Tarih

20. Yüzyıl Başlarında Dünya

I. Dünya Savaşı

1914 yılında başlayıp 1918 yılına kadar devam eden milyonlarca insanın ölümüne ve bir o kadar da insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına neden olan dünya­da o tarihe kadar görülmemiş en büyük savaştır.

Savaşın Nedenleri

  • Fransız İhtilali'nin yaydığı fikirlerin devletler üze­rindeki etkisinin  artması
  • Almanya ve İtalya'nın siyasi birliğini kurmasıyla Avrupa'da güçler dengesinin bozulması
  • Alman - İngiliz rekabeti
  • Sanayi İnkılâbı’nın etkisiyle sömürgeciliğin daha da önem kazanması
  • Hammadde ve pazar sorununun ortaya çıkması
  • Almanya'nın Sedan Savaşı ile Fransa'yı yenip Alsace Lorraine (Alsas - Loren)’i alması ve Fran­sa'nın topraklarını geri almak istemesi
  • Rusya'nın Boğazlar ve Balkan politikasını devam ettirmesi
  • Rusya'nın Panslavizm politikasının Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çıkarlarına ters düşmesi
  • Devletlerarası bloklaşma ve silahlanma yarışının hız kazanması
  • İtalya'nın Akdeniz çevresini ele geçirmek istemesi Japonya'nın, Uzakdoğu’daki Alman sömürgeleri­ne göz dikmesi
  • Japonya'nın, Uzakdoğu’daki Alman sömürgeleri­ne göz dikmesi

Bloklaşmalar

1882 yılında Almanya, İtalya ve Avusturya - Ma­caristan Üçlü İttifak'ı (Bağlaşma Devletleri) kur­muşlardır. İtalya, aynı safta yer aldığı Avusturya-Macaristan ile sorunları olduğundan 1915 yılında Üçlü İtilafa geçmiştir.

1907 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya Üçlü İti­lafı (Uzlaşma Devletleri) kurmuşlardır.

İlerleyen dönemlerde Üçlü itilaf grubuna Ro­manya, Yunanistan, ABD, Sırbistan, Japonya, Karadağ, Belçika, Portekiz, Üçlü İttifak’a ise Bul­garistan ve Osmanlı Devleti dahil olmuştur.

İsveç, Norveç, İspanya, İsviçre, Danimarka ve Hollanda gibi devletler I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmışlardır.

Savaşın Başlaması

Savaşı başlatan olay, Avusturya-Macaristan Veliahdı Frans Ferdinad’ın Sırbistan'ın başkenti Saraybosna'yı ziyareti esnasında bir Sırp milliyetçisi olan Princep ta­rafından öldürülmesidir. Avusturya - Macaristan, Sır­bistan'a savaş açmış ve Rusya Sırbistan'ın, Almanya ise Avusturya-Macaristan'ın yanında yer almıştır. Al­manya'nın savaşa girişi ile İngiltere ve Fransa bu dev­lete savaş ilan etmiş ve savaş kısa sürede tüm Avru­pa'ya yayılmıştır.

Almanya'nın savaşa girmesi ile Uzakdoğu'daki Alman sömürgelerine göz diken Japonya bu devlete savaş açmış, amacına ulaşan Japonya Kasım 1914'te sa­vaştan çekilmiştir.

Dolayısıyla savaşı kendi adına ilk sonuçlan­dıran devlet Japonya'dır.

Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girmesi

I. Dünya Savaşı Başladığında Osmanlı Devleti

  • Tarafsızlığını ilan ederek boğazları tüm devletle­re kapatmıştır.
  • Siyasi yalnızlıktan kurtulmak için diplomasi atağı­na geçerken aynı zamanda kapitülasyonları tek taraflı kaldırdığını ilan etmiştir.
  • Mebussan Meclisi’ni kapatmış, her an savaşa gi­rebileceği endişesiyle seferberlik ilan etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin kapitülasyonları kaldır­ma girişimine en büyük tepkiyi Almanya İle Avus­turya - Macaristan göstermiştir. Çünkü son za­manlarda elde ettikleri ayrıcalıkları kaybetmek istemiyorlardı.

Osmanlı Devleti ilk olarak İtilaf devletleri grubunda yer almak istemiş; fakat bu devletler Osmanlı Devleti’ni paylaşmak İstediklerinden dolayı aralarına alma­mışlardır. Osmanlı için tek çare olarak Almanya kal­mıştı.

Almanya ise

  • Osmanlı Devleti’nin jeopolitik konumundan yarar­lanmak
  • Hammadde ve insan gücünden yararlanmak
  • Boğazların kapalılığı ile Rusya'ya yardım gitmesi­ni engellemek
  • Yeni cephelerin açılması ile yükünü hafifletmek
  • Ayrıca halifenin gücünden yararlanmak için Os­manlı Devleti’ni kendi yanında savaşa katmak is­temiştir.

Osmanlı Devleti savaşa girdiği günlerde hali­fe V. Mehmet Reşat "Kutsal Cihat" çağrısı yap­mış; fakat İslam ülkelerinden destek gelmemiş­tir. Bu durum İslamcılık (ümmetçilik) anlayışının iflas ettiğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girme Nedenleri

  • Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile kaybettiği toprakları geri almak İstemesi
  • Siyasi yalnızlıktan kurtulmak istemesi
  • Almanya'nın savaşı kazanacağına İnanılması
  • İttihat ve Terakki Partisi’nin özellikle Enver Paşa’nın Turan imparatorluğunu gerçekleştirmek İs­temesi
  • Osmanlı Devleti ve Bulgaristan daha önce kaybettikleri toprakları geri almak için savaşa gir­miştir.

Osmanlı Devleti ve Bulgaristan daha önce kaybettikleri toprakları geri almak için savaşa gir­miştir.

İttihat ve Terakki Partisi'nin en önemli isimlerinden Enver Paşa Almanya ile gizli bir protokol imzalamış­tır. (2 Ağustos 1914)

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'ndan önce İngilte­re'ye parasını peşin ödeyerek iki gemi siparişi vermiş­ti; fakat savaş başlayınca İngiltere, Osmanlı Devleti’ne ne parasını ne de gemilerini vermiştir. Osmanlı Devleti de İngilizlerin önünden kaçan Goben ve Bres­lav adlı iki Alman gemisinin kendisine sığınması üze­rine bu gemileri satın aldığını ileri sürerek İngilizlere teslim etmemiştir.

Adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilen bu gemiler Alman Amiral Souchon (Şuson) komutasında Kara­deniz'e açılmış ve Rusya'nın Sivastopol ile Odessa li­manlarını bombalamıştır.

Rusya bunun üzerine Osmanlı Devletline savaş ilan etmiştir (31 Ekim 1914). Kısa bir süre sonra da Rus­ya ile müttefik olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir (5 Kasım 1914).

Kendini birden savaşın içinde bulan Osmanlı Devleti de bu üç devlete savaş ilan etmiştir (11 Kasım 1914).

Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girmesiyle

  • Savaş daha geniş bir alana yayılmıştır.
  • Yeni cepheler açılmış ve cephe sayısı artmıştır.
  • Almanya’nın yükü hafiflemiş ve İttifak grubu avantajlı duruma geçmiştir.
  • Osmanlı Devleti'nin paylaşılması gündeme gel­miştir.
  • Boğazların İtilaf devletlerine kapatılması Rusya'yı zor durumda bırakmıştır.

Osmanlı Devleti’nin İttifak grubunda savaşa girmesine tepki gösteren İngiltere, Kıbrıs'ı topraklarına kattığını ilan etmiştir.

Osmanlı Devleti'nin Savaştığı Cepheler

Osmanlı Devleti’nin savaştığı cepheleri 3 kategoride ele alabiliriz.

Taarruz Cephesi

  • Kafkas
  • Kanal

Savunma Cephesi

  • Irak
  • Hicaz ve Yemen
  • Suriye ve Filistin
  • Çanakkale

Müttefiklere Yardım Ettiği Cepheler

  • Makedonya
  • Galiçya
  • Romanya

Savaşın Sona Ermesi

Birinci Dünya Savaşı başlangıçta beş altı devlet ara­sında başlamıştı. Fakat daha sonra;

  • Bulgaristan'ın özellikle II. Balkan Savaşı'nda kay­bettiği toprakları geri almak istemesi
  • Romanya'nın mevcut topraklarını genişletmek is­temesi
  • İtalya'nın gizli antlaşmalar sonunda taraf değiştir­mesi
  • Alman denizaltılarının ticaret gemilerine zarar vermesi üzerine ABD'nin savaşa girmesi
  •  Japonya'nın Uzakdoğu'daki Alman sömürgeleri­ne göz dikmesi
  • Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'nin Anadolu top­raklarına göz dikmesi gibi nedenlerden dolayı kı­sa sürede birçok devlet savaşa girmiştir. Bu dev­letlerden Bulgaristan hariç diğerleri İtilaf bloğun­da savaşa girmiştir.
  • Her ne kadar Rusya 1917 Bolşevik İhtilali ile sa­vaştan çekilip, İtilaf devletleri kısa süreli sarsılsa da ABD’nin savaşa girmesi ile o boşluk doldurul­muş ve savaşın rengi İtilaf devletleri lehine değiş­meye başlamıştır.
  • Savaş, İttifak devletlerinin yenilgisi ile sonuçlan­mış ve bu devletler ateşkes İstemişlerdir.
  • Bulgaristan ile Selanik Ateşkes Antlaşması (29 Eylül 1918)
  • Osmanlı Devleti ile Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918)

Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919)

Paris Barış Konferansı, ateşkes antlaşmalarının İm­zalanmasından hemen sonra toplanmıştır. Konferan­sa I. Dünya Savaşı’nın galipleri, gözlemci olarak ABD, ayrıca İngiltere tarafından davet edilen Ermeni ve Rum temsilcileri katılmıştır. Konferansa katılantoplam devlet sayısı 32’dir.

Konferansa Osmanlı Devleti davet edilme­miştir.

Konferansın açılış günü önemli bir olaya tesadüf edi­yordu. O da Alman İmparatorluğu’nun kuruluş yıldönümüydü. Enteresan olan ise konferansta diğer dev­letlerle birlikte Almanya’da paylaşılacaktı. Hem de ku­rulduğu bir günde.

Paris Barış Konferansı’nın en önemli iki maddesi ye­nilen devletlerle yapılacak barış antlaşmalarını hazır­lamak ve Osmanlı Devleti’ni paylaşmaktır. Konferansta etkili olan İngiltere, Fransa, ABD ve İtal­ya’dır. Bu dörtlü grubun başbakan ve dışişleri bakanla­rından oluşan “Onlar Konseyi (Büyük Dörtlü)” kuruldu. Her ne kadar Büyük Dörtlü kurulsa da konferansta en etkili olan İngiltere ve Fransa’dır. Paris Barış Kon­feransına katılan devletlerin amaçlarını özetleyelim.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)

Konferansa ABD Başkanı Wilson katılmıştır. Wilson’un tek amacı uluslararası sorunların barışçı yol­larla çözülmesiydi. Bunun için “Milletler Cemiyeti’nin kurulması tek arzusuydu. Ama bu istek kendi menfa­atlerinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen İngiltere ve Fransa için ters bir durumdu.

Fransa

Başbakan Clemenceau (Tigre) tarafından temsil edil­miştir. Bu devletin tek amacı ise Almanya’yı bir daha kendilerine rakip olamayacak kadar ezmekti. Zira Baş­bakan Almanya - Fransa dostluğuna inanmıyordu.

İngiltere

Başbakan Lloyd George tarafından temsil edilmiştir. İngiltere’de aynen Fransa gibi düşünüyordu. Önceliği ise bir an evvel Alman donanmasının İmhası idi. Çün­kü güçlü bir Alman deniz gücü, deniz devleti olan İn­giltere’nin işine gelmiyordu. İngiltere ayrıca Alman­ya’ya karşı öyle tedbirler almalıydı ki bu devlet bir da­ha Avrupa’nın dengesini bozucu faaliyetlerde bulun­mamalıydı.

İtalya

Konferansta çok dikkate alınmayan bir devletti. Önce­likli hedefi gizli antlaşmalar ile kendisine vaat edilen toprakları almaktı. Ama İtalya konferansta umduğunu bulamayacaktı. İngiltere ve Fransa konferansa yön veriyorlardı. İtalya’nın amacı Anadolu ve Avustur­ya’dan toprak almaktı.

Konferansta Alınan Kararlar

  • İtilaf devletleri sömürgeciliğin yerine “Manda ve Himaye” tabirini kullanmışlardır.
  • Aralarında görüş birliğine varamadıklarından do­layı Osmanlı Devleti ile yapılacak antlaşmayı sonraya bırakmışlardır.
  • Konferansa sahte rapor ve belgelerle gelen Yu­nanistan amacına ulaştı ve gizli antlaşmalar ile İtalya’ya bırakılan İzmir ve Batı Anadolu’nun ken­disine verilmesini sağladı.

Bu duruma çok kızan İtalya, konferansı terk etmiştir. Böylelikle İtilaf devletleri arasında ilk görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır.

  • Barış ve huzurun sağlanması amacıyla Milletler Cemiyeti resmen kurulmuştur.
  • Savaşı kaybeden diğer devletlerle (Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan) yapılacak barış antlaşmalarının taslağı belirlenmiştir.
  • Doğu Anadolu topraklarında bir Ermeni Devleti’nin kurulması benimsenmiştir.
  • Arap Yarımadası, Suriye, Irak ve Filistin’de man­da yönetiminin kurulması kararlaştırılmıştır.

ABD, konferansta umduğunu bulamamıştır. Gerçi Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını sağla­mıştı; ama yenilen devletlerle yapılacak barış antlaşmalarında Wilson İlkeleri çiğneniyordu. Bunu kabullenemeyen ABD, Monroe Doktrini’ni uygulayarak Avrupa siyasetinden çekilmiştir.

Monroe Doktrini

Monroe, ABD’nin cumhurbaşkanlarındandır. Monroe Doktrini 2 Aralık 1823’te ABD kongresine sunul­muştur. Bu metinde Monroe şu hususlara değini­yordu:

  • ABD, bulunduğu konum itibariyle bundan böy­le Avrupalı bir devletin kolonisi durumuna düş­mez.
  • Avrupalı devletlerin siyasi sistemi Amerika’dan tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini yarımkü­remize yaymak istediklerinde bu durumu barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz.
  • Avrupalıların herhangi bir kolonisine şu ana ka­dar hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz.
  • Avrupalı devletlerin kendi aralarında yaptıkları hiçbir savaşta taraf tutmadık. Zira taraf tutmak gibi bir davranış siyasetimize de uymaz.

Bu doktrin adeta ABD’nin anayasası olmuştu. Fa­kat şu denilebilir, öyleyse ABD, I. Dünya Savaşı’na neden girmiştir? ABD, Almanya tarafından güvenliği tehdit edildiğinden dolayı savaşa girmişti ve her an çekilebileceğini de daha baştan İtilaf devletlerine bil­dirmişti. ABD’de bu doktrinlerden sapma pek görül­memiştir ve halkta bunu pek onaylamamıştır zaten.

Halkın bu doktrinlere ne kadar bağlı olduğunun ispatı ise I. Dünya Savaşı’ndan sonra görülür. Baş­kan Wilson, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu ve Versay Antlaşması’nın şartlarını Amerikan kamuoyu­na kabul ettirebilmek için çok çaba sarf etmiştir. Hatta 22 günde 8.000 km yol kat etmiş, halka 37 kez hitap etmiş ve bu geziler esnasında felç geçir­miş, ama Amerikan halkı yine de bu antlaşma ve cemiyetin kuruluşunu kabul etmemiştir. Halktan sonra ABD senatosu da Versay Antlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunu onaylamamıştır. ABD senatosu, Kasım 1919, Ocak 1920 ve Mart 1920’de üç kez oylama yapmış; ama teklif redde­dilmiştir.

Bu sonuç üzerine Wilson; “Şimdi onlar ne kaybet­tiklerini acı bir tecrübe ile öğreneceklerdir. Dün­ya’nın liderliğini kazanmak için elimize bir fırsat geçmişti. Fakat bu fırsatı kaybettik ve yakında na­sıl bir trajedi olduğunu göreceğiz.” diyerek üzüntü­sünü dile getirmiştir.

monroe

I. Dünya Savaşı'nı Bitiren Antlaşmalar

İtilaf devletleri 18 Ocak 1919'da Paris'te bir araya gel­miş ve savaşı kaybeden devletlerle yapılacak antlaş­maları belirlemiş ve bu devletlere bir ültimatom olarak sunmuşlardır.

Wersailles (Versay) Antlaşması (28 Haziran 1919)

  • Almanya ile İtilaf devletleri arasında imzalanmış­tır.
  • Almanya, Alsas-Loren bölgesini Fransa'ya geri verecektir.
  • Almanya; Çekoslovakya, Polonya, Litvanya ve Belçika'ya toprak verecektir.
  • Almanya savaş tazminatı ödeyecektir.
  • Almanya'nın kara ve deniz ordusunda sınırlandı­rmaya gidilecektir.
  • Alman sömürgeleri İtilaf devletleri arasında pay­laşılacaktır.
  • Almanya, Avusturya ile birleşmeyecektir.

Bu antlaşma ile Almanya adeta teslim olmuş­tur. Bu antlaşmanın ağır şartlar taşıması II. Dün­ya Savaşı'nın çıkmasına neden olmuştur.

Neuilly (Nöyi) Antlaşması (27 Kasım 1919)

  • Bulgaristan ile İtilaf devletleri arasında imzalan­mıştır.
  • Bulgaristan savaş tazminatı ödeyecektir.
  • Bulgaristan, deniz ve hava gücü kuramayacaktır.
  • Bulgaristan; Romanya, Yunanistan ve Yugoslav­ya'ya toprak verecektir.

Bu antlaşma ile Batı Trakya'yı Yunanistan'a kaptıran Bulgaristan'ın Ege Denizi ile irtibatı ke­silmiştir.

Trianon (Triyanon) Antlaşması (4 Haziran 1920)

  • İtilaf devletleri ile Macaristan arasında imzalan­mıştır.
  • Diğer devletlere nazaran Macaristan ile barış ant­laşmasının gecikmesinin nedeni bu ülkede ihtila­lin çıkmasıdır. İhtilal ile kurulan Bolşevik hüküme­ti yıkılınca bu devlet ile barış imzalanmıştır.
  • Macaristan; Yugoslavya, Çekoslovakya ve Ro­manya'ya toprak verecektir.
  • Bu devlet deniz ve hava kuvveti bulunduramaya­caktır.
  • Ayrıca Macaristan'a ağır ekonomik yükümlülükler getirilmiştir.

Saint Germain (Sen Jermen) Antlaşması (10 Eylül 1919)

  • İtilaf devletleri ile Avusturya arasında imzalan­mıştır.
  • Avusturya; kurulan üç yeni devletin bağımsızlığı­nı tanımıştır. (Yugoslavya, Çekoslovakya ve Po­lonya)
  • Avusturya Milletler Cemiyeti'nin onayı olmadan Almanya ile birleşmeyecektir.
  • Bu ülkede mecburi askerlik olmayacak ve Avus­turya'ya ağır ekonomik kısıtlamalar uygulanacak­tır.

Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’nin top­raklarını paylaşma konusunda aralarında henüz anlaşamadıklarından Sevr Antlaşması’nı daha sonra imzalayacaklardır (10 Ağustos 1920).

  • Bu antlaşmalar imzalanırken Wilson İlkeleri dik­kate alınmamıştır.
  • Bu antlaşmalar barış ortamı getirememiştir.
  • İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olmuş­tur.

Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra itilaf devletleri yeni­len devletlerle barış antlaşmalarını imzaladıkları hal­de Sevr Antlaşması’nı geciktirmişlerdi. Bu durumun nedenleri olarak;

  • Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda arala­rında anlaşamamaları
  • İzmir’in Yunanistan’a verilmesi ile başlayan İngil­tere - İtalya anlaşmazlığı
  • Anadolu’da milli mücadele hareketinin resmen başlaması etkili olmuştur.

Fakat İtilaf devletleri ellerini çabuk tutmazlarsa Ana­dolu’daki mücadele hız kazanabilir ve belki de hiç antlaşma imzalayamazlardı.

Bunun için İngiltere, Fransa ve İtalya 18- 26 Nisan 1920 tarihleri arasında İtalya’nın San Remo kentinde bir araya gelerek Osmanlı Devleti ile yapılacak antlaş­manın taslağını hazırladılar. Görüşmelere gözlemci sıfatıyla katılan Tevfik Paşa "Antlaşmanın bağımsız devlet anlayışına uymadığı” düşüncesiyle imzaya ya­naşmamıştır. İtilaf devletleri bunun üzerine 22 Hazi­ran 1920’den itibaren Yunanistan’a taarruz emri ver­diler.

Böylelikle Türk tarafı barışa yanaşacaktı. Yunanlıların Bursa - Uşak hattına kadar ilerlemesi üzerine Osman­lı hükümeti barışa razı oldu. Fakat Osmanlı Anayasası’na göre barış şartları ancak mecliste görüşülüp ka­rara bağlanabilirdi. Ancak Osmanlı Mebussan Meclisi kapalıydı.

Bunun üzerine Padişah VI. Mehmet (Vahdettin) ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, eski kumandan ve ve­zirlerden oluşan Saltanat Şurası’nı toplayarak Sevr Barış Antlaşması için Paris’e bir heyet göndermeye karar vermiştir.

Sevr Antlaşması'nın Maddeleri

a) Sınırlar ve siyasi hükümler

  • Batı Anadolu ile Doğu Trakya, Yunanistan’a verilecektir.
  • Urfa, Antep, Mardin ve Suriye Fransa’ya veri­lecektir.
  • Musul, Irak ve Arabistan İngiltere’ye verile­cektir.

İngiltere en önemli petrol bölgelerine sahip olmuştur.

  • İç Batı Anadolu, İtalyanlara bırakılacaktır.
  • İç Anadolu ile Karadeniz Bölgesi’nin bir kısmı Osmanlı Devleti’nde kalacaktır.
  • 12 Ada ve Rodos İtalyanlara, diğer Ege Ada­ları ise Yunanistan’a verilecektir.
  • İstanbul başkent olarak Osmanlı’da kalacak; fakat antlaşma şartlarına uymaz ve azınlıkla­rın haklarını gözetmezse elinden alınacaktır.

İstanbul adeta geçici olarak Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır.

  • Boğazlar ayrı bir bayrağı ve bütçesi olan bir komisyon tarafından yönetilecektir. Komis­yonda Türk üye bulunmayacaktır.
  • Hicaz bağımsız devlet olacaktır.
  • Trabzon, Bitlis, Erzurum ve Van illerinde ba­ğımsız bir Ermeni devleti kurulacaktır. Kürtlerin de Doğu Anadolu’da benzer bir istekleri olursa bu durum İtilaf devletlerince kabul edi­lecektir.

b) Askeri hükümler

  • Mecburi askerlik olmayacaktır.
  • Osmanlı ülkesinde iç güvenliği sağlamak üze­re 50.700 kişilik bir jandarma birliği bulunacak ve bu birliklerde de ağır silah, tank ve top bu­lundurulmayacaktır.
  • Donanma 13 küçük gemiyi geçmeyecektir.

c) Ekonomik hükümler

  • Osmanlı maliyesi İtilaf devletlerinin kontrolün­de olacaktır. Bir komisyon Osmanlı bütçesini hazırlayacaktır.
  • Kapitülasyonlardan tüm devletler yararlana­caktır.
  • Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecektir.

Bu antlaşma, anayasaya göre meclisin ona­yından geçmediğinden hukuki açıdan geçer­sizdir. Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Türk halkı bu ant­laşmayı uygulamaya sokmamıştır. Yani sade­ce kağıt üzerinde kalmış bir antlaşmadır. TBMM, antlaşmayı kabul etmediği gibi imza­layanları da vatan haini ilan etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı devam ederken Rusya’da Ekim 1917’de Bolşevik İhtilali çıkmış ve Rusya, savaştan çekildiğini ilan etmiştir.

Brest - Litovks Antlaşması (9 Şubat - 3 Mart 1918)

  • Rusya’da başa geçen yeni yönetim Almanya ve bağlaşıkları ile (İttifak devletleri) antlaşma imza­lamıştır.
  • Antlaşmaya göre Rusya, savaş sırasında Osmanlı Devleti’nden aldığı yerleri geri verdiği gibi 1878 Berlin Antlaşması ile aldığı Kars, Ardahan ve Batum’u da (Elviye-i Selâse) geri veriyordu.

Bu antlaşma ile Kafkas Cephesi kapanmıştır. Osmanlı Devleti ile Sovyet Rusya arasında im­zalanan tek antlaşmadır. Ayrıca bu antlaşma, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda toprak kazandığı tek antlaşmadır.

  • Brest-Litovks Antlaşması, İtilaf devletleri tarafın­dan onaylanmamıştır.
  • Kafkaslardan Rusya’nın çekilmesi ile İngiliz des­teği ile bu bölgede Ermeni Devleti kurulmuştur.
  • Bu antlaşma sadece Osmanlı Devleti ile değil İt­tifak devletleri ve Ukrayna ile de imzalanmıştır.
  • Rusya, antlaşma uyarınca Ukrayna, Polonya, Finlandiya ve Baltık topraklarından çıkıyordu.
  • Antlaşma Sovyet Kongresi tarafından onaylan­mıştır.

I. Dünya Savaşı'nın Sonuçları

  • İmparatorluklar tarihe karışmıştır (Almanya, Rus­ya, Osmanlı ve Avusturya - Macaristan).
  • Yeni devletler kurulmuştur (Yugoslavya, Çekoslovakya, Polonya, Litvanya, Macaristan, Ukray­na, Estonya, Türkiye).
  • Savaşın en kazançlı ülkesi olan İngiltere; en bü­yük rakibi olan Almanya’yı saf dışı ettiği gibi Fran­sa’yı da ikinci plana itmiştir.
  • Sınırlar çizilirken milliyet unsuru göz önüne alın­mamış bu durum ise azınlık sorunlarını ortaya çı­karmıştır.
  • Dünya barışını korumak için Milletler Cemiyeti resmen kurulmuştur.
  • Wilson İlkeleri’nin çiğnendiğini gören ABD “Mon­roe Doktrini” gereği Avrupa siyasetinden çekil­miştir.
  • Bazı ülkelerde rejim değişikliği olmuştur. Rus­ya’da Bolşevikler, Almanya’da Naziler ve İtal­ya’da Faşistler yönetimi ele geçirmişlerdir. Ana­dolu’da ise saltanat yerini cumhuriyet idaresine bırakmıştır.
  • Sömürgecilik yerini “Manda ve himaye”ye bırak­mıştır.
  • Savaş sonrası cephe gerisindeki sivillerin zarar görmemesi için Sivil Savunma teşkilatları kurul­muştur.

Dünya Savaşı’nda ilk kez kimyasal silah, tank ve denizaltılar kullanılmıştır.

Dünyanın Genel Durumu

Sovyetler Birliği

Ekim 1917’de Çarlık Rusya’sının Bolşevik İhtilali ile yıkılmasıyla aynı topraklarda kurulmuş bir devlettir. Avrupa’nın doğusu ile Asya’nın kuzey kısmına düşer. Yüzölçümü 22.403.000 km2 olan bu devletin parça­landığı 1991'de nüfusu ise 293.047.571’dir. Bu nüfus ile dünyanın üçüncü büyük ülkesi konumundaydı. Sovyetler Birliği’nin batısında Norveç, Finlandiya, Baltık Denizi, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya; güneyinde Türkiye, İran, Afganistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore; kuzey ve doğusunda ise Büyük Okyanus ile Kuzey Buz Denizi bulunuyordu.

1917 -1991 Yılları Arası Sovyetler Birliği

Sovyetler Birliği’nde ihtilalden hemen sonraki dönem 1917 - 1921 yılları arasını kapsar. Bu döneme savaş komünizmi adı verilir. Bu dönemde Sovyet Rusya, re­jimini korumak için iç ve dış düşmanlarıyla mücadele etmiştir. Büyük, orta ve küçük sanayi bu dönemde ulusallaşmıştır. Sovyetler Birliği’ndeki ikinci dönem ise 1922 - 1928 arası olup bu döneme Yeni İktisat Si­yaseti (NEP) dönemi denir. Yine bu dönemde de iç ve dış düşmanlarla mücadele söz konusudur.

Sosyalist rejimin yararına karma ekonomi modeli be­nimsenmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında Nazi Almanyası yenilmiştir. Sovyetler Birliği ile Batılı devletler arasında sorunlar artık daha somut olarak gün yüzüne çıkmaktadır. Bu döneme Soğuk Savaş Dönemi adı verilmektedir. Sovyetlerin başında ise ünlü devlet adamı Stalin vardır. Stalin 1953’te ölmüştür. Stalin’in ölümünden sonra 1956’da toplanan 20. Kongre ile Sovyetler Birliği’nde yeni bir dönem ortaya çıkar. 1964’te Kruşçev işbaşından uzaklaştırılmıştır. 1964’ten 1983’e kadar olan dönemde Kosigin - Brej­nev ortak yönetimi, daha sonra ise Andropov ve Çernenko dönemleri yaşanmıştır. Son dönemde ise Sovyetler’in başında Gorbaçov vardır. Gorbaçov reform­ları ile tanınan bir devlet adamıdır. Bu dönemden sonra Glasnost ve Perestroyka ile başlayan reformlar dönemi 6 yıl sürmüş ve 1991’de Sovyetler Birliği da­ğılmıştır. Tüm ülkeler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bir­liği oluşturan 15 ülkeden 12’si bir araya gelerek Ba­ğımsız Devletler Topluluğu’nu oluşturdular.

Çok Uluslu Devlet

Rus Çarlığı döneminde bu devletin içinde farklı dil, din ve ırka mensup birçok millet bulunuyordu. Bütün bu milletleri yönetenler Ruslardı ve Rusya bu milletle­ri daha rahat yönetebilmek ve otoriteyi tamamen elle­rine alabilmek için Ruslaştırma politikası gütmüştür.

Ama 1991’de Sovyetlerin dağılmasıyla başlayan sü­reçte bu milletlerle Ruslar eşit duruma gelmişlerdir. Bağımsızlıklarına onay verilen milletler federalizm il­kesi doğrultusunda bir araya getirilmiştir. Sovyetler Birliği, 15 birlik cumhuriyetten meydana geliyordu. Bunlar;

1. Rusya Sosyal Federatif Sosyalist Cumhuriyeti

2. Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

3. Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

4. Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

5. Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

6. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

7. Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

8. Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

9. Letonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

10. Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

11. Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

12. Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

13. Tacikistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

14. Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

15. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti

Bu bağımsız cumhuriyetlerin yanı sıra özerk (yarı ba­ğımsız) eyalet ve bölgeler de vardı. Bu cumhuriyetler federal devletin yetkisine girmeyen konularda bağımsız hareket ediyorlardı. Ekonomi yönetimi, kültürel ve hu­kuksal örgütlenme, Sovyetler Birliği’nin uluslararası ve iç örgütlenmesi federal devletin yetkileri arasındaydı.

Sosyalist Demokrasi

Sovyetler Birliği döneminde iki meclisten oluşan ve adına Yüce Sovyet adı verilen bir yönetim örgütlen­mesi vardı. Bu meclislerden birisi tüm Sovyetlerdeki halkı temsil eden Birlik Sovyet’i Meclisi idi. Ulusal Top­luluklar Sovyet’i ise Sovyetler Birliği’ndeki tüm federal cumhuriyetler ile özerk bölge ve eyaletleri temsil edi­yordu. Meclis aynı zamanda yasama organı idi ve ül­ke yönetimini ilgilendiren tüm konular burada yapılır­dı. Yürütmenin başı olan Bakanlar Kurulu da bu mec­liste seçilirdi. Türkiye ve Batı toplumlarında görülen yasama, yürütme ve yargının ayrı ayrı kurumlarda bu­lunduğu (güçler ayrılığı) bir yönetim şekli Sovyetler Birliği’nde yoktu.

Dikey bir yetki paylaşımı vardı. Tüm güç ve yetki Yü­ce Sovyet Meclisi’ndeydi. Prezidyum, yetkileri meclis adına kullanıyordu. Bakanlar Kurulu ise tamamen göstermelik olup alınan kararları uygulamaktan başka bir şey yapmıyordu.

Tek Parti

Sovyetler Birliği, Batı ülke ve demokrasilerinden fark­lı olarak tek bir parti tarafından yönetiliyordu. Bu par­tinin adı da Sovyetler Birliği Komünist Partisi idi. Bu parti kongresinde alınan kararlar Sovyet yönetimi için hayati önem taşıyordu.

Sosyal Yapı

Sosyal yapı, eşitlik anlayışı gibi gözükse de bununla uyuşmayan uygulamaların olduğu bir sosyal tablo vardı. Üretime dayanan bir toplum örgütlenmesi var­dı. Çarlık dönemindeki sınıflar ortadan kalkmıştı. Ya­ni Soylular Sınıfı, Burjuva artık yoktu. Ruhban sınıfı ise bir meslekten öteye gitmiyordu. Sınıfsız bir toplum oluşturma hedeflenmişti. Her meslek grubu birbirin­den farklı değerlendirilirdi. Emeklerinin karşılığını alır­lardı. Sovyetler Birliği’nde borsa ve tahvil işlemi yok­tu. Fiyatlar sabitti ve gelecekte fiyatların artma veya düşme gibi bir olasılığı yoktu (buna kısaca spekülas­yon diyoruz). Halkın zaruri gereksinimleri çok ucuzdu ve emeğinin karşılığını alanlar bu gereksinimlerini ko­layca karşılayabiliyorlardı. Zorunlu gereksinim dışın­daki şeylerin fiyatları çok pahalıydı. Yani ulaşılamaya­cak hayallerdi adeta. Halk da bunu bildiğinden para biriktirme gibi bir yola başvurmuyordu. Yani Komünist Rusya’da halk günü kurtarma yolundaydı.

Eğitim ve öğretimle bir kişi üst makamlara kadar ge­lebiliyordu. Sovyet ekonomisi sosyalist ekonomiye dayalıydı. Ortak mülkiyet anlayışı hakimdi. ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi Sovyetler Birliği’ne aitti.

Eğitim

Eğitimin Çarlık Rusya’da geliştiğini söylemek oldukça zordur. Hatta denebilir ki, çocuk ve yetişkinlerin %80’e yakın kısmı 19. yüzyılın sonları itibariyle eğitim imkânlarından yoksundu. Hatta Çarlık Rusya’da 1897’de yapılan bir araştırmaya göre 9 yaş ve üzeri olanların %76’sı okuma - yazma bilmiyordu. Kadınlar da durum daha kötü idi ve oran %88 idi. Tabi ki bu durum Çarlık Rusya’sı dönemine aittir. 1917 Bolşevik İhtilali ile ye­ni kurulan Sovyetler Birliği eğitime inanılmaz önem vermiştir. Sovyet yöneticiler iyi bir eğitimin, rejimlerini sağlamlaştıracağına inanıyorlardı. Büyük bir eğitim hamlesi başlatılmış ve Sovyetler Birliği’nin son dö­nemlerinde okur - yazar oranı %100’lere ulaşmıştır. Rusya’da dini eğitim verilmiyordu. Yani eğitim ve ku­rumlan laikti. Ayrıca belli bir yaşa kadar (14) çocuğun tüm masrafları devlet tarafından karşılanıyordu. Dev­let kişinin eğitiminden sorumluydu. Ayrıca Rusya’da burs olayı özellikle üniversitede çok yaygındı. Nere­deyse öğrencilerin %75’i burs alıyordu.

Aile - Kadın ve Çocuk

Yeni yönetim Bolşevik İhtilali ile başa geçince en bü­yük sarsıntı aile mefhumunda görülmüştür. Çünkü Rusya artık özgürdü ve ekonomik sıkıntılarda devre­ye girince Rusya’da boşanmalar hızlandı. Hatta dev­let bu süreçte çocuk aldırmayı serbest dahi bıraktı. Fakat toplumların iyi yerlere gelebilmesi iyi nesillerle mümkün olabilecekti. Bu gerçeği gören Rusya 1930’lu yıllarda aileye önem vermeye başladı. Hatta 1936’da çocuk aldırmak Rusya’da yasaklandı.

Kadın, Rusya’da toplumun her alanında vardı. Tarım­da, madenlerde, sanayide çalışan kadınların oranı fazlaydı. Ayrıca Rusya da çok hızlı bir nüfus artışı gö­rülüyordu. Doğumlar, devletin ücretsiz doğumevlerinde gerçekleşiyordu. Devlet çocuğun bakımıyla doğru­dan ilgileniyor ve bu konuda kreşler açıyordu.

Din

Kilise ve devlet birbirlerinden ayrılmıştı. Ruhbanlar varlığını sürdürürken Militan Tanrıtanımazlar Derne­ği din aleyhtarlığı yapıyordu. 1929’da dini toplantılar ve dini derneklere müsaade edildi. 1943’te ise Orto­doks Kilisesi’nin kendine Patrik seçmesi kabul edil­miştir.

Basmacı Hareketi

Rusya’da Türkistan’ın istiklali için faaliyet gösterenle­rin milli ayaklanmalarına verilen genel ad.

"Baskın yapan, hücum eden” manasına gelen bu ta­bir, Çarlık döneminde Ruslar tarafından Türkmenis­tan, Başkırdistan ve Kırım’da faaliyet gösteren çeteci­ler için kullanılmıştır. Basmacılar halka dokunmazlar, sadece Rus memurları soyar, hazine mallarını yağ­malar ve aldıkları ganimetleri fakirlere dağıtırlardı. 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra Türkistan’da faaliyet gösteren silahlı mukavemet kuvvetlerine Basmacı de­nilmesinin sebebi, bu kuruluşların başına geçenlerin bir kısmının ihtilalden önceki yıllarda da Basmacılık yapmış olmalarıdır. 1917 İhtilali’nden önce ve sonra Ruslara karşı silahlı mücadelede bulunan Türkistanlı­lar, kendilerini hiçbir zaman Rusların “haydut, çeteci” anlamında kullandıkları ve dünyaya böyle göstermek istedikleri tarzda Basmacı olarak tanıtmamışlar; İslam askerleri, vatan müdafaacıları ve Türkistan azatlığı­nın askerleri olarak göstermişlerdir. Basmacı hareket­lerinin tek gayesi, “Türkistan, Türkistanlılarındır” slo­ganında ifadesini bulan, Türkistan’ı Ruslardan kurta­rarak istiklaline kavuşturmaktı.

Basmacı Hareketi 1918 yılında Korbaşı Ergaş’ın li­derliğinde Hokand şehrinde başladı ve kısa zamanda diğer bölgelere de yayıldı. Hokand’da üç gün içinde Ruslar tarafından 10.000’den fazla Türkistanlı öldü­rüldü. 1918’de kırktan fazla korbaşının (Türkistanlı li­der) önderliğinde yapılan mücadelelerde ayaklanma­lar Fergana Vadisi’ne yayıldı.

Bu bölgede Ruslarla birlikte hareket eden Ermeniler 180 köyü ateşe verdiler ve yaklaşık 20.000 kişiyi öl­dürdüler. 18 Ağustos 1919’da Rus orduları Türkistan cephesi kumandanlığına getirilen Frunze’nin belirttiği gibi Sovyetler’in amacı bütün, Türkistan’ı işgal etmek­ti. Basmacılar ile Kızıl Ordu arasında çok kanlı savaş­lar oldu.

Fergana Vadisi’nde Mehmed Emin Beg, Şîr Muham- med Beg, Nur Muhammed Beg, Hal Hoca ve Korbaşı Parpi gibi liderlerin emri altındaki mücahidler zaman zaman Sovyet ordusuna kayıplar verdirdiler ve müca­delelerini 1921'e kadar sürdürdüler. Bölgenin lideri Mehmed Emin Beg 1919’da geçici bir Fergana Hükü­meti kurduysa da 7 Mart 1920’de Sovyetler’e teslim olmak zorunda kaldı. Yerine geçen Şîr Muhammed Beg de Sovyetler’e boyun eğmedi. 3 Mayıs 1920’de geçici bir Türkistan hükümeti kurarak komşu devletler­le münasebet kurmaya çalıştı. Bu arada 31 Mayıs’ta kardeşi Nur Muhammed’i Afganistan’a elçi olarak gönderdiyse de Kızıl Ordu, Hîve Hanlığı’nı ve Buhara

Emirliği’ni işgal etti. Sovyet Rusya’nın buralarda mer­keze bağlı halk cumhuriyetleri kurdurmasına rağmen halk milli mücadeleye devam etti. Enver Paşa’nın ölü­müyle Basmacı hareketleri sona ermedi; fakat genel­likle Rusların üstünlüğü ile devam etti. Kızıl Ordu, Basmacılara karşı savaşını her yerde sürdürdü. Mücahitlere yardım eden Türkler hapishanelere atıldı. Böylece Basmacılığın birinci devri sona erdi. 1924’te başlayan Basmacılığın ikinci devresinde mücahitler silah buldukça mücadeleye devam ettiler. Bu mücadelelerde 1935’e kadar sürdü ve bu tarihte Ruslar Bas­macılık harekâtına kesin olarak son verdiler.

Basmacı harekâtının başarıya ulaşamamasının başlı­ca sebepleri arasında korbaşı denen Türkistanlı lider­lerin kendi aralarında düzenli bir birlik ve merkezi bir kumandanlık kuramamaları, savaşlarda tank, uçak, top ve zehirli gaz gibi silahlar kullanan Ruslara karşı mücahitlerin makineli tüfeklerinin bile olmayışı ve ni­hayet dışarıdan yardım alamamaları zikredilebilir.

Ruslar, Basmacılara karşı kazandıkları başarıları ta­rihlerinin kahramanlık sayfaları olarak kabul ederler. Dışarıya karşı haydutluk olarak tanıttıkları bu hareket­lerin birçok Sovyet kumandanı ve aydını tarafından bir milli mücadele olduğu itiraf edilmiştir.

Nitekim Sovyet ordularının Türkistan cephesi kuman­danı olan Frunze Basmacılığın çetecilik olmadığını, eğer böyle olsaydı onların daha önceden ortadan kal­dırılabileceğini ifade ederken, Sovyet Rusya komiseri olarak savaşlara katılan Skalov, “Basmacı’lık Türkis­tan halkının yabancı hâkimiyeti aleyhindeki milli isya­nıdır” demektedir.

Türkistan’da Sovyet hâkimiyetini kuran Valeriy Kuybesev ise bu hareketi sadece bir haydutluk kabul et­menin yanlış olacağını, onun siyasi bir inkılap olduğu­nu söyler. Ginzbur ve Vasilewskiy adlı Sovyet komi­serleri de, Basmacılığın gayesi; “Türkistan’ı Rus­ya’dan kurtarmak ve zulümsüz bir Türkistan kurmak­tan ibarettir.” derler. Sovyet edibi Boris Pilnyak ise, Basmacılar isim ve şeref sahibidirler, demiştir. Bununla birlikte Sovyetler Birliği’nde çıkan eserler bu konuda genellikle sübjektiftir. Nitekim Sovyetler, Bas­macılık meselesiyle ilgili arşiv belgelerinin yayımlan­masına henüz izin vermemiştir.

Sovyet Dış Politikası

Çarlık Rusya’nın Ekim 1917 İhtilali ile savaştan çekil­mesi İtilaf devletlerini oldukça rahatsız etmişti. Özel­likle Rusya’nın, Almanya ile yaptığı 1918 tarihli ant­laşma müttefikler için ciddi bir tehlike demekti. Rusya kendi cephesini doğudan Japonya, batıdan İngiltere, Fransa ve ABD az da olsa Rus cephesine asker yığ­dılar. Fakat 1918’de Almanya’nın teslimi ile Cihan Harbi sona ermiş ve bu cephenin de bir önemi kalma­mıştır.

Müttefiklerin şimdi yapacağı şey ise Bolşevik aleyhta­rı faaliyetlere destek vermekti. Fakat bu da çok etkili olmamış ve Rusya 1921’de içeride oluşan bütün aleyhtar faaliyetleri bastırmıştır. Böyle olunca mütte­fikler de Rusya’dan tamamen çekilmişlerdir.

Sovyet Rusya ile Batılıların ilişkileri tam sakinleşti derken Polonya meselesi yüzünden ipler yeniden kopmuştur.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Polonya, sınırla­rını genişletme düşüncesiyle Ukrayna’ya girmek iste­di ise de Rusya’nın buna tepkisi sert oldu. Rus ordu­ları kısa sürede Polonya’nın başkenti Varşova’ya ulaştı. Polonya’nın yardımına İngiltere ve Fransa ye­tişti ve Ruslar ağır bir yenilgiye uğradı. 19 Mart 1921 Riga Barışı ile Polonya sınırlarını daha da genişleti­yordu.

Bu hadise barıştan bahseden Sovyet Rusya için bir tezat oluşturuyordu. Ne Batılılar Rusya’ya ne de Rusya Batılılara güven veriyordu.

Sovyet Rusya Tanınıyor

Batılı devletler her ne kadar Rusya gibi bir devleti ta­nımak istemeseler de görmezden gelseler de ortada bir Rusya gerçeği vardı ve bu gerçeği görmek zorun­daydılar. Nitekim Batılılar Rusya’yı tanımak için sıraya geçiyor­du:

Ocak 1924’te İtalya, Şubat 1924’te İngiltere, Ekim 1924’te Fransa 1933’te Birleşik Amerika ve daha birçok devlet Sovyetler Birliği’ni ve yeni rejimini tanımışlardır.

Batılıların Sovyetler Birliği’ni tanıması taraflar arasın­da güveni tam olarak tesis etmemişti. Çünkü Rusya, Moskova’dan milletler arası komünist hareketleri yö­netmeye devam ediyordu.

Versay Antlaşması’nın getirdiği eşitlik ve Av­rupa’dan dışlanmışlık Almanya ile Sovyetler Bir­liği’ni birbirine yaklaştırmıştır.

Alman Rus Yakınlaşması ve Rapallo Antlaşması

Sovyetler Birliği’nden ise Çarlık dönemine ait borçlar ile ihtilal sonrası devletleştirilen Batılılara ait malların ödenmesi talep ediliyordu. Bu kıskaç ister istemez iki devleti yakınlaştırmış ve 16 Nisan 1922’de Rapallo Antlaşması imzalanmıştır.

Almanya için Rapallo, Versay’ın kötülüklerinin Rusya tarafından düzeltilmesiydi.

Bu antlaşma Batılıları birden heyecanlandırmıştı. Hatta bu antlaşmanın gizli maddesi olup olmadığını sordular. Antlaşmanın gizli maddesi yoktu ve Alman­ya ile Rusya savaş sonrası karşılıklı olarak araların­daki her türlü iddiayı sonlandırıyorlar ve bembeyaz bir sayfa açıyorlardı. Fakat Almanya’nın Locarno Antlaş­masını imzalaması Sovyetleri korkutuyordu. Alman­ya, Batılıların saflarına mı geçiyordu? Almanya’yı memnun etmek için Sovyetler ne gerekiyorsa yapma­lıydı. İlk adımı atan Sovyetler, Polonya ile ilişkilerini düzeltmiş ve Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin 1925’te Varşova’yı ziyaret etmişti. Sovyetler bir adım daha at­mış ve 1926’da Berlin’de yeni bir Alman - Sovyet ant­laşması imzalamıştı. Bu yeni antlaşmaya göre taraf­lardan biri saldırıya uğrarsa diğeri tarafsızlığını koru­yacaktı.

Siyasetçilere göre Berlin Antlaşması, Bismark’ın Karşılıklı Teminat Antlaşması’na benze­mektedir. Alman - Sovyet yakınlaşması 1933 yılında Hitler’in iktidara gelişine kadar normal seyrinde de­vam edecektir.

Alman - Sovyet yakınlaşması bile Sovyetleri çok tat­min edemiyordu. Zira İngiltere ve Fransa tehdidi Sovyetler’in hep aklını kurcalıyordu. Fransa’nın Çarlık Rusyası’ndan alması gereken borçlar, ayrıca Fran­sa’nın Rusya sınırlarında bulunan Polonya, Çekoslo­vakya ve Romanya ile yakından ilgilenmesi iki devlet arasında iyi münasebetlerin kurulmasını engelliyordu.

Sovyet Rusya'nın Saldırmazlık ve Tarafsızlık Politikası

Sovyet Rusya, Batı ile (Almanya hariç) ilişkileri iyi ola­mıyordu. Kendisine karşı yapılması muhtemel bir sal­dırı durumunda en azından komşu ile arasını iyi tut­maya çalışıyordu. Yani Sovyet Rusya komşularının kapısını çalmalı ve onlarla tarafsızlık ve dostluk ant­laşmaları imzalamalıydı.

Sovyet Rusya’nın çaldığı ilk kapı Türkiye olmuştu. As­lında Rusya, Türkiye’nin batılılar ile olan sorunların­dan istifade etmeyi bile düşünüyordu. Çünkü Musul yüzünden Türk - İngiliz münasebetleri çok kötü idi. Bu durumda etkili olunca 1921’den beri devam eden

Sovyet - Türk dostluğu bir antlaşma ile neticelenmiştir. 17 Aralık 1925’te Paris’te Türk - Sovyet dostluk ve saldırmazlık paktı imzalandı. Antlaşmaya göre iki ta- w raftan birine bir saldırı olması durumunda diğeri tamamen tarafsız kalacaktı.

Rusya kapıları çalmaya devam ediyordu. Rusya’nın teklifini her devlet sıcak karşılamıyordu. Finlandiya, Fransa, Estonya, Letonya, Polonya ve Romanya sal­dırmazlık teklifine hayır derken; Litvanya, Afganistan ve İran Rusya ile antlaşma imzalıyordu.

Kellog Paktı’na davet edilen Rusya buraya girmeye yanaşmışsa da üyeliği için Amerika’nın onayı gereki­yordu. Rus Dışişleri Bakanlığı’na getirilecek Lituinov, Amerika’nın onayını beklemeden Türkiye, İran, Le­tonya, Litvanya, Polonya, Dantzig Serbest Şehri ile Lituinov Protokolü’nü imzalamış ve antlaşma yürürlü­ğe girmiştir.

Sovyet Rusya kendini güven altına almaya çalışıyor­du. Batılılar Almanya’ya karşı sessizdir. Bu sessizlik Rusya’yı endişelendirecektir. Acaba Batılılar, Hitler’i Rusya’nın üzerine mi saldırtacaktı? Bu korku ve soru işaretleri II. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.