin bir dönem yaşanmasına neden ol­muştur. Bu dönemde iki ülke arasında sadece Ege’de yaşanan 12 mil sorunu vardı.

Türkiye, Bosna konusunda da büyük çaba harcamış­tır. Sorunun çözümü için İslam Konferansı bünyesin­de bir Temas Grubu kurulmasına önayak olmuştur. Hatta BM Barış Gücü’ne asker (1400) ve 18 tane F-16 göndermiştir.

Türkiye, Balkanlardaki Yugoslavya’nın parçalanması­nı istemiyordu. Çünkü bu parçalanma Balkanlardaki istikrar ve işbirliğini bozabilirdi. Dolayısıyla Yugoslav­ya’nın toprak bütünlüğünü savundu.

Bulgaristan’daki rejimin yıkılması Türkiye’yi mutlu etti­ği söylenebilir. Çünkü yeni durumda Türk-Bulgar iliş­kileri gelişecek ve Türk azınlık rahatlayacaktı. Türkiye ayrıca ABD'nin girişimleriyle Mart 1994’te kurulan Boşnak-Hırvat Federasyonu’nun büyük destekçisi ol­muştur. Kısacası Türkiye bir ülkedeki bir azınlığın kendi başına devlet kurması ve ardından da kendine akraba ve dost saydığı bir ülke ile birleşmesine karşı olduğu gibi, Balkanlardaki bir çatışmaya da karşıdır. Balkanlar; Türkiye için çok önemlidir. Çünkü batıya gi­den yol üzerindedir. Ayrıca Türkiye Balkanlarda ne kadar barış ve huzurun koruyucusu olursa o kadar da Avrupalı sayılmış olacaktı.

Kafkaslar

Kafkaslardaki en önemli sorun Sovyet Rusya idi. Ya­ni bu devletin tehdit oluşturabilecek tavırları idi. Türki­ye Kafkaslar konusunda Soğuk Savaşın sonlarına doğru rahatlamıştır.

Çünkü Gorbaçovlu Rusya tüm çabasını içerideki re­formlara harcıyordu. Ayrıca Rusya Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması ile Türkiye için Kafkaslarda tehdit olmaktan çıkmıştı. 1991 yılında Sovyetlerin dağılması Türkiye’yi daha da rahatlatmıştır. Çünkü Türkiye’nin kuzey doğu sınırında artık güçlü bir Rusya yoktu. Onun yerine küçük küçük devletler var­dı. Bu dönemde (1993) Türkiye’nin Rusya ile ticareti 2 milyar doları aştı. Bu da şunu gösteriyor ki, taraflar birbirinden endişe etmemektedir.

Türkiye Kafkaslardaki bazı gelişmelerde kendini taraf­sız kabul etmemiştir. Örnek verecek olursak Ermeni-Azeri çatışmalarında Türk Devleti ve kamuoyu et­nik bağdan dolayı Azerbaycan’ın yanında yer almıştır. Bu destek olayında şüphesiz ki Azeri lider Ebulfez Elçibey’in “Panturanizm" söylemi de önemli bir etkendir.

Türkiye Kuzey Kafkasya’da yaşayanlara karşı da çok ılımlı bir politika takip etmiştir. Türkiye’nin bu bölgeye karşı sloganı; Bağımsızlık ve Lâik, demokratik rejimle­re sahip olmaktı. Yani yapıcı bir politika uygulanıyor­du.

Türkiye Balkanlarda olduğu gibi Kafkasya’da da bu yapıcı politika sayesinde çok çabuk dostluklar ve iyi ilişkiler kurmuştu. Hatta bir zamanlar (Azerbaycan iş­gali) sıkıntılı olduğu Ermenistan’a dahi buğday yardı­mı başta olmak üzere yardım gönderiyor ve batının gönderdiği yardımların bu ülkeye ulaşmasını sağlıyor­du.

Türkiye Kafkas ülkeleriyle (Ermenistan, Azerbaycan, Nahçıvan, Gürcistan) ticari faaliyetlerini yoğun bir şe­kilde sürdürmektedir.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ)

25 Haziran 1992’de İstanbul’da imzalanan Karadeniz çevresindeki ülkelerin ekonomik işbirliği projesidir.

karadeniz ekonomik işbirliği

Kurucu Üyeler

Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya, Türkiye, Uk­rayna ve Yunanistan’dır.

Sırbistan sonradan katılmıştır. Kıbrıs Cum­huriyeti ve Karadağ’ın katılım isteği ise Türkiye ve Yunanistan’ın vetosu yüzünden gerçekleş­memiştir.

Bu birliğe üye olmak için Karadeniz’e sahili bulunma şartı aranmamıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ni uluslararası bir örgüte dönüştüren KEİB Antlaşması, 5 Haziran 1998’de Yalta’da imzalanmıştır. Bu antlaşma ile KEİT kurumsallaşma dönemine son vermiş ve proje uygulamasına geçmiştir.

Amacı

KEİ’nin amacı ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik işbirliğini geliştirmek ve Karadeniz Bölgesi’nin barış, işbirliği ve refah bölgesi haline gelmesini sağlamak. Taraflar arasında mal ve hizmet ticaretinin artırılması amaçlanmıştır.

Uzun vadede ise mal, sermaye ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktadır.

Çalışma Grupları

  • Bankacılık ve Finans
  • İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi
  • Ulaştırma
  • Ticaret ve Endüstriyel İşbirliği
  • İletişim
  • Çevre Koruma
  • Turizm Alanında İşbirliği
  • Tarım ve Tarımsal Sanayi
  • Yasalara İlişkin Bilgi
  • Enerji

Yapısı

Dışişleri Bakanlar Konseyi: En yüksek karar al­ma organıdır. Yılda iki kez toplanır. İlk iki dönem baş­kanlığını Türkiye yapmıştır.

KEİ Parlamenterler Asamblesi (KEİPA): Alı­nan kararların uygulanabilmesi için gerekli yasal ça­lışmaları yapar.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEİK): Üye ülkelerin iş çevrelerini temsil etmektedir.

Türkiye'nin Ortadoğu Politikası

ABD ve Avrupa kaynaklarındaki Orta Doğu ifadesi ol­dukça geniştir. Batılıya göre Orta Doğu; Kuzey Afrika, Arap Yarımadası, Orta Doğu Ülkeleri, Körfez ülkeleri, Afganistan, hatta Orta Asya ve Kafkas ülkelerini kap­samaktadır.

Bu ülkelerin birçoğunda demokratik rejimler yoktur. Ekonomik gelişme az olsa da enerji gelirleri ile bu açıklarını kapatmaktadırlar. Sosyal hayat gelişmediği gibi uluslararasındaki hukuk sistemi de bu ülkelerin çoğunda yoktur. Ayrıca bu bölge uluslararası teröriz­min yoğun yaşandığı bölgedir.

Türkiye Soğuk Savaş döneminde yaşanan Arap-İsrail Savaşları’nda Araplardan yana bir tavır almıştır. İs­rail - Filistin Savaşları’nda da bu tavrını sürdürmüştür. Filistin konusunda BM’nin “taksim" planına da Türkiye aynen Arap dünyası gibi karşı çıkıyordu. Çünkü Türki­ye’ye göre bölünme bölgede istikrarı bozabilirdi. Tek ve bağımsız bir Filistin Devleti daha mantıklı idi. Fakat Türkiye daha sonraları Arap - İsrail konusundaki sı­kıntıları çözmek için oluşturulan Filistin Uzlaştırma Komisyonu’nun içinde yer aldı. Bu durum Arap dünya­sında tepki ile karşılanmıştır.

Türkiye Ortadoğu’da daha da aktif bir politika izleye­rek güvenlik doğrultusunda bazı paktların kurulmasın­da aktif rol oynadı. Örneğin, 1955’te Bağdat Paktı’nın kurulmasında aktif sorumluluklar yüklenmiştir. (Pakt; Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere arasında ku­rulmuştur.) Türkiye, Mısır’da ise Nasır yönetimi ve güçlerine karşı mücadele ediyordu. Süveyş Kanalı buhranında Türkiye; Mısır’a saldıran İngiltere ve Fran­sa’yı hukuk ihlâli yapmakla suçlarken, olayların so­rumlusu olarak da Mısır Devlet Başkanı Nasır’ı suçla­mıştır.

Irak’ta 1957’de Kral Faysala karşı yapılan darbe son­rası Türkiye bölgeye müdahale yapmak istemiş; fakat ABD engellemişti. Bu gelişme üzerine Irak, Bağdat Paktı’ndan ayrılmış ve paktın adı CENTO (Merkezi Anlaşma Teşkilatı) olmuştur.

Türkiye, Irak’taki darbeden etkilenen ve ABD’den yar­dım isteyen Ürdün’ün bu tavrını destekleyerek, bu es­nada ABD’ye İncirlik Üssü’nü kullandırtmıştır.

Türkiye Soğuk Savaş döneminden sonra da Orta Doğu’da aktif siyaset İzlemeye devam etmiştir. Devamlı ezilen toplumun yanında yer almaya devam etmiştir. Bölünmüş bir Irak’a karşı çıkmıştır. Ülkeye zarar ve­ren terörden dolayı komşularıyla ilişkilerini gözden ge­çirmiştir. Ayrıca en son 2009 başlarındaki Gazze sal­dırılarında açıkça İsrail’e tepkisini göstermiştir. Türki­ye Cumhuriyeti Devleti ve halkı masum Filistin halkı­nın manevi olarak yanında yer aldığı gibi maddi ola­rak da bu ülkeye olan desteğini esirgememiştir.

Türkiye Ordusunun Sınır Dışı Görev Alması

Uluslararası barışın sağlanması amacıyla BM ve NA­TO kararlarıyla Türkiye Cumhuriyeti 63.686 askerini dünyanın değişik bölgelerine göndermiştir. Halen Ka­bil, Bosna - Hersek, Kosova ve Letonya’da 1045 civa­rında askerimiz görev yapmaktadır.

Türk Askerlerinin Aldığı Görevler

Kore: Türk askerinin uluslararası ilk görevidir. 1950 - 1953 arası 3 yıl sürmüştür. Dönüşümlü olarak 52 bin asker görev almıştır.

Somali: 1993-1994 yıllarında görev yapmıştır. Somali’deki in­sani yardım hareketi olarak düzenlenen Ümit Operas- yonu’na 300 asker ile katılmıştır.

Bosna - Hersek: UNPROFOR Hareketi’ne katılmıştır. 1464 kişi ve 18 uçak ile katılan Türk askeri 1993-1995 arası görev yaptı. NATO bünyesindeki harekâta da katılan Türki­ye 1995-2004 yılları arasında da bölgede görev yap­mıştır.

Ariyatik Deniz: NATO’nun düzenlediği SHARPGUAR harekâtına ka­tılmıştır. Bölgede 1992-1996 arası kalmıştır. Bu hare­kâta 5 bin asker, 18 firkateyn, 2 denizaltı ve 4 akarya­kıt gemisi ile katılmıştır.

Arnavutluk: Bu ülkede yaşanan olaylar üzerine insani yardım da­ğıtan ALBA Harekâtına katıldı. (Nisan 1997-Ağustos 1996 arası) 779 kişiden oluşan 1 deniz piyade taburu bu göreve dahil olmuştur.

İran - Irak: BM gözetiminde 10’ar kişilik askeri heyete dönemler halinde katıldı.

Kuveyt: Irak’ın Kuveyt’e saldırısı ile BM harekâtına 75 askeri­miz katılmıştır.

Doğu Timor: 2000-2004 arası dönemler halinde 8 subayımız gö­rev yaptı.

Afganistan: Uluslararası Güvenlik ve Yardım Harekâtı adı verilen göreve 3.350 asker ile katıldı. (2002-2005 arası)

Gürcistan: AGİT Harekâtına 2000-2004 arası 10 subay ile katıl­mıştır.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti: Bu ülkede 30 Temmuz 2006’da yapılan seçimlerde BM Çokuluslu Barış Gücü’ne destek amacıyla katıldı. (15 askeri personel)

Makedonya: Makedonya’daki silahlı militanların silahsızlandırılma­sı maksadıyla NATO’nun Essential Harvest Harekâtı­na bir bölük timi ile katılmıştır. (Ağustos-Ekim 2001)

2009 yılı başlarında ise Somalili korsanlara karşı mücadele amacıyla TBMM’nin aldığı karar­la Körfez’e Türk askeri gönderilmesine karar ve­rilmiştir.

Türk askeri bu görevlerin yanı sıra Katrina Kasırgası sonrası ABD’ye bir C-130 uçağı gön­dermiştir (2005). Pakistan depreminde bölgeye yardımlar Türk Hava Kuvvetlerine ait kargo uçakları ile taşın­mıştır (2005).

Türk Kızılayı ve Yardımları

Türk Kızılayı Osmanlı Devleti döneminde 1868 yılında kurulmuştur. Kurulduğu zaman adı "Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti’ idi. Kurulduğu an­dan günümüze kadar dünyanın dört bir yanına ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşmuştur.

Türk Kızılayı’nın amacı nerede olursa olsun hiçbir ay­rım yapmaksızın insanın acısını önleme ve hafiflet­meye çalışma, insanların hayatını ve sağlığını koru­mak, onun kişiliğine saygı gösterilmesini sağlamak ve insanlar arasındaki karşılıklı anlayışı, dostluğu işbirli­ği ve sürekli barışı getirmeye çalışmaktır. Türk Kızılayı, ihtiyaç anında dayanışmanın, ıstırap anında şefka­tin, savaşın en yoğun olduğu anda insancılığın, taraf­sızlığın ve barışın sembolüdür.

Türk Kızılayı tarafsızlığını hiçbir zaman bozmamıştır. Örneğin Kafkasya’daki Rusya-Gürcistan (2008) sa­vaşından hemen sonra Gürcü halkının yardımına koş­muştur. Kızılay birçok bölgeye yardım göndermiştir. Türk Kızılayı, halen dünyanın en büyük 5. yardım ku­ruluşudur.

Ayrıca Uluslararası Yardım kuruluşu olan Kızılay - Kı­zılhaç Konfederasyonu’nun 5 yönetici ülkesinden biri­sidir.

Türk Kızılayının ülke genelinde 680 şubesi bulun­maktadır. Genel merkezi Ankara’dır. Ülkemizde de çok çalışan Kızılay, deprem, tabii afet gibi olaylardan hemen sonra o bölgelere ulaştığı gibi Ramazan ayın­da da 50 bin aileye gıda yardımı yapmaktadır.

Türkiye'de Meydana Gelen Gelişmeler

Terör Olayları ve Nedenleri

Bugün dünya genelinde bakıldığında terörün önemli bir sorun olduğu hemen göze çarpmaktadır. İspanya, İngiltere, ABD gibi devletleri etkileyen terör olayları maalesef ülkemiz için de önemli bir sorundur. Bugün ülkemiz kamuoyunu önemli ölçüde etkileyen terörün izlerini geriye doğru 1950’lere kadar götürmek müm­kündür. 1950’ler, II. Dünya Savaşı sonrası idi. Dolayı­sıyla tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sosyo­ekonomik sıkıntılar had safhada idi. 1960 - 1980 yılla­rında Türkiye’yi tehdit eden en önemli sorun sağ - sol çatışması, 1980’den günümüze kadar ise Türk - Kürt ayrımı ile terör canlandırılmak istenmiştir. Ayrıca bu olayların ortaya çıkış zamanı da oldukça manidardır. Türkiye’nin tam da siyasi, sosyal ve ekonomik sıçrayı­şa geçeceği zamanlarda terör olayları patlak vermek­tedir. Bu bağlamda terörün çok farklı nedenleri olabi­lir. Ekonomik ve sosyal nedenlerden tutalım da bölge­sel özelliklere kadar birçok neden sayılabilir. Terörde bu nedenler etkili olduğu gibi; kültürel farklılık, bazı sosyal değerlerin değişmesi, Türkiye’nin toprak bü­tünlüğüne ve bağımsızlığına saldırı, topluma yabancı­laşma, nesillerin birbirine olan bağlılığın azalması da gösterilebilir. Ayrıca terör olaylarında dış güçlerin de etkisi unutulmamalıdır. Zira dünya hakimiyetine aday olduğunu düşünen devletler kendilerinden güçlü bir ülke istemediklerinden bazen terör olaylarına alet ola­biliyorlar.

Yıllardan beri terör belası ile uğraşan güvenlik güçle­rimiz (asker ve polis) yeterince tecrübe kazanmışsa da bu yeterli değildir. Terör örgütlerinin sistematiği, gerçekleştirmek istedikleri hedefler, taktikleri, müca­dele usulleri konusunda tam bir bilgilenme sağlanma­lıdır. Ayrıca kurulacak çok ciddi bir istihbarat ağı ile bu örgütler tam olarak kontrol altına alınmalıdır.

Bir de terörle mücadele konusunda bilimsel verilerden yararlanmak gerekiyor. Yani neler yapılırsa, çözüm yolları bulunursa bu sorun ortadan kalkar? Galiba bu soruların cevabını bulmak gerekiyor. Bulamadığımız zamanlar "terörizm” ile mücadeleden çok “terörist” ile mücadele etmek zorunda kalırız. Bir şekilde terör ör­gütlerinin çoğalmaması sağlanmalı. Yoksa her öldü­rülen terör örgütünün yerine yenileri katılabilir.

Bir de şu unutulmamalıdır. Terörle mücadele etmek sadece güvenlik güçlerinin görevi olmamalı. Terörü bir bütün olarak düşünmek zorundayız. Çünkü terö­rizm sadece bir güvenlik sorunu değil, terörün siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutu da vardır. Yani ül­kedeki tüm kurumlar ve kuruluşlar bu tehlikeye karşı tek vücut olmalıdır.

Terörü Önleme Yolları

Terörle mücadele hususunda atılması gereken en önemli adım gençliğin terör tehlikesinin ağına girme­mesini sağlamaktır. Zira bazı şeylerin hâlâ oturmadı­ğı, duygunun her şeyin önünde olduğu, araştırma ve merakın üst seviyede olduğu gençler terör örgütlerinin ağına çok çabuk düşebiliyorlar. Bunu önlemenin de tek yolu eğitimden geçmektedir. Nesillerin cahil yetiş­memesine bağlıdır.

Çünkü çok iyi eğitim alan bir genç, devletine, milleti­ne, tarihine barışık olup, milli birlik ve beraberliğin bo­zulmaması için çalışır.

Zihnen, bedenen ve ruhen iyi yetişen gençler hiçbir zaman terör örgütlerinin ideolojilerine alet olmazlar. Bunu yapacak olan da bütün bir Türk milletidir. Gü­venlik güçleri bu kısmın sadece silahla mücadele bo­yutunda yer almakla birlikte olayı bir bütün olarak ele alırsak medyadan tutup üniversitelere ve hatta tüm bi­reylere bazı sorumluluklar düşmektedir. Terörü önle­menin bir diğer yolu da terörün daha çok yaşandığı yerlere her alanda hizmet götürülmesidir. Halk kendi­ni terör örgütlerinin kolları altında değil devletin şem­siyesi altında görmelidir. Bu da o bölgeye yapılacak yatırımlarla olacaktır. İşsizlik giderilmeli, alt yapı - su ve elektrik gibi gereksinimler karşılanmalıdır. Yani halk devletini her zaman kendi yanında hissetmelidir. Halkın aydınlatılması açısından yazılı ve görsel med­yaya çok iş düşmektedir. Terör olayları haber yapılır­ken özendirilmemelidir. Hiçbir zaman bir teröristin reklamı da yapılmamalıdır. Sonuç olarak söylemek gerekirse en ciddi olarak 1984’te başlayan ve günü­müzde hâlâ devam eden terörden ülkemizde bir gün mutlaka kurtulacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti bunu başaracak güçtedir. İnanı­yoruz ki jeopolitik önemi, doğal güzellikleri, her geçen gün artan genç nüfusu ile her devleti kıskandıran ül­kemiz bu badireyi de atlatacak ve 21. yüzyılın parla­yan, dostuna güven, düşmanına ise korku salan ülke­si olacaktır.

1999 Marmara Depreminin Sosyal ve Ekonomik Sonuçları

17 Ağustos 1999’da tüm Türkiye Marmara Depremi­nin şoku ile uyanmıştır. Richter ölçeğine göre gece saat 03.02’de 7,4 büyüklüğünde bir deprem yaşan­mıştır. Bu deprem Türkiye’nin ve milletimizin yaşadığı en büyük felaketlerdendi.

Deprem Kocaeli, Sakarya, Yalova, Bolu, İstanbul, Bursa ve Eskişehir’de çok ciddi hissedilmiş; ama en büyük can ve mal kayıpları Kocaeli, Sakarya ve Yalo­va’da yaşanmıştır.

Resmi rakamlara göre 15.466 insanımız yaşamını yi­tirirken, 23.954 kişi de yaralanmış, 100 binin üzerinde bina hasar görmüştür.

Depremin yaşandığı bölge Türkiye nüfusunun %23’üne denk gelmektedir. Deprem özellikle konut, ticari ve sanayi yapı, otoyol, köprü, alt yapı, ulaşım, makine, teçhizat, mamul mal stoklarında önemli ka­yıplara neden olmuştur. Yine deprem sonrası sanayi­nin kalbi olan bölgede üretim durmuş veya düşük ka­pasite ile çalışmıştır. Bu durum ise milli hâsılada ka­yıplara neden olmuştur.

17 Eylül 1999’da açıklanan rakamlara göre depremin ülkemize faturası 9-13 milyar dolar arasındadır.

Kamu kesimi bu depremden çok ciddi etkilenmiştir. Altyapı ve üretim tesislerinin uğradığı hasarların tela­fisi için yapılan harcamalar, ayrıca depremden dolayı vergi ertelemeleri ve vergi kayıpları kamu finansmanı­nı zora sokmuştur. Tüm bunlar birleştirilince depremin kamu finansmanına zararı 6,2 milyar dolar olduğu tahmin edilmiştir. Bunun 2,5 milyar doları kredi ve hi­be yoluyla gelen dış yardımlarla sağlanmıştır. Depre­min bu ekonomik boyutundan başka sosyal boyutu da unutulmamalıdır. 17Ağustos’u takip eden 12 Kasım 1999 Düzce depremi yaşanmış ve o soğuk günleri in­sanımız çadırda geçirmek durumunda kalmıştır. Dep­remin akşam saatlerinde (Düzce Depremi) ve Ağus­tos depreminin de gece meydana gelmesi kurtarma çalışmalarını zorlaştırmıştır. Bu durumda göçük altında bir yakını bulunan kişileri isyan ettirmiştir. Kargaşalar yaşanmış ve bundan dolayı pek çok insana ulaşıla­mamıştır. Ayrıca bu depremlerde itfaiye binası da yı­kılmış ve itfaiyeciler göçük altında kalmıştı. Durum böyle olunca itfaiye birçok yerde çıkan yangınlara mü­dahale edememişti. Sonuçta birçok insanımız yana­rak veya boğularak yaşamlarını yitirdi. Depremin bir diğer boyutu da insan ruh sağlığında açtığı yaralardır. Çünkü doğal afetlere bağlı olarak Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Depresyon vakaları görülmekte­dir. Depremler ruh sağlığını etkilediği gibi bu konuda­ki çalışmaları da etkilemiştir. Mesela Türkiye’de 1970 - 2003 arası ruh sağlığı ile ilgili yazıların %25’i dep­remle ilgilidir. Yine depremden sonra ruhsal travma çalışmaları iki katına çıkmıştır. Depremlerin bu kadar olumsuz yanının dışında bazı olumlu yanları da göze çarpabiliyor. Deprem ve afetler, toplumda derin acıla­ra neden olmakla birlikte toplumun içindeki bazı güç­lerin de ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu da insanımızda­ki yardım hassasiyeti, özellikle bu depremden sonra yapılan yardım kampanyaları ve devletin bazı ürünle­re koymuş olduğu ek vergilere rıza gösterme milleti­mizin içindeki o yardım yapma güzelliğini göstermek­tedir. Yine bu depremde dayanışma zemininin ortaya çıktığı görülmüştür. İnsanlarımız birbirlerine tek vücut olarak nasıl yardım edebileceklerini gösterdi. Birçok insanımızın dünya görüşü ve hayata bakışı değişti. Yardım severlik, dostluk ve komşuluk gibi çok güzel değerler bir kez daha ön plâna çıktı. İnsanımızın ola­ğanüstü çalışması birlikteliğe, dayanışmaya, aç kal­mış birçok insan için yalnız olmadıkları hissini vermiş­tir. Güçlü olduğumuz ve bu işin de üstesinden gelebi­leceğimiz anlaşılmıştır. Yine 1999 Ağustos ve 12 Ka­sım depremlerinde dünyanın dört bir yanından Türki­ye’ye yardımlar gelmiştir. Dünya bir kere daha karşı­lıksız vermeyi ve halkların birbiri ile temasını başar­mıştı. Dünya milliyetçilik propagandasını geride bıra­kıp yardımımıza koşmuştur. Ayrıca Türk halkı şunu da bir kez daha hissetmişti: Yurt dışındaki komşularımız için Türkiye’nin ne kadar değerli olduğunu. Örneğin Yunanistan’la Türkiye arasındaki geçmişte yaşanan sıkıntılar bir anda unutulmuş ve bu devlet Türk halkı­nın yardımına koşmuştu. Tüm bunlarda depremin so­nunda yaşanan güzellikler olsa gerek.

Türk Dünyasında Eğitimde İşbirliği

Bu alandaki projelerin en önemlisi 1990’larda Türki­ye’nin başlattığı “Büyük Öğrenci Projesi” dir.

Amacı

Türk Cumhuriyetleri ve toplulukların eğitim düzeyini artırmak, yetişmiş insan gücü gereksinimini karşıla­maya yardımcı olmak. Türkiye dostu genç nesiller ye­tiştirmek ve Türk dünyasıyla kalıcı bir kardeşlik ve dostluk kurmak amaçlanmıştır.

Projenin Başlangıcı ve Kapsamı

Projeye 1992 - 1993 eğitim öğretim yılında başlan­mıştır. Başlangıçta sadece beş Türk Cumhuriyeti ile başlayan projeye daha sonra diğer Türk toplulukları da eklenmiştir. Planlamaya göre başlangıçta 10.000 öğrenci hedeflenmişti. Bunların 7000’i yükseköğre­nim, 3000’i ise ortaöğrenim için planlanmıştır.

Öğrenci kabulü için Türk Cumhuriyetleri ve Akraba Toplulukları Sınavı (TCS) yapılacaktır. Öğrencilerin kayıt, devam, başarı, disiplin durumlarını izlemek ve Dışişleri Bakanları aracılığıyla ilgili ülkelere bildirmek ve mezun olan öğrencilerle işbirliğini sürdürmek ÖSYM ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevidir. Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu da bu öğren­cilere barınma imkânı sunmuştur.

Burs sağlanan ülkeler aynı zamanda eğitim temsilcile­ri de gönderiyorlardı. Bu kişilerin görevi öğrencilerini izlemek, onların iş ve işlemlerini yürütmektedir.

Burslu öğrencilerden Türkçesi yetersiz olanlar için Türkçe öğretim merkezleri açılmış ve burada 1 yıl ders görmektedirler. Ankara, Gazi, Ege ve Abant iz­zet Baysal Üniversiteleri bünyesinde TÖMER bölüm­leri açılmıştır. Türkiye’nin şu ana kadar sağladığı bursların %76’sı kullanılmıştır. 1992-1999 arası 2.981 öğrenci mezun olmuştur. Yine bu süre zarfında kayıt yenileme, başarısızlık gibi nedenlerden dolayı 9.185 öğrencinin bursu kesilmiştir.

Yükseköğretim için hedeflenen 7.000 burslu öğrenci hedefi 2001 yılı itibariyle aşılmıştır. Bu sayı 24.000’i bulmuştur. Ortaöğretim için hedeflenen 3.000 sayısı­na ise ulaşılamamıştır.

 T.C. Hükümeti Tarafından Öğrencilere Sağlanan Maddi Destekler

2000 yılı itibariyle; Lisans öğrencilerine aylık 40 milyon, lisansüstü öğrencilerine aylık 45 milyon verilmiş­ti ilk 6 ay için. İkinci altı ayda ise bu rakamlar 45 ve 50 milyon TL yapılmıştır. Ayrıca;

Giyecek yardımı: 25 milyon lira, kırtasiye yardımı: 22 milyon lira üniversite öğrenci katkı payı ve İkamet tezkeresi ücreti devlet tarafından ödenmektedir.

Yurtlarda ücretsiz barınma imkânı sağlanmakta­dır. Toplu taşıma imkânı ücretsiz sağlanmaktadır. Ayrıca acil durumlarda İl Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarınca tedavi giderleri karşılan­maktadır.

Sonuç olarak; Sovyetlerin dağılması ile bağımsızlığı­nı kazanan Türk Devletleri ve diğer Türk toplulukları yeni umut ve beklenti içine girmişlerdir. Böyle bir or­tamda Türkiye de üzerine düşeni yapmış ve tarihsel ve kültürel bağları nedeniyle ortaklıkları canlandırma ve geliştirme fırsatı bulmuştur.

Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY)

Kuruluşu

Türkçeyi konuşan ülkelerden olan Azerbaycan, Kaza­kistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkiye ve Türkme­nistan arasında kültürel işbirliğini artırmak amacıyla

12 Temmuz 1993’te Almatı’da imzalanan bir belgedir. Kısa adı TÜRKSOY’dur.

Bu kuruluşa Başkurdistan, Hakasya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Tataristan ve Tuva Cumhuriyeti gözlemci olarak katılmıştır.

TÜRKSOY, üye ülkeler arasında kültür ve işbirliğini sağlamayı amaçlamış, üye ülkelerin iç politikalarına karışmayan bir kuruluş olup üye ülkeler eşit haklara sahiptir. Çalışma alanı ve prensipleri bakımında UNESCO’ya benzer.

TÜRKSOY’un resmi dili Türkçe olup, merkezi Ankara’dır.

TÜRKSOY ile üye ülkeler arasında dostluklar kurula­cak, ortak Türk kültürü, dili, sanatı, tarihi ve tarihi mi­ras araştırılarak ortaya konulacaktır. Bir diğer amaç da ortak Türk kültürünü ve sanatını kalıcı kılmaktır.

Çalışma Alanları

  • Üye ülkeler arasında kültürel ve sanatsal faaliyet­ler yapmak
  • Ortak Türk kültürünü, dilini, sanatını, sporunu, oyunlarını ve diğer kültürel değerlerini ortaya çı­karmak
  • Ortak değerleri tanıtan filmler yapmak, radyo ve televizyon programları hazırlamak
  • Tiyatro, müzik, halk dansları ve festivaller düzenle­yerek bu konuda diğer kuruluşlara öncülük etmek
  • Güzel sanatlar alanında çalışmaları teşvik etmek ve sergiler açmak
  • Süreli, süresiz etkinlikler yapmak
  • Türk kültürüne hizmet etmiş önemli şahsiyetler adına anma günleri düzenlemek
  • Konferans, sempozyum ve paneller düzenlemek
  • Bazı vakıf, dernek ve uluslararası kuruluşlarla iliş­kiler kurmak ve ortak çalışmalar yapmak

TÜRKSOY ile UNESCO; eğitim, bilim, kültür ve sanat alanında işbirliği ve evrensel değerlerin korunmasını içeren antlaşma imzalamışlardır.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)

Kısa adı GAP olan Güneydoğu Anadolu Projesi, Dic­le ve Fırat nehirleri üzerinde yapılan barajlar, hidro­elektrik santraller ve sulama tesislerinin yanı sıra kent­sel ve kırsal alt yapı, ulaşım, sanayi, eğitim, sağlık gi­bi alanlarda yapılması öngörülen projeler bütünüdür. Yukarı Mezopotamya olarak bilinen Güneydoğu Ana­dolu Bölgesi’nin sosyal ve ekonomik kalkınmasını amaçlayan insan endeksli bir projedir. Amaç devletin o bölge halkına hizmet götürmesidir. Proje hâlâ de­vam etmekte olup en büyük eseri Atatürk Barajı’dır.

Atatürk Barajı ile enerji üretimi sağlanmış ve ayrıca bölgeye sulama imkânı da sağlanınca yılda birkaç ürün yetiştirilebilmiştir.

İnsan endeksli olan GAP projesi ile bölge halkının da­ha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmasını ve diğer bölge­lerle arasındaki gelişmişlik farkının ortadan kaldırıl­ması hedeflenmektedir. Teknik özellikleri, fiziki büyük­lüklerinin yanı sıra insani ve yenilikçi yaklaşımları ile bu proje bugün dünyanın ilgisini çekmektedir. Proje sayesinde iş alanları açılacak, halkın gelir düzeyi yük­selecektir. Proje henüz tamamlanmamasına rağmen elde edilen sonuçları; tarihin ilk uygarlıklarına tanıklık etmiş bu bölgede yeni ve daha parlak bir uygarlık or­taya çıkarabileceği konusunda Türkiye’ye ve dünyaya olumlu mesajlar vermektedir.

GAP; Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Ki­lis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illerini kapsa­maktadır.

GAP’ın tamamlanması ile bölgede sanayi %16’dan %24’e çıkacak. Hizmetler %44’ten %53 olacaktır. Ay­rıca hızlı nüfus artışına rağmen fert başına düşen re- el gelir artışı önemli ölçüde artacak ve ekonomi kendi kendine büyüme sürecine girecektir.

Sendikalar

Sendikalar dünyada buharlı makinelerin kitlesel üre­timde kullanılmasıyla başladı. İngiltere, Fransa ve Al­manya’da kötü çalışma koşullarını iyileştirmek isteyen işçilerin dayanışma dernekleri kurmaları sonucu sen­dikalar ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de ise Cumhuriyetin ilânından önce sendika­ya benzer örgütlenmeler olsa da ciddi olarak 1970’li yıllardan sonra ortaya çıkmıştır. Fakat bunlar daha çok yardım sandığı şeklindeydi. Bunların ilki Ameleperver Cemiyeti’dir. Bugün ülkemizde bol miktarda sendika vardır. Bunların önemlilerini sıralayalım.

  • Türk-İş’e Bağlı Sendikalar (Harb İş, Ağaç İş, Ha­ber İş gibi)
  • Disk’e Bağlı Sendikalar (Birleşik Metal İş Sendi­kası, Türkiye Basın İşçileri Sendikası gibi) Hak-İş’e Bağlı Sendikalar (Hizmet İş, Çelik İş, Öz Gıda İş Sendikası gibi)
  • Memur Sendikaları
  • Kesk’e Bağlı Sendikalar
  • Mermer-Sen’e Bağlı sendikalar
  • Türkiye Kamu-Sen’e Bağlı Sendikalar
  • Hürriyetçi Kamu-Sen’e Bağlı Sendikalar
  • Anadolu Kamu-Sen’e Bağlı Sendikalar
  • Ayrıca Bağımsız Sendikalar (Eğitim ve Bilim İş- görenleri Sendikası, Tüm Eğitimciler ve Eğitim Müfettişleri sendikası gibi)

Dernekler

Dernekler günümüzde hayatın bir parçası haline gel­miştir. Bazıları kuruluş amaçlarıyla, bazıları da isimle­riyle ön plâna çıkmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın hazırla­dığı rapora göre bugün Türkiye’de 80 bin 757 dernek var. Dernekler en az 7 kişi ile kuruluyor. Dernek sayı­sı olarak İstanbul (13.670), Ankara (6.986), İzmir (4.029), Bursa (2.965), Konya (2.244) gibi sıralama yapılmaktadır.

Türkiye'de Öğrenci, Kadın ve İşçi Hareketleri

Öğrenci Hareketleri

Türkiye’de ilk ciddi öğrenci olaylarına 27 Mayıs 1960 ihtilâlinde rastlıyoruz. Menderes hükümetinin devril­mesinde öncelikle olaylar öğrenci olayları ile başla­mıştır. Bu olaylar cılız olsa da sonraki bazı olaylara örnek teşkil etmiştir.

Öğrenci olaylarında 1968 yılı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemli bir yıldır. Çünkü bu tarihte tüm dünyada ve Türkiye’de kapitalist - emperyalist hegemonyanın varlığı sorgulanmaya başlamıştır. 1968’in öncesinde 1961 anayasasının getirdiği özgürlükçü or­tam etkili olmuştur. Bu bağlamda Türkiye İşçi Partisi (TİP) meclise girmiş, Fikir Kulüpleri Federasyonu ku­rulmuş (sonradan adı Dev - Genç olmuştur), ayrıca Devrimci İşçi Sendikası Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması 1968’i adeta tetiklemiştir. Bu tarihlerde üni­versite olayları yoğun olarak yaşanmıştır.

Yine 1970’li yıllardan sonra İlerici Gençler Derneği’nin (İGD) kurulması gençliğin yeniden ele alınmasını gündeme getirmiştir. Öğrenci olayları Türkiye’de he­men hemen her darbe öncesinde kendini hissettirmiş­tir. 1960, 1971 darbelerine 12 Eylül 1980 ihtilâli öğ­renci faaliyetlerine çok ciddi darbe vurmuştur. Birçok öğrenci tutuklandığı gibi hemen hemen bütün öğrenci dernekleri de kapatılmıştır.

Anavatan Partisi’nin 1983’te iktidara gelmesiyle öğ­renci derneklerine yeniden izin verilmiştir (1984). Yine bu yıllarda Türkiye Öğrenci Dernekleri Federasyonu (TÖDEF) kurulmuştur.

1993-1995 yılları yine öğrenci olayları ile geçmiştir. Harç zamları ve paralı üniversiteler yurt genelinde protesto edilmiştir.

Kadın Hareketleri

Türkiye’de kadın hareketleri, 1980’li yıllarda başlamış dense de bu hareket çok eskilere dayanmaktadır. Osmanlı döneminde 1870’lerden itibaren Osmanlı kadı­nı söz söyleme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı gi­bi konularda mücadele ettikleri gibi gazete, dergi ve romanlar yazarak yayın hayatına, iş hayatına girdiler ve hatta dernekler dâhi kurdular.

Yirminci yüzyıl başlarında kadın derneklerinin sayısı daha da arttı. Kadınlar 1919’dan itibaren oy hakkı is­temeye başladılar. Cumhuriyetin kurulmasında ciddi çalıştılar. “Kadınlar Halk Fırkası” adlı bir parti kurmak istedilerse de buna izin verilmedi. “Türk Kadınları Bir­liği” adlı derneği kurdular. Türk kadını 1926’da Mede­ni Kanun ile yeni haklara, 1930’da Belediye seçimleri­ne, 1933’te Muhtarlık seçimlerine ve 1934’te ise Mil­letvekili seçimlerine katılma hakkını elde etmiştir. Meclise ilk kadın milletvekili bile gönderilmişti.

1935 - 1975 arası, kadın hareketleri konusunda çok sönük geçmiştir. Bu dönemde kadınlar daha çok ha­yır derneklerinde çalışmaya teşvik edilmişlerdir. 1975’te ise kadınlar “İlerici Kadınlar Derneği”ni kura­rak mücadelelerini sürdürmüşlerdir.

Yeni kadın hareketi ise ancak 1980’lerde başladı. Bu harekete feminist hareket de denebilir.

Akademisyen ve eğitimli kadınların oluşturduğu "bilinç yükseltme” grupları ve 1989’da yayınladıkları Femi­nist Manifestosu ile toplumdaki erkek hegemonyasına karşı mücadeleyi hızlandırmışlardır.

2001 ve 2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun kadın hareketinin en somut başarısı olarak görülmek­tedir. Kadınlar aile içi şiddet konusunda “kadın sığı­nakları” modelini (Mor Çatı) benimsediler. Ayrıca 1998’de devlet "Aileyi Koruma Yasası”nı kabul etti. Bu da kadın hareketi konusunda önemli bir başarıdır.

Kadın hareketi, namus cinayetlerini önlemek için Di­yarbakır’da KAMER örgütünü kurmuştur. Yine bu ör­gütlerden bir diğeri de Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği’dir. (KA-DER)

İşçi Hareketleri

Osmanlı Devleti döneminde kurulan en ciddi işçi der­neği Amele-i Osmanlı Cemiyeti’dir. Fakat Osmanlı Devleti’nde 1908’e kadar ciddi bir işçi eylemi görülme­mektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde 1946’da sınıf esasına dayalı cemiyet kurma yasağı kaldırılınca sendikaların kurul­ması da hızlanmıştır.

1960’larda sendikaların geniş haklarının olduğu bir dönemdir. Fakat 12 Eylül 1980 darbesinde sendikalar ve faaliyetleri askıya alınmıştır. 1987’den sonra grev­ler çoğalmış, yeni yasalar yapılmış, bazıları yasal, ba­zıları ise açıkça yasaklanmasına rağmen grev-dışı faaliyetlerde çok ciddi artışlar olmuştur.

1989 sonrası dönemde sendikalı işçilerin mücadelesi artmış, bu hem maaşlarına yansımış, hem de siyasal düzlemde önemli bir yer tutmuştur.

1990’lı yıllarda ise kamuda çalışan işçiler örgütlen­mişlerdir. Memurların sendikal ve siyasal hakları daha sınırlayıcı idi. Grev ve toplu istifaları yasaklanmıştı. Bu yasaklar için çeşitli cezalar getirilmişti. Ayrıca üniversite öğretim üyeleri ile öğretmenlerin dernekle­re üye olmaları ön izne bağlanmıştır.

  • Sendikalar birer kitle örgütleridir.
  • İşçi sınıfının hak ve çıkarlarını koruduklarından dolayı birer sınıf örgütleridirler.
  • Siyasi parti, işveren ve devletten bağımsız olma­ları yönüyle bağımsız örgütlerdir.
  • Üyelerini ve yöneticilerini özgürce seçtiklerinden sendikalar demokratik örgütlerdir.

Küresel Isınma

Dünyadaki gözlemlenen iklim değişikliği önemli so­runları da beraberinde getirmektedir. Bunun için bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu konuda Birleş­miş Milletler (BM) bazı kararlar almıştır. (31 Mart 2007) Bu rapora göre 100 yıl içinde küresel ısınmaya bağlı olarak dünyadaki ortalama hava sıcaklığı 1.8 derece artacak. Denizler 59 cm yükselecek ve İstan­bul gibi kıyı şehirlerinin önemli bir bölümü sular altın­da kalacak, 3 milyar insan su sıkıntısı çekecek ve 600 milyon insan ise su sıkıntısından dolayı ölümle karşı karşıya gelecek.

Bu konuda çalışmaları olan bir önemli organ ise TİME Dergisi’dir. Bu dergi, araştırmaları soncu bazı çözüm yolları sunmuştur. Şimdi bunları inceleyelim:

  1. Mısır yakıtı kullanın. Bu sayede küresel ısınmaya yol açan gazların atmosfere salınımı %7 düşer.
  2. Evinizi izole edin. Küresel ısınmaya yol açan gaz­ların %16’sı konutlardan oluşuyor. İzole sonrasın­da konutların ısınma enerjisi %40 düşer.
  3. Ampulleri değiştirin. 7 wattlık çevre dostu ampulleri kullanın.
  4. Sokakta LED ampulü %40 daha az enerji harcıyor.
  5. Organik kıyafet giyinin. Organik kıyafetler hazırla­nırken %60 oranında daha az enerji harcanıyor.
  6. Yolculuğu paylaşın. Araştırmaya göre insanların %38’i yalnız seyahat ediyor. İşe gidip gelirken arabalarda toplu seyahat edin. Trafikteki araç sa­yısı azalmış olsun.
  7. Jeotermal ısıtma kullanın.
  8. Hybrld otomobil kullanın. Bu otomobilde elektrik ve benzin olmak üzere iki motor bulunuyor. %20’ye yakın yakıt tasarrufu sağlıyor.
  9. Ekolojik makyaj. Diğer makyajlar çevreye zarar veriyor. Bunun yerine bitki özlerinden yapılan or­ganik makyaj kullanın.
  10. Plâstik kullanmayın. Yılda 500 milyar poşet kulla­nılıyor. Bir plâstik ancak 1000 yılda doğadan te­mizleniyor.
  11. Geri dönüşümlü kâğıt. Bu kâğıdın üretim safha­sında %60 daha az enerji harcanıyor. Ayrıca kâ­ğıt yapımı için yılda 900 milyon ağaç kesiliyor.
  12. Toplu taşıma kullanın. Atmosfere yayılan gazın %14’ü araçlardan kaynaklanmaktadır.
  13. Bekleme modu. Evlerde harcanan elektriğin %75’i bekleme moduna alınan televizyon ve bilgi­sayardan kaynaklanmaktadır.
  14. İnmiş lastiklere dikkat edin. Çünkü havası inmiş bir lastik %10 yakıtı artırır.
  15. Küçük evde oturun. Çünkü 200 m2’lik bir evi ısıt­mak için 100 m2’lik bir evden 215 kat daha fazla yakıt tüketiliyor.
  16. Eski kıyafeti verin. Çünkü eski kıyafetlerin eritilip kumaşa dönüşmesiyle %76 enerji tasarrufu sağ­lanıyor.
  17. Gökdelene izin verin. Cam dış cepheli binaların aydınlatma ve ısınması beton binalara göre daha ekonomiktir.
  18. Mecburi olmadıkça kravat takmayın. Çünkü kravat takmayınca daha az terlersiniz. Klimalar daha az çalışır. Dolayısıyla daha az enerji harcanmış olur.
  19. Ofis değil evde çalışın. İmkânı olanlar ofis yerine evde çalışırsa ulaşım azalacak ve havaya salınan sera gazlarında da düşüş olacak.
  20. Yazın pencere açın. Klima yerine 1 pencere açar­sanız yıllık 22i7 ton olan kişi başı karbon gazı salınımını 1.8 ton azaltırsınız.
  21. Bahçenize bambu. Çapı geniş dallara sahip olan bitkiler, saldıklarından daha çok karbon gazını emebiliyor.

Çevre Kirliliği

Çevre; Dünya üzerinde yaşayan canlıların yaşamları­nı boyunca ilişkilerini sürdürdüğü dış ortamdır. Eko- sistem adı da verilebilir. Toprak, hava, su bu sistemin fiziksel yapısını; insan, hayvan ve bitkiler ise biyolojik yapısını oluşturur. Hava, su ve toprak üzerinde olum­suz etkilerin oluşması ile ortaya çıkan ve canlıların ha­yati aktivitelerini olumsuz yönde etkileyen ve cansız çevre üzerinde yapısal zararlar meydana getiren ya­bancı maddelerin hava, su ve toprak ile karışması so­nucu ortaya çıkan karmaşık duruma “çevre kirliliği” adı verilmektedir. Gelişen teknoloji aslında insan ha­yatını kolaylaştırsa da çevreye de çok ciddi zararlar vermektedir. Bu zararın boyutu ise her geçen gün art­maktadır. Fabrikalardan çıkan duman ve atıklar, ara­ba egzoz gazları ev ve işyerlerindeki yakıtın oluştur­duğu kirlilik bunlardan sadece birkaçıdır. Özellikle fabrikaların bazen zehirli olan atıklarının göl ve deniz­lerle karışması sonucu binlerce kuş veya balık türü ölüme sürüklenebiliyor. Çevre kirliliği bırakın sadece hayvanları, insanları dahi tehdit edebiliyor. Yaşamı daha mükemmel hâle getirmek, daha sağlıklı bir ömür sağlayabilmek amacıyla kırsal olsun, şehir merkezi ol­sun fark etmez çevre konusunda duyarlı olan nesiller yetiştirmek her insanın önemli görevlerindendir.

Terör

Terörden dünya olduğu kadar ülkemizde çok çekmiş­tir. Terör örgütleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de faaliyetlerini sürdürmektedir. Terörde çoğu zaman sivil kayıplar söz konusu oluyor. Masum insanlar bir anda ölüm gerçeği ile yüz yüze kalabiliyorlar. Terör ile mücadele konusunda bazı hususların hayata geçiril­mesi gerekmektedir. Bunlardan birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz.

  • Tüm kurumlar bu konuda üzerine düşeni yapmalıdır.
  • Vatandaşa devletin şefkati hissettirilmelidir. Bağnazlık, önyargı ve etnik milliyetçilikten kaçınılmalıdır.
  • Terörün beslendiği bölgelere iş sahaları açılmalı ve o yöre insanları istihdam edilmeli.
  • Terörü besleyen ideolojiler film, tiyatro, belgesel gibi görsel ve yazılı basın aracılığı ile çürütülme- lidir.
  • Terörle mücadele konusunda uzmanlaşmış in­sanlara konferans ve seminerler verdirilmelidir. Örgütlerin tutarsızlıkları tespit edilip örgütten kop­ma sağlanmalıdır.
  • Suç öncesi önleyici tedbirler alınmalıdır.
  • Toplumu ayakta tutan birlik ve beraberlikten taviz verilmemelidir.
  • Sivil toplum örgütleri aracılığı ile halk-devlet kay­naşması sağlanmalıdır.
  • Gençleri terör örgütlerinin tuzaklarından uzak tut­mak için onlara tarih şuuru, birlik ve beraberlik, doğruluk, sevgi gibi konular işlenmelidir.

Açlık ve Yolsuzluk

Dünya Gıda Örgütü verilerine göre, dünyada yaklaşık 925 milyon insan açlık tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu sayının artmasında gıda fiyatlarındaki artış ve küresel ısınma gelmektedir. Bir başka raporda Birleşmiş Mil­letler Gıda ve Tarım Örgütü tarafından hazırlanmıştır. Rapora göre dünyada 37 ülke gıda krizi ile yüz yüze­dir. Bu ülkelerde gıda fiyatları son 9 ayda yaklaşık ola­rak %45 artmıştır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı yoksullukla mücadele konusunda önemli çalış­malar yapmıştır. BM, bu doğrultuda fonlar ayırıyor ve yapılan çalışmaları destekliyor. Peki, kime yoksul diye­biliriz? Bu sorunun cevabını da yine BM cevap veri­yor. BM verilerine göre günlük 1 ABD dolarının altın­da yaşam sürdürenler yoksul sayılıyor. Bu oranın Tür­kiye için 2 ABD doları olduğu söylenir. Eskiden şöyle bir inanış vardı: Sanayileşme yoksulluğa çare olabilir­di. Sanayileşme sonrasında kurulan fabrikalar birçok insana iş imkânı açmışsa da yoksulluğu tamamen or­tadan kaldıramamıştır. Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilince birçok insanın yapabileceği şeyleri makineler yapmaya başlamış. Bu da büyük oranda iş­sizliğe neden olmuştur. Yoksulluk aslında beraberin­de dışlanmışlığı da getirmiştir. Toplumsal dışlanmış­lık. Gelişmiş ülkeler için yoksulluk sınırlarına daya­nan yoksul mülteciler değildi. Bizzat ülkenin içinde bir sınıf doğuyordu ve bu sınıf kendini tam bir ikinci sınıf olarak görüyordu. Yani sorun aslında ekonomik ol­maktan çıkmış küresel boyutlara ulaşan sosyal, kül­türel ve ahlâki bir karakter kazanan ve sayılanda gi­derek artan toplumdan dışlanmış bir kesim ortaya çıkmıştır.

Salgın Hastalık

Salgın; belli bir insan popülâsyonunda, belirli bir peri­yotta yeni vakalar gibi görünen ancak önceki tecrübe­lere göre beklenenden fazla etki gösteren hastalıktır. Bir salgın yerel olabildiği gibi dünya çapında (global) da olabilir. Şimdi bu salgın hastalıklardan bazıları üzerinde duralım.

Tifo

Kirli içme suları ve pis yiyeceklerle bulaşan bir hasta­lıktır. Yaz ve sonbahar aylarında daha çok görülür. Kalp, beyin, böbrek, akciğer, karaciğer, göz ve kulak sinirlerini etkiler. Hastalık mikrobunun adı Salmomella Tuphi adlı bir bakteridir. Vücuda girdikten 7-15 gün sonra hastalık ortaya çıkar. Mikrop, tifolu hastaların dışkı veya idrarlarında, kanlarında, tükürüklerinde ve­ya vücutlarında görülen deri döküntülerinde bulunur.

Belirtileri

  • Yorgunluk ve baş ağrısı
  • Yavaş yavaş yükselen ateş
  • İştahsızlık
  • Burun kanaması
  • İshal
  • Tansiyon düşmesi Kilo kaybı
  • Pire ısırığına benzer kırmızı lekelerin vücutta oluşması
  • Bademciklerin iltihaplanması

Tedavi

Bol su içilmelidir.

Protein yönünden zengin ve sindirimi kolay besin­ler seçilmelidir.

Bazı antibiyotikler kullanılmalıdır. (Amoksisilin, Kloramfenikol gibi)

Grip

Sağlıklı insanlarda bir haftada geçen bir hastalıktır. Kronik hastalığı olan kişilerde (şeker gibi) ölümle sonuçlanabilen etkisi vardır.

Grip virüsü bir RNA virüsüdür. Grip, virüs enfeksiyonu olduğu için tedavisi yoktur. Antibiyotikler tedaviye ya­ramaz. Hastalık 2-3 hafta içinde kendiliğinden geçer. Doktora gitmek ve 2-3 gün dinlenmek en iyi tedavi yöntemidir. Bu hastalıkta bol sıvı tüketilmelidir.

Virüs, öksürme, hapşırma, tokalaşma gibi nedenlerle bulaşır. Bu durumda o kişilerle temastan ve ortak eş­ya kullanmaktan (havlu gibi) kaçınılmalıdır. Bu hasta­lıktan korunmak için koruyuculuğu %80’i bulan aşılar yapılmaktadır.

Veba

Kara Ölüm veya Kara Veba adı da verilen bu hastalık Avrupa’da 1347-1351 yıllarında büyük ölümlere yol açmıştır. Salgına Yersiniapestis adı verilen bir bakteri yol açmıştır. Bu salgından Avrupa nüfusunun üçte bi­ri öldüğü söylenir (Fransız vakanüvist Jean Froissort’ın araştırmasına göre). Salgın, Ortadoğu, Çin ve Hindistan’da da etkili olmuş ve yaklaşık olarak 75 mil­yon insan hayatını kaybetmiştir.

Bu salgından başka Viyana Salgını (1679), Marsilya Salgını (1720-1722), Moskova Salgını (1771) örnek olarak verilebilir.

Bu hastalığa Kara Ölüm denmesinin nedeni, deri altı kanamalar yüzünden vücudun siyahlaşmasıdır. Bu hastalık sonucu kasıklarda şişme meydana gelmekte­dir. Pire ve fare tarafından taşınan bir hastalıktır.

Sars

Hastalığın orijinal adı Sarstır. (Ağır akut solunum yolu yetersizliği sendromu). Bu hastalık ilk olarak Şubat 2003’te Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’da görül­müştür. Hastalığın kuluçka dönemi 2-7 gündür. Belir­tisi daha çok öksürük, ateş, titreme ve baş ağrısı şeklin­dedir. (Hasta ile aynı evi paylaşanlara bulaşmaktadır.)

hastalığın Belirtileri

38 derecenin üzerinde ateş Soğuk terleme, baş ağrısı Kuru öksürük Boğaz ağrısı Solunum zorluğu

Hastalık genellikle öksürük yolu ile yayılır.

Tedavi Şekli

Bu hastalığın nedeni henüz belirlenmediğinden dok­torlar hastalara daha çok belirtilere yönelik ilaçlar ver­mektedirler. Bu hastalığa yönelik antiviral ilaçlar de­nenmektedir.

12.04.2003 tarihine kadar WHO (Dünya Sağlık Örgütü) dünyada 2960 SARS vakası bil­dirmiştir. Bu vakalardan 1425’i iyileşmiş ancak 119’u yaşamını yitirmiştir.

Kolera

Vibrio Cholerae isimli bakteriden meydana gelen bağır­sak enfeksiyonuna bağlı bir hastalıktır. Bu hastalıkta şiddetli ishal görülür. Hastalık genellikle dışkı bulaşmış kirli su ya da bu sularda yıkanmış gıdalar yoluyla geçer. Kanalizasyon eksikliği bu hastalığın en önemli nedeni­dir. Yılda 100.000 insan bu hastalıktan dolayı ölmekte­dir. Gelişmiş ülkelerde bu hastalığa rastlanmazken 2. ve 3. dünya ülkelerinde çok sık görülmektedir.

Bakteri vücuda girdikten 1-5 gün arası hastalık başlar. Sonuç; kusma ve ağır ishaldir. Vücut çok su kaybeder. Tedavisi çok basittir. Hastanın kaybettiği su oranında bir tür tuz ve glikoz karışımı içirilir. Hasta bunu ağızdan içemeyecek durumdaysa damardan verilir.

Ayrıca anti bakteriyel ilaç ve aşı tedavisi vardır. Hasta­lık için önlem ise içilen suların çok temiz olmasıdır. Te­miz değilse kaynatılıp içilmelidir. Pişmemiş yiyecek­lerden ve çiğ gıdalardan kaçınılmalıdır.

Kuş Gribi

Tavuk vebası olarak bilinen bir hastalıktır. Kanatlı hayvanlardan bulaşır. Hayvanlarla yoğun temas duru­munda insanlara da bulaşan bir hastalıktır. Bu hasta­lık insandan insana bulaşmaz.

Hastalığın insandaki belirtisi ateş, boğaz ağrısı, kas ve eklem ağrıları, kuru öksürük, solunum güçlüğü, ka­rın ağrısı ve ishaldir.

Kanatlı hayvan yetiştiren insanlara bulaşma olasılığı daha fazladır. Kanatlı hayvan etlerinin, iç ısıları 70 de­rece olan ortamda pişirilmesi durumunda insana bu­laşma riski yoktur. Yumurtalar sabunlu suyla yıkan­malı ve en az 5 dk. kaynatılmalıdır. Bu hastalığa yönelik herhangi bir aşı bulunamamıştır.

Hastalıktan korunmak için antiviral ilaçlar kullanılmalı­dır. Hastalıklı veya ölmüş hayvanlara temas edilme­melidir. Temas edilecekse eldiven kullanılmalıdır. Ölen kanatlı hayvanlar yakılmalıdır.

Kırım - Kongo Kanamalı Ateşi

Keneler yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Evcil hayvan­ların yanı sıra insanlara da bulaşabilir. Doğu ve Batı Afrika’da yaygın bir hastalıktır. Tarım ve hayvancılık ile uğraşan kişiler için büyük risk vardır. Bu hastalığa ilk kez 1944’te Batı Kırım’da rastlanmıştır. Hastalığa Or­ta Asya’da daha önce Kara Humma adı veriliyordu. Afrika dışında Türkiye dahil Asya ve Doğu Avrupa’da da görülmüş bir hastalıktır. Türkiye’de ilk kez 2002’de görülmüştür. Hastalık kene ısırığı ile oluşmaktadır. Bu hastalığı bulaştırdığı bilinen 30 kene türü vardır. Sığır, keçi, koyun gibi hayvanlarda da bu virüse rastlanmış­tır. Göçmen kuşlar etkisiyle virüs kıtalararası yayıl­mıştır. Henüz bu hastalık için bir aşı bulunamamıştır. Hastalığı geçirenlerin ömür boyu bağışıklık kazanabi­leceği bilinmektedir.

Türkiye’de bu hastalığa ilk olarak 2002 yılın­da Tokat ilimizde rastlanmıştır. 

Hızlı Nüfus Artışı

Belirli bir alan veya bölgede yaşayan insan sayısına nüfus denir. Nüfus bir ülke için hem bir güç, hem de önemli bir kaynaktır. Sanayi İnkılâbından (1750) günü­müze kadar insan nüfusu 7,5 kat artarak 800 milyon­lardan 6 milyara yükselmiştir. Tahminlere göre 2050 yılında dünya nüfusu 9,1 milyara çıkacak. Devamlı bir artış söz konusu. Yapılan araştırmalara göre dünya nüfusu her yıl yaklaşık olarak 76 milyon artıyor. Yine yapılan araştırmalara göre nüfus artışı 50-100 yıl daha sürecek ve dünya nüfusu 15 milyarları bulunca bu ar­tış duracaktır. Dünya nüfusunun dağılışına bakıldığın­da nüfusun yaklaşık olarak %90’ı Asya ve Avrupa kı­tasında yaşamaktadır. Ekvatoral kuşak ve kutup kuşa­ğı iklim şartlarından dolayı nüfus bakımından yoğun değildir. Gelişmiş ülkelerde 65 yaş ve üzeri nüfus 150 milyondur. Daha da artacağa benziyor. Bu nedenle bu ülkelerde yaşlılık sorunu olacağı tahmin ediliyor. Az gelişmiş ülkelerde ise hızlı nüfus artışı bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sorunlar şunlardır:

  • İşsizliğin hızla artması.
  • Kalkınma hızının düşmesi.
  • Enflasyonun artması.
  • Kişi başı milli gelirin düşmesi.
  • Demografik (nüfus) yatırımların artış göstermesi.
  • Çevre kirliliğinin artması.
  • İç ve dış göçler.

Dünya Sağlık Örgütü

Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization-WHO), Birleşmiş Milletlere bağlı olan ve toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmalar yapan örgüt.

Kuruluşu

1945 yılında ABD’nin San Francisco kentinde topla­nan Birleşmiş Milletler Konferansı, bu dönemde bütün halkların sağlığının, dünya barış ve güvenliğinin sağ­lanması açısından temel önem arz ettiğini kabul ede­rek Çin ve Brezilya’lı delegelerin bir “Uluslararası Sağlık Örgütü” kurulması amacıyla toplantı düzenle­mesi oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi, söz konusu toplantının hazırlanması için Belçikalı Prof. Dr. Rene Sard başkanlığında 15 kişilik bir teknik komite oluşturmuştur. Teknik komite kısa bir süre için­de toplantının gündemini saptamış, kurulacak ulusla­rarası sağlık örgütü için Anayasa taslağını hazırlamış ve alınması gereken kararları belirlemiştir.

19-22 Temmuz 1946 tarihlerinde New York’da dü­zenlenen Uluslararası Sağlık Konferansı’nda BM’e üye 51 ülkenin temsilcisi ile Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), OIHP (Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu), PAHO, Kızılhaç, Dünya İşçi Sendika­ları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı temsilcileri Dünya Sağlık Örgütü anayasasını oluşturmuşlardır. DSÖ Anayasası’nın yürürlüğe girdiği 7 Nisan her yıl “Dünya Sağlık Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.

DSÖ’ne, Mayıs 2000 itibariyle 191 ülke üyedir ve 2 ül­ke de ortak üye statüsündedir.

Görevleri

Örgütün amaçları vardır ve bu amaçları yerine getir­mek için uygulanan görevler şunlardır:

  • Sağlık alanında uluslararası nitelik taşıyan çalış­malarda yönetici ve koordinatör makam sıfatıyla hareket etmek.
  • BM- İhtisas Kuruluşları, sağlık idareleri, meslek grupları ve uygun görülecek diğer örgütlerle fiili işbirliği kurmak ve sürdürmek.
  • Hükümetlere, istek üzerine, sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi için yardım yapmak.
  • Uygun teknik yardım yapmak ve acil durumlarda, hükümetlerin istekleri ya da kabulleri ile gereken yardımı yapmak.
  • BM’in isteği üzerine, manda altındaki ülkelere sağlık hizmetleri götürmek ve acil yardımlar yap­mak ya da bunların sağlanmasına yardım etmek. Gerektiğinde diğer İhtisas Kuruluşları ile işbirliği yaparak kazalardan doğan zararları önleyebile­cek önlemlerin alınmasını teşvik etmek. Gerektiğinde diğer İhtisas Kuruluşları ile işbirliği yaparak, beslenme, mesken, eğlence, ekonomik ve çalışma koşullarının ve çevre sağlığı ile ilgili di­ğer bütün unsurların iyileştirilmesini kolaylaştır­mak.
  • Sağlığın geliştirilmesine katkıda bulunan bilim ve meslek grupları arasında işbirliğini kolaylaştır­mak.
  • Uluslararası sağlık sorunlarına ilişkin sözleşme­ler, anlaşmalar ve tüzükler teklif etmek, tavsiye­lerde bulunmak ve bunlardan dolayı Örgüt’e düşebilecek ve amacına uygun görevleri yerine getir­mek.

Çernobil Reaktör Kazası

Çernobil reaktör kazası, 20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Ukrayna’nın Kiev iline bağlı Çernobil ken­tindeki Nükleer Güç Reaktörünün 4. ünitesinde 26 Ni­san 1986 günü erken saatlerde meydana gelen nük­leer kaza sonrasında atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı 30 Nisan 1986 günü tüm dünya tarafından öğrenildi.

Kazanın Nedeni

Çernobil 4. reaktörün felaketten sonraki durumu 1972’de Ukrayna’daki (O dönem SSCB’nin bir parça­sıydı) Kiev’in 140 km kuzeyinde kurulan Çernobil Nükleer Santrali’nde ortaya çıkan kazaya, her biri 1.000 Megevvatt (MW) gücünde dört reaktördeki tasa­rım hataları ile reaktörlerden birinde deney yapmak için güvenlik sisteminin devre dışı bırakılması sonucu oluşan bazı hatalar dizisi sonucunda meydana geldi. Deneyin yapılacağı 25 Nisan 1986’da önce reaktörün gücü yarıya düşürüldü, ardından da acil soğutma siste­mi ile deney sırasında reaktörün kapanmasını önlemek için tehlike anında çalışmaya başlayan güvenlik sistemi devre dışı bırakıldı. 26 Nisan günü saat 01:00’i suların­da teknisyenler deneyin son hazırlıklarını tamamlamak üzere ek su pompalarını çalıştırdılar. Bunun sonucun­da gücünün yüzde 7’siyle çalışmakta olan reaktörde buhar basıncı düştü ve buhar ayırma tamburlarındaki su düzeyi güvenlik sınırının altına indi. Normal olarak bu durumda reaktörün güvenlik sistemine ulaşması ge­reken sinyaller de teknisyenler tarafından engellendi. Su düzeyini yükseltmek için buhar sistemine daha faz­la su aktarıldı ve saat 01:23’te deneyin fiilen başlatılma­sı için koşulların oluştuğuna karar verildi.

Deneyin amacı; reaktörün çalışması ansızın durdurul­duğunda, buhar türbinlerinin daha ne kadar süre ça­lışmayı sürdüreceklerini ve böylece ne kadar süre acil güvenlik sistemine güç sağlayabileceklerini öğren­mekti. Geri kalan öteki acil güvenlik sinyali bağlantıla­rını da kestikten sonra türbinlere giden buhar akışı durduruldu. Bunun sonucunda dolaşım pompaları ve reaktörün soğutma sistemi yavaşladı. Yakıt kanalla­rında ani bir ısı yükselmesi görüldü ve yapım özellik­leri nedeniyle reaktör tümüyle denetimden çıkmış ol­du. Tehlikeyi fark eden teknisyenler reaktörün durdu­rulmasını sağlamak amacıyla bütün denetim çubukla­rını derhal sisteme sokmaya karar verdiler. Ama aşırı derecede ısınmış bulunan reaktörlerde saat 01:24’te yeni deneye başlanmasından bir dakika sonra iki pat­lama oldu. Bu patlamanın ayrıntıları tam olarak biline­memekle birlikte, denetim dışı bir çekirdek tepkimesi­nin gerçekleşmiş olduğu anlaşılmaktadır. Üç saniye içinde reaktörün gücü %7’den %50’ye fırladı. Yakıt parçacıklarının soğutma suyuyla karşılaşması, suyun bir anda buhara dönüşmesine yol açtı. Oluşan aşırı buhar basıncı reaktörün ve santral binasının tepesini uçurdu. Reaktördeki zirkonyum ve grafitin yüksek sı­caklıktaki buhar karşılaşması sonucu oluşan hidrojen yanarak bütün santral alevler içinde kaldı.

Kyoto Protokolü

Kyoto Protokolü; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne bir ek sayılan uluslararası çerçeve antlaşmasıdır.

11 Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde imza­lanmıştır. 16 Şubat 2005 tarihinde ise yürürlüğe gir­miştir. 2009 yılı itibariyle 181 ülke (Türkiye dahil) bu protokole dâhil olmuştur.

kyoto protokolü

Amacı

Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda müca­deleyi sağlamaya yönelik bir antlaşmadır. Protokole imza atan devletler karbondioksit ve sera etkisine ne­den olan diğer 5 gazın salınımını azaltmaya veya bu­nu yapamıyorlarsa salınım ticareti yoluyla haklarını ar­tırmaya söz vermişlerdir. Protokolde hedeflenen şey, havaya salınan karbondioksit miktarını 1990’lı yıllarda­ki orana çekmektir. Antlaşmanın 8 yıl sonra yürürlüğe girmesinin nedeni ise; onaylayan ülkelerin 1990’daki atmosfere saldıkları karbondioksit miktarının yeryüzündeki toplam miktarın %55’ini bulması gerekiyordu. 1995’te Rusya’nın katılımı ile bu miktara ulaşılmıştır.

Kyoto Protokolünden hedeflenenler

  • Atmosfere salınan sera gazı miktarını %5’lere çekme.
  • Endüstri, motorlu taşıtlar ve ısıtmadan kaynakla­nan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzu­atları düzenlemek.
  • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketimi ile uzun yol alan araçlar üretme.
  • Ulaşım ve çöp depolamada çevreciliğin esas alın­ması.
  • Atmosfere bırakılan metan ve karbondioksit ora­nının düşürülmesi için alternatif enerji kaynakları­na yönelme.
  • Çimento, kireç, demir-çelik gibi yüksek enerji tü­keten işletmelerde atık işlemlerinin yeniden dü­zenlenmesi.
  • Fosil yakıt yerine bio dizel yakıt kullanma.
  • Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sis­temler, teknolojiler devreye sokulacak.
  • Güneş enerjsiinin önü açılacak. Karbon oranı sı­fır olan nükleer enerjinin önü açılacak.
  • Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden da­ha fazla vergi alınacaktır.

Kyoto Protokülü’ne göre; gelişmiş ülkelerde sera gazı salınımının gerçekleştiği, gelişmemiş olan ülkelerde kişi başı gaz salınımının düşük olduğu, gelişmekte olan ülkelerde ise bu miktarın sosyal ve gelişmişlik ih­tiyaçlarına göre artacağı kabul edilir.

Kyoto Protokolü ve Türkiye

Uzun yıllar Kyoto Protokolünü imzalamayan Türkiye 30 Mayıs 2008’de protokolü imzalayacağını resmen ilân etmiştir. Bunun üzerine Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu bir taslak hazırladı. 5 Haziran 2008’de Protokolün imzalanmasına ilişkin tasarı meclise su­nulmuştur.

Tasarının maddeleri görüşüldükten sonra tümü üze­rinde oylamaya geçilmiştir. Kanun tasarısı açık oyla­mada 3’e karşı 243 oyla kabul edilmiştir.

Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun tasarısı 05.02.2009 tarihin­de, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaş­mıştır. 6 milletvekili ise çekimser kalmıştır.

kyoto