Felsefe

Siyaset Felsefesinin Tanımı

İnsanların yönetimiyle ilgili iktidarı, iktidarın nasıl oluştuğunu, kaynağını, bireyle ilişkisini, varlığını, nasıl ve ne şekilde sürdü­rüldüğünü, mevcut yönetimden daha iyi bir yönetimin müm­kün olup olmadığını, yönetim ile ilgili evrensel ölçütleri, genel kavramları sorgulayan felsefedir.

Siyaset Felsefesinin Konusu ve Amacı 

Siyaset felsefesinin iki temel işlevi ve amacı vardır. Birincisi kavramsal, İkincisi normatiftir. Siyaset felsefesinin ilk ama­cı; toplum, devlet, yasa, düzen, hak, adalet, refah, özgür­lük gibi siyaset felsefesinin alanına giren kavramları açıklamaktır. İkincisi ise; belli ilkeleri ve normları ortaya koymaya ve onları savunmaya çalışmaktadır. Örneğin, adaleti sağlamak için ne tür ilkeleri kabul etmeliyiz? gibi.

Siyaset felsefesinin temel problemi “ideal devlet" problemidir.

Siyaset Felsefesi;

  • Günlük siyasi olaylarla ilgilenmez.
  • Olanı değil, olması gerekeni ele alır.
  • Gelecekte toplumun nasıl idare edilmesi gerektiğini orta­ya koyabilmek için toplumun dününü ve bugününü ince­ler.

Siyaset Felsefesinin Temel Konuları

Devletin kaynağı, doğası, amacı ve önemi
Devletin oluşumu ve sınıflandırılmasında etkili olan gö­rüşlerin incelenmesi
Ütopyaların yapısı
Birey ile devlet, itaat ile özgürlük arasındaki ilişki
Adalet, eşitlik, özgürlük, hak, mülkiyet gibi kavramların açıklanması

Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları 

Siyaset: İdare etmek, işleri düzene koymaktır.

Siyasi Otorite (İktidar): Bir şeyi yapma veya yapmama hakkına sahip olmadır. Demokratik görüşe göre, siyasi oto­ritenin kaynağı halktır. Teokratik görüşe göre ise siyasi oto­ritenin kaynağı Tanrı’dır.

Politika: Devlet idaresi ile ilgili işlerdir.

Birey: Toplumun bölünmeyen en küçük parçasıdır. Diğer bir ifadeyle toplumu oluşturan fertlerin her biridir.

Toplum: Tek başına varlığını devam ettiremeyen, ihtiyaç­larını tek başına karşılamayan bireylerin, temel ihtiyaçlarını karşılamak ve birbirlerini tamamlamak üzere meydana ge­tirdikleri en büyük sosyal gruptur.

Sivil Toplum: Siyasi ve diğer güçlerin etkisinden kurtulmuş ve kendini yönlendirebilen toplumsal örgütlenmelerdir.

Devlet: Toplumda hakimiyeti elinde bulunduran ve her tür­lü güce sahip olan siyasi otoritedir.

Yönetim: Devleti belli ilke ve amaçlara göre idare etmedir.

Meşruiyet: Yapılan icraatların belirlenmiş kanunlara uygun olmasıdır.

Egemenlik: Belli bir toprak bütünlüğüne sahip toplumda yasama, yürütme ve yargının bağımsız olması ve belirlenmiş güçlerce serbestçe kullanılmasıdır.

Hak: Yasaların gerektirdiği siyasi, sosyal ve ifade özgürlüğü gibi durumlardır.

Hukuk: Toplumsal ilişkileri düzenleyen ve yaptırım gücü olan kurallar bütünüdür.

Yasa: Emredici olan ve uyulması gerekli kurallardır.

Bürokrasi: Hiyerarşik bir biçimde görev yapan memurların oluşturduğu yapılanmadır.

Demokrasi: İktidarın halka dayandığı yönetim sistemidir.

Laiklik: Din ve devlet işlerinin ayrılığı, inanç hürriyetinin sağlanmasıdır.

Siyaset Felsefesinin Temel Soruları

İktidar, devlet kaynağını nereden alır?

Devletin kaynağı ile ilgili görüşlerin başında; korunma ihtiya­cı, dini misyon ve toplumsal sözleşme gelir.

Korunma ihtiyacı: Siyasi iktidar, bireylerin tehlikelerden ko­runmalarını ve amaçlı gelişimlerini sağlamak için vardır.

İbni Haldun'a göre, iktidarın ve devletin ana kaynağı insanın korunma ihtiyacıdır.

Platon ve Aristoteles tarafından da savunulan bu klasik yakla­şım, siyasi ve toplumsal yaşamın kaynağını insanın doğasın­da bulur. Buna göre, devlet insanların temel ihtiyaçlarını kar­şılamak ve ahlaki bakımdan daha iyi olabilmeleri için vardır.

Dini misyon: İktidar kaynağını dinden alır. Eski Mısır, Babil, Ortaçağ teologları devletin Tanrı eseri olduğunu ve Tanrı'nın buyruklarına göre yönetilmesi gerektiğini savunmuşlardır. (St. Augustinus.)

Toplumsal sözleşme: Ortak irade, insanların birlikte yaşa­ma isteği toplumsal sözleşmeyi doğurmuştur, insanlar tabi­at halinden toplum haline geçmiş ve daha sonra siyasal sözleşme ile devlet düzenini kurmuşlardır. (T. Hobbes, J.Locke, J.J Rousseau.)

Meşruiyetin ölçütü nedir?

Siyasi iktidarın, kendisini doğuran güç, öğe ya da düşünce­ye bağlı kaldığı takdirde meşru olduğu söylenebilir. Kayna­ğını insanların ihtiyaçlarından, dinden ya da toplumsal söz­leşmeden alan iktidar, kendi meşruiyetini temellendiren bir hukuk sistemi oluşturur. Buna göre, siyasi iktidarın her eyle­mi kendisinin oluşturduğu hukuk sistemine uygunluğu ölçü­sünde meşru olmak durumundadır.

Meşruluğun kaynağı konusunda birçok görüş vardır. Bunlar;

"Devlet, Tanrının buyruklarını yeryüzünde hakim kılmak için vardır ve bunu yerine getirdiği ölçüde meşrudur." görüşünü savunan dinsel yaklaşım

"Devlet, egemen sınıfların üretim araçlarını elinde bulun­durup halkı ezmesini önlemek için vardır ve meşruluğu­nun ölçüsü hizmet ettiği sınıfın çıkarlarını gözetmesi ile ölçülür.” diyen Marksist görüş

Aristotales ve Platon'a göre, "devlet, halkının ahlaklı ve erdemli yaşamasını sağlamak için vardır ve meşruluğunu bununla elde eder.”

Demokrasiye göre, “devlet, ortak iradenin temsilcisidir ve halkının özgürlüğüne ve yönetime katılmasına yaptığı katkı ile meşruluğunu elde eder.”

Sivil toplumun anlamı nedir?

Bir toplumda bireyler kendi çıkarlarını savunmak amacıyla devlet kurumlarından bağımsız birliktelikler oluştururlar. Bu birliktelikler ile devletin aldığı kararlar karşısında halkın görüşlerini yansıtır. Demokratik ülkelerde sivil toplum kuru­luşları çok etkindir. Çünkü demokrasi sadece oy vermeyi değil halkın yönetim kararlarına katılmasını sağlamakla tam demokrasi olur. Sivil toplum kurumlan devletin karar alırken toplumun bu kararlar hakkındaki düşüncelerini öğrenmek gibi önemli bir işlevi yerine getirir.

Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?

Egemenliğin üç tür kullanılış biçimi vardır. Bunlar;

a. Geleneksel Otorite

Bu otorite gelenek ve göreneklerin egemen olduğu, değiş­me ve gelişmenin çok yavaş gerçekleştiği toplumlarda ve kurumlarda görülür. Feodal toplumlarda ve ataerkil aile ti­pinde bu otorite geçerlidir. Bu türden toplum ve kurumlarda otoritenin kaynağı geleneklerdir. Yönetim babadan oğula geçer.

b. Karizmatik Otorite

Karizma: “lütuf, Tanrı vergisi” anlamına gelir. Karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağanüstü nitelikle­rinden kaynaklanır. Çoğu zaman, bu niteliklerin o liderde var olup olmadığı araştırılmaz, var olduğuna inanılır. Burada ik­tidarın kaynağı doğrudan doğruya liderin özellikleri ve ey­lemleridir.

c. Hukuki ya da Demokratik Otorite

Bu otoritenin kaynağı yazılı kurallar yani hukuktur. Hukuk kuralları, yönetilenleri olduğu gibi yönetenleri de bağlar. De­mokratik otoritede iktidarın kaynağını akıl ve hukuk oluştu­rur. Yöneticiler belli kurallara göre iktidara gelirler, belirli sı­nırlar içerisinde yetkilerini kullanırlar ve belirli kurallara göre iktidardan ayrılırlar.

Bireylerin temel hakları nelerdir?

Çağdaş demokratik toplumlarda bireyler devletin yurttaşla­rıdır. Böyle bir toplumda bireylerin yurttaşlık hakları vardır ve bu haklar yasal güvenceler altındadır. Bu hakların en başın­da, insanın yaşama hakkı gelir.

Adalet, eşit durumda olanlara eşit, farklı olanlara da farklı davranmayı gerektirir; yani herkese hak ettiğini vermektir. Bazı insanların diğerlerinden daha fazla servete sahip olma­ları yanlış değildir. Ancak insanların daha büyük servete sa­hip olmaları daha fazla siyasi güç veya sosyal pozisyon el­de etmelerine olanak tanıyorsa, işte bu adaletsizliktir. Bir di­ğer temel hak olan özgürlük, en yüce değerlerden birisi sa­yılmaktadır. Ancak özgürlük konusundaki görüş ayrılıkları hangi koşullarda özgürüz ve hangi durumlarda özgürlüğü­müz kısıtlanmış olur noktasında öznel içerikli görüşler hep var olmuştur.

Bürokrasi gerekli midir?

Bürokrasi devletin işleyişinde görevli memurlardan oluşan gruptur. Bu memurlar, bulundukları göreve belirli uzmanlık­ları sebebi ile atama yolu ile gelirler. Devletin işleyişinin sürdürülebilmesi ve görevlerini yerine getirebilmesi için bu uzman kişilere ihtiyaç vardır.

Devletin yönetiminde ve alınan kararlarda sorumluluk siyasilerdedir. Ancak siyasiler halkın verdiği yetkiyle sınırlı süreyle devleti yönetirler. Oysa devlet süreklidir. Bu sebeple devlet içinde bu sürekliliği sağlayacak çalışanlara da ihtiyaç vardır. Bununla birlikte bürokrasinin devletin işleyişine en­gellediği eleştirilende yapılmaktadır. Bürokrasi araç değil de amaç haline gelirse ve siyasi iradenin üstünde bir konuma yerleşirse bu devlet yönetiminde bazı sorunlara yol açabilir.

Siyaset Felsefesinin Problemleri

1. Karmaşa - Düzen - Ütopya

Karmaşa

Toplumsal düzenin olmadığı bir durumu ifade etmek için kullanılır. Toplum tarafından istenmeyen, korkulan bir du­rumdur.

Düzen

Toplumda bireyler ve gruplar arası ilişkilerin bir takım yazılı kurallara, ilkelere göre düzenlenmesinden ortaya çıkan sos­yal yapıdır.

Ütopya

Ütopya, uygulama alanı bulamamış hayali devlet tasarım­landır. Toplumsal düzenin zayıfladığı ve karmaşa ortamının oluşmaya başladığı zamanlarda bazı düşünürler, insanların düzen ve mutluluk ihtiyacını karşıladığı hayali toplum şekil­leri tasarlamışlardır. Bu tasarımların genel adı “ütopya” dır.

Düzenin Gerekliliği ve Devlet

Bir devletin ya da düzenin var olmaması durumunda, insan­lar için mutlak bir serbestlik hali söz konusu olacağından, sonuçta ortaya bir karmaşa (kaos) çıkar. Mutlak özgürlük durumunda her insan kendi istek ve arzularını gerçekleştir­meye çalışır. Çıkarlar birbirleriyle çatışmaya başladığında ise herkesin herkesle savaşı ortaya çıkar. İşte bu savaş ka­os halidir. Böyle bir kaos ortamında bireyler ihtiyaçlarını kar­şılayamaz hale geleceğinden, toplumsal yaşamda bireylerin birbirleri ile olan ilişkilerini düzenleyecek ve yaptırım gücüne sahip olan kurallara ihtiyaç duyulur. Bu yasaları oluşturacak ve uygulanacak bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite devlet­tir.

İdeal Düzen Arayışları

a. İdeal düzenin olabileceğini reddedenler

Bazı düşünürler, ilke olarak devleti reddederler ve onun or­tadan kaldırılmasının doğruluğunu savunurlar.

Sofistler: ideal düzen olmaz çünkü ideal düzen doğada kal­mıştır. Devlet, doğal olmayan, insanın doğasına, özüne ay­kırı bir kurumdur. Doğada nasıl ki; güçlü olan yaşıyor ve kendi çıkarlarını hayata geçirmeye çalışıyorsa, toplumda da güçlü olan egemen olmalıdır.

Anarşizm: insanlar devlet olmadan da adil ve uyumlu bir yaşam sürebilirler. Devlet, mülkiyeti korumak için vardır. An­cak anarşizme göre, her türlü mülkiyet hırsızlıktır. Bu görü­şün doğal sonucu olarak da devletin ortadan kaldırılması gerekir görüşünü savunur.

Nihilizm (Hiççilik): Evrenin anlamsız ve amaçsız olduğunu, otorite ve devletin doğaya aykırı olduğu görüşünü ortaya koyar. Bütün kötülükler insanların özgür olmamalarından kaynaklanır. Öyleyse insanı sınırlayan bütün değer, kurum ve düzenler kötü olup yıkılmalıdır.

b. İdeal düzenin olabileceğini kabul edenler

Özgürlüğü temel alan yaklaşım

Liberalizm denilen bu anlayış siyasette, iktisatta, dinde ve diğer alanlarda bireyin özgürlüğüne öncelik verir. Sloganlaları “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" dir. Temsilcileri Adam Smith, J.S. Mill’dir.

ideal bir siyasi sistemin amacı, bireylere mümkün olan en büyük özgürlüğü temin etmektir. Bu özgürlük dini anlamda inanç ve ibadet özgürlüğü olarak, siyasi anlamda düşünme ve düşüncelerini ifade etme özgürlüğü olarak gerçekleşir. Bireyler özgür olduklarında kendi çıkarlarını gerçekleştirirler. Böylelikle genel çıkarlarda gerçekleşir.

Siyaset hakkındaki bu düşünceler ekonomide rekabetçi, birey ve devlet arasındaki ilişkilerde ise bireyci fikirleri savu­nur.

Eşitliği temel alan yaklaşım

Kapitalizme tepki olarak doğmuş, yoksul için daha ideal dü­zenin ancak eşitliğin sağlanmasıyla gerçekleşebileceğini savunmuşlardır. Temsilcileri Karl Marx, Saint Simon’dur. Bu yaklaşımın temele eşitliği alması, sosyalist devlet an­layışını ortaya çıkarmıştır. Özgürlüğün insanlar arasında eşit­sizliğe yol açabileceği, dolayısıyla toplumsal barışı tehlikeye sokabileceği görüşünden hareket eder, insanların ekono­mik, siyasal ve sosyal bakımdan eşit haklara sahip olduğu sınıfsız bir toplum, ideal bir toplumdur. Bireyler yönetim yetkisine de eşit şekilde sahip olmalıdır. Herkes devlette temsil edilme ve yönetime katılma bakımın­dan da eşit haklara sahip olmalıdır.

Adaleti temel alan yaklaşım

Böyle bir devlet anlayışı, hukuka dayalı bir düzeni gösterir. Böyle bir ideal düzende eşitlik de özgürlük de bulunacaktır. Bu yeni ideal devlet anlayışı, özgürlük deyince, bireyin çalış­ma ve düşünce özgürlüğünü anlamakta, eşitlik deyince de bütün yurttaşların yasalar önündeki eşitliğini anlamaktadır.

Özgürlük ve eşitlik ilkelerinden yalnız birinin uygulanması toplumsal problemleri çözmekte yetersiz kalacaktır. Özgür­lüğün olmadığı yerde eşitliğin, eşitliğin olmadığı yerde de özgürlüğün anlamı yoktur. Özgürlüğün olmadığı bir eşitlik, eşit haklara sahip köleler yaratır. Eşitliğin olmadığı özgürlük ise bir grubun diğerine hükmetmesine yol açar. Gerekli olan hem özgürlüğü, hem de eşitliği içinde barındıran bir yöne­tim şeklidir, buda ancak adalet ile mümkündür.

Ütopyalar

"Ütopya" terimi, Yunanca (topos-ülke) kelimesinden gelmiş olup "olmayan ülke” anlamındadır. Kelime ilk defa Thomas More tarafından kullanılmıştır. Gerçekleşmesi bugün için im­kansız, hayali toplum ve devlet tasarımlarını ifade eder. Bazı düşünürler yaşadıkları toplumsal düzenin iyileştirilemeyeceğine inandıkları için, düşsel bir toplum düzeni tasarlamışlar­dır.

Ütopyalar Şu Durumlarda Gözlenmektedir:

  1. Devlet sosyal düzenin gerisinde kaldığı zamanlarda ütopyalar ortaya çıkmıştır.
  2. Ütopyalar, geleceğe dönük sosyal gerçeklikle ilgisi olma­yan hayali tasarımlardır.
  3. Ütopyalar; devleti, yönetimi eleştirmek için ortaya kon­muşlardır.
Ütopyalar olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayrılır.

a. İstenilen (Olumlu) Ütopyalar

“İdeal Devlet”, Platon

Platon’un devlet anlayışına göre, toplumda üç tabaka vardır. Bunlar; yöneticiler, savaşçılar ve zanaatçılardır. Yöneticiler, iyi eğitimli bilge kişilerdir. Savaşçılar, cesur askerlerdir. Za­naatçılar ise buyruklara uymaktan başka hakları olmayan in­sanlardır. Koruyucuların ve savaşçıların mülkiyet hakları yok­tur. Tüm çocuklar doğar doğmaz anne ve babalarından alı­nır. Evlenecek çiftler ise kura ile belirlenir. Devlet yönetimin­den sorumlu kişiler gerektiğinde halka yalan söyleyebilir.

Platon, "İdeal Devlet" eserinde öne sürdüğü bu düşüncele­rinin bir kısmından "Yasalar" adlı eserinde daha sonra vaz­geçer.

“El-Medinetü’l-Fazıla”, Farabi

Farabi, “El-Medinetü’l Fazıla" (Faziletli Şehir) adlı eserinde Platon'dan etkilenmiştir. O'na göre, doğal ihtiyaçların etki­siyle bir araya gelerek toplumu oluşturan bireyler, bilge ve erdemli kişiler tarafından yönetilmelidir. Bir topluma ancak bedenen ve ruhen sağlıklı, zeki, öğrenme ve öğretmeyi se­ven, nefsine güvenen ve Tanrı’ya inanan kimse başkan ol­malıdır. Devlet bir organizma, bireyler de bu organizmanın organlarıdır. Kişiler, kendine düşen görevleri yapmalıdır. Yapmadıkları takdirde organizmada olduğu gibi, devlette de aksaklıklar ortaya çıkar.

“Ütopya", Thomas More

Ütopya eseri, İngiltere’nin o zamanki durumunu eleştirmek için yazılmıştır. T. More'a göre, toplumdaki eşitsizliğin ve mutsuzluğun kaynağı özel mülkiyettir. Bu durumdan kurtul­manın tek yolu, özel mülkiyetin kaldırılmasıdır. Bu nedenle ideal toplum, sınıfsız bir toplum olmalıdır. Değerler yönün­den herkes eşit olmalıdır.

More'un ütopyasında para kullanılmamaktadır. Bunun yeri­ne düzenli bir eşya takası vardır. Ailenin temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanır. Ülkedeki insanlar her gün altı sa­at çalışır. Bunun dışında bilim ve sanatla uğraşırlar.

“Güneş Ülkesi”, Campanella

Campanella, Güneş Ülkesi adlı eserinde, Hint Okyanusu’nda varsaydığı ideal bir devleti düşünür. Bu devletin yö­neticisi hem filozof hem de rahiptir. Devlet sağlam ve yete­nekli yurttaşlar yetiştirmek için karşı cinsler arasındaki ilişki­leri dahi düzenler. Bu düzenlemede aile, mal, mülk her şey ortaktır, insanlar günde sadece dört saat çalışır.

"Yeni Atlantis”, Francis Bacon

Sağlıklı, ahlaklı ve dürüst insanların yaşadığı Bensalen adlı bir adada bulunan bu devlet bilime dayalıdır. Bilimler hazi­nesi adlı bir kurul tarafından yönetilir. Bu kurul, diğer ülkele­re gönderdiği elçiler ile bilim ve teknolojik gelişmeleri izler.

b. Korku (olumsuz) Ütopyaları

"Cesur Yeni Dünya", Aldous Huxley

Yeni Dünya adlı eserinde çok gelişmiş bir toplum anlatılır. Toplumun ihtiyaçlarına göre insanlar önceden saptanan ni­teliklere göre fabrikalarda üretilir ve özel merkezlerde büyü­tülürler.

“1984", G. Orwell

1984 adlı eserde tasarlanan devlet anlayışına, despotizm egemendir. Bu devlette insan benliğini yok edecek ölçüde zora dayalı baskıcı bir yönetim egemendir.

2. Birey - Devlet

Bireyler arasındaki ilişki sosyal ilişkiyi, sosyal ilişki ise devle­ti ve iktidarı ortaya çıkarmıştır. Birey tek başına yaşayamadı­ğına göre; iktidar ve devlet toplumsal düzenin bir şartıdır. Devlet ise, bireylerin ve grupların ilişkilerini hukuk kuralları çerçevesinde düzenler. Birey devlet ilişkilerindeki temel problem; birey mi devlet için, devlet mi birey için yaşar?

Birey mi devlet için, devlet mi birey için yaşar?

Günümüz birey - devlet ilişkisinde, bireyler devletin varlık koşuludur. Ancak bireylerin bir düzen içinde yaşamaları içinde devlet gereklidir. Birey, devlet ve topluma karşı yü­kümlülüklerini yerine getirecektir. Devlet de bireyin haklarını güvence altına alacak ve ona haklarını kullanması için ola­naklar sunacaktır. Böyle bir durumda ne birey haklarından vazgeçebilir, ne de devletin varlığı yadsınabilir.

Birey devlet ilişkisini inceleyenler

Yusuf Has Hacib: “Kutadgu Bilig" (Mutluluk Veren Bilgi) adlı eserinde hem vatandaşın hem de yöneticinin ideal özel­liklerini anlatmıştır.

Montesquieu: “Kanunların Ruhu" adlı eserinde Cumhuri­yet, Monarşi, İstibdat vb... yönetim şekillerinin tanımlarını yapar.

John Locke: Locke’a göre, insanlar doğuştan bir takım temel haklara sahiptir ve bu hakların vazgeçilmezliği söz konusudur. Bu haklardan devlet için vazgeçilmesi söz konusu değildir. Birey temel haklarını güvence altına almak için devleti var eder. Devlete düşen ise bu hakların korun­masıdır.