Biyoloji

Çevrenin Korunması ve Rehabilitasyonu

Biyolojik hayatın sağlıklı devam edebilmesi için çevrenin korunması bugün çok önemlidir. Bu nedenle çevrenin korunması konusu bir biyoloji konusu olmuştur.

Madde ve Besin Kaynaklarının Yaşam için Önemi

Canlılar yaşamlarını sürdürmek için doğal kaynaklardan yararlanırlar. Dünyada orman, akarsu, göl gibi yer üstü kaynakları ve petrol, doğal gaz, kömür gibi yer altı kaynakları bulunmaktadır, insan nüfusunun artmasıyla ekosistemlerde yer alan bu kaynakların kullanılma hızı artar ve bozulmalar başlar. Kaynakların bozulma hızı, kendini ye­nileme hızından fazla olduğunda kaynaklar bozulur. Doğal kaynaklar yenilenebilir ve yenilenemez doğal kaynaklar olarak iki gruba ayrılır.

Yenilenebilir doğal kaynaklar: Dengeli bir ekosistemde kendi kendini yenileyebilen kaynaklardır. Orman, top­rak, akarsu gibi kaynaklar kendini yenilemesine izin verilecek hızda kirlenirse, kendini yenileyebilir.

Yenilenemez doğal kaynaklar: Yerine yenisi üretilemez veya yenilerinin oluşması için çok uzun süreler gere­kir. Doğal gaz, petrol, kömür gibi tükenebilen doğal kaynaklardır.

Toprak, su, besin kaynakları, ormanlar, meralardan canlılar değişik şekillerde yararlanırlar.

Toprak: Üzerinde ve içinde yaşayan canlılar için yaşama alanı oluşturur, yer altı sularının süzülmesi ve ma­denlerin korunmasında görev yapar, insanlar besinlerini üretmek, yaşama alanlarını oluşturmak için toprağa ihtiyaç duyarlar.

Toprakta alg, protozoa, mantar, bakteri, solucan, yumuşakça ve omurgalılar yaşar. Toprakta yaşayan canlılar değişik görevler yaparak doğadaki besin zincirinin halkalarını oluştururlar. Mikroorganizmalar her türlü maddeyi ayrıştırarak minerallerin doğadaki döngüsünü gerçekleştirir. Ayrıca azotun canlılar tarafından kullanılmasını da sağ­larlar. Solucanlar da protein salgılayıp fosfat üreterek katkıda bulunurlar.

Ağaçların dökülen yapraklarının, selüloz ve lignin gibi yapılarının, yosunlar ve mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılmasıyla bol humuslu topraklar oluşur. Bu topraklar organik maddesi bol olduğu için verimlidir. Topraktaki verimlilik tür çeşitliliğinin oluşmasına izin verir.

Toprağın verimliliğini; içeriğindeki organik madde miktarı, mineral madde miktarı, su, hava, ısı, ışık ve aldığı yağış gibi faktörler belirler. Türkiye, jeolojik yapısı ve ikliminin çeşitliliği nedeniyle kumlu, killi, kireçli gibi farklı top­rak yapılarına sahiptir. Farklı topraklarda farklı bitki türleri yaşadığı için zengin bir biyolojik çeşitlilik oluşur.

toprak

Kayaçlardan çok uzun sürede oluşan topraklar; sel, rüzgar gibi et­kenlerle taşınarak yok olur. Bu olaya erozyon denir. Topraktaki suyun azalması çölleşmeye ve birçok bitki türünün kuruyarak yok olmasına neden olur. Çölleşme veya başka nedenlerle bitki örtüsünün yok olması erozyonu hızlandırır. Nüfus artışına bağlı hızlı kentleşme, verimli toprak­ları yok eder. Kimyasallar veya ağır metallerle kirlenen veya tarım dışı kullanılan toprağın ekolojik dengesi bozulur. Biyoçeşitliliğin azalmasına neden olur. Ekosistemlerin güçlü olması için çeşitli türlerin bulunması ge­rekir. Örneğin tarlaya tek çeşit bitki ekildiğinde, o bitkiyi yok eden zararlı bir böcek türünün sayıca artması tarladaki tüm bitkilerin yok olmasına neden olur. O nedenle toprağın sürdürülebilirliğinin sağlanması için ge­rekli önlemler alınmalıdır.

Su: Birçok canlı için yaşama ortamı olan su, biyolojik öneminin yanı sıra biyolojik çeşitlilik, sağlıklı ve temiz yaşamın oluşması, enerji üretimi, sanayinin gelişmesi, bahçe ve tarla sulaması için gerekli olan temel ve kendini yenileyebilen doğal bir kaynaktır.

Canlı vücudunun önemli bir kısmı sudan oluşur. Sindirim, fotosentez gibi olayların gerçekleşmesi, enzimlerin görev yapması, vücut ısısının ayarlanması, kan plazmasında maddelerin taşınması olayları su ile gerçekleşir. İnsanlarda her gün deri, akciğer, idrar ve dışkı yoluyla su dışarı atılır. Diğer canlılarda da benzer şekillerde su kaybedilir. Kaybedilen su içilerek yerine konulmalıdır. İçilen suyun sağlıklı olması, içerdiği minerallerin belirli bir dengede olması bazı faktörlere bağlıdır.

Doğadaki su döngüsü oluşurken yeryüzündeki denizler, göller ve diğer su içeren alanlardan güneş ısısı ile bu­harlaşan su havaya karışır. Atmosferdeki soğuk hava etkisiyle de yağmur veya kar şeklinde yeryüzüne düşer. Bu suların bir kısmı atmosfere geri dönerken, bir kısmını bitkiler kullanır, önemli bir kısım ise yer üstü ve yer altı sula­rıyla taşınır. Yağmur suları yeryüzündeki toprağa indiği andan itibaren kirlenmeye başlar. Doğal veya suni gübreler, pestisitler, mikroorganizmalar, hayvansal ve bitkisel atıklar, arıtılmadan çeşitli ortamlara atılan evsel ve endüstriyel atıklar suya geçer. Su toprak altına geçerken, askıda bulunan partiküllerin tamamına yakını toprak tarafından sü­zülür. Süzülme kalitesi toprak cinsine ve toprağın kirlenmemiş olmasına bağlıdır.

Haliç ve İzmit körfezinin insanlar tarafından kirletilmesiyle doğal denge bozulmuş ve bu bölgede yaşayan canlı­ların yok olma tehlikesi ortaya çıkmıştır.

Su kaynaklarının sürdürülebilirliğinin sağlanması canlılar açısından çok önemlidir. Dünyanın % 71'i suyla kap­lıdır ve bunun yalnızca %0,75’i tatlı sulardan oluşur. Artan dünya nüfusunun su ihtiyacının karşılanması için su kaynaklarının çok dikkatli kullanılması gereklidir. Gelecekte su paylaşımı nedeniyle ülkeler arasında çatışmalar çıkabilir. Termal sular, mineralli sular ve kaynak suları gibi suların kullanılır hale getirilmeleri hem canlılar hem de ülke ekonomisi için çok önemlidir.

Besin Kaynakları: Canlılar enerji üretmek için dışarıdan besin almak zorundadır. Besinlerde bulunan organik ve inorganik maddeler canlı vücudunda önemli görevler yaparlar. Besinler bitkisel ve hayvansal kaynaklı olabilir. Bitkisel besin kaynaklarının tüketiminin fazla olması sonucunda tarım alanındaki teknoloji kullanımı hızlanmış, do­layısıyla besin üretimi artmıştır.

Nüfus artışı nedeniyle otlak ve meralar tarım alanlarına dönüşmüş, hayvanların besin kaynaklarının azalmasına yol açmıştır. Sonuç olarak hayvancılık azaldığı için insanların besin olarak ihtiyaç duydukları protein kaynakları azalmıştır. Son yıllarda insanların protein ihtiyacını karşılamak için tavuk, hindi yetiştiri­ciliği önem kazanmıştır.

Türkiye’nin iklim koşulları ve jeolojik yapısının farklı olması nedeniyle çok çeşitli tarım ürünleri ye­tişmektedir. O nedenle besin kaynakları bakımından zengin bir çeşitlilik bulunur.

Bazı ülkelerde iklimsel değişimler, toprak kayıpları, tarım alanlarının yanlış kullanımları sonucunda oluşan be­sin kaynaklarının yetersizliği, insanların açlıkla karşı karşıya kalmalarına neden olur. Kurak bölgelerdeki meralar ve tarım alanlarının su sorunlarının hızlı bir şekilde çözüme ulaşması, besin kaynaklarının korunması açısından çok önemlidir.

Suda yaşayan ve insanların besin olarak kullandığı balıklar; suyun kirlenmesi, avlanma sırasında kullanılan teknolojik araçların suda yaptığı tahribatlar gibi nedenlerle sayı ve çeşit olarak azalır veya yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. O nedenle balıkların üreme zamanlarında av yasağının olması ve bu durumun yetkililerce kontrolünün yapılması gereklidir.

Orman: Biyoçeşitliliği çok fazla olan ve kendini yenileyebilen doğal kaynaklardır. Orman ekosisteminde hava, su, toprak, çeşitli ağaçlar, otsu bitkiler, mikroorganizmalar ve hayvanlar bulunur.

Yeryüzünün yaklaşık olarak 1/4’ünü kapladığı düşünülen ormanlar oksijen kaynağıdır. Özellikle tropikal yağ­mur ormanları, yeryüzündeki oksijenin %40’ını ve yeryüzündeki bitki ve hayvan çeşitlerinin yarısından fazlasının yaşama alanını oluştururlar. Ormanlar, yağmur ve kar sularını tutarak sel oluşumunu engeller ve yer altı sularının oluşmasına yardım eder. Erozyonu önler. Odun ve odundan yapılan her türlü maddenin kaynağıdır. Tıpta kullanı­lan ilaçların, kimya ve boya sanayinin ham maddeleri ormandaki ağaçlardan elde edilmektedir. Ormanlar; toprak, taş, kömür, madenler, meyve, tohum, reçine, kabuk, av hayvanı gibi çok çeşitli maddelerin elde edildiği yerlerdir. Ormanlar insanlara çeşitli iş alanları sağlayan ve ekonomik değeri olan kaynaklardır.

Yapılaşma, odun üretimi, tarım alanı açma, yangınlar, aşırı otlatma gibi insanların yol açtığı olumsuzluklar or­manların yok olmasına dolayısıyla da biyoçeşitliliğin azalmasına neden olmaktadır. Ağaçlandırma çalışmaları ile ormanlar geri kazanılabilir.

Mera: Engebeli, meyilli ve taban suyu çok derinlerde olan alanlardır. Yağışlı dönem dışında kalan zamanlarda toprak kurudur ve bitkiler için yeterli su bulunmaz. Bitki örtüleri seyrek ve kısa boyludur. Meralarda yem bitkileri yetişir ve hayvanların besinlerini oluşturduğu için önemlidir. Hayvancılıkta kullanılan bu alanlardaki bitki örtülerinin aynı zamanda erozyonu engelleyici etkileri bulunur. Meralar aşırı otlatma nedeniyle erozyona açık hale gelerek toprak kayıplarının oluşmasına neden olur. Kurak ve yarı kurak iklim bölgelerinde aşırı otlatma bitki örtüsünü azal­tan en önemli faktörlerden biridir. Bitki örtüsü azalan meralarda beslenen canlıların oluşturacağı besin azalacağı için hayvancılık azalır. Protein kaynağı olan hayvansal besinin azalması insanlar için önemli bir sorundur.

mera

Bitki örtüsünün azalmasının bir başka zararı da ekolojik dengenin bozulmasıdır. Örneğin Palandöken ve Kargapazarı dağlarında aşırı otlatma nedeniyle bitki örtüsü tahrip edilmiş, bununla bağlantılı olarak böcek türleri azal­mıştır.

Madde ve Besin Kaynakların Sürdürülebilirliği

Madde ve besin kaynaklarının sürdürülebilir olmasının temel koşulu o kaynağın yenilenebilir olmasıdır. Toprak çok uzun zamanda oluştuğu için yenilenmesi çok zaman alır. Su yenilenebilir bir kaynaktır. Ormanlar tahrip oldu­ğunda insan eliyle ekosistem düzeni bozulmadan yeniden oluşturularak güzel sonuçlar alınabilir. Besin kaynakları­nın sürdürülebilirliği de birçok faktöre bağlıdır.

Dünya nüfusunun az olduğu dönemlerde madde ve besin kaynakları yeterli gelirken, artan nüfus nedeniyle yeterli gelmemeye başlar. Eski dönemlerde yaşayan insanlar doğayı kirletseler bile doğa bir süre sonra eski haline gelebilecek güce sahipti. Günümüzde hızlı kentleşme ve sanayileşme, aşırı avlanma, denize dökülen çöpler ve kanalizasyon atıklarının yeryüzü ve yer altı sularına karışması, bilinçsiz kullanılan zirai ilaçlar, iklimsel değişiklikler gibi faktörler nedeniyle doğal kaynaklar azalmakta veya kullanılamaz hale gelmektedir. Doğal kaynaklar sınırlı ol­duğuna göre bu kaynaklar bilinçli olarak kullanılmalı, sürdürülebilirliği sağlanmalıdır.

Doğal kaynaklardan birinin kirlenmesi diğer doğal kaynakları da etkiler. Örneğin toprağın kirlenmesi suyun kir­lenmesine neden olur. Havanın kirlenmesi hem suyun hem de toprağın kirlenmesine neden olur. Havada kirlenme nedeni olan maddeler, yağmur sularıyla toprağa oradan da yeryüzü ve yer altı sularına ulaşır.

Bir orman ekosistemi bozulduğu zaman, o bölgeye düşmesi gereken yağış miktarı azalır. Buna bağlı olarak da su havzaları dolmadığı için yer altı su kaynakları azalarak kurumaya başlar.

Toprak, su, orman, mera gibi doğal kaynakların kirlenmesi, bu ortamlarda yaşayan canlıları olumsuz yönde etkiler. Kirlilik, türlerin azalmasına veya yok olmasına neden olur. Biyoçeşitlilik azalırsa ekosistemler doğa koşulları karşısında güçsüz olur. Birçok tür azalabilir veya yok olabilir. Azalan veya yok olan türler besin zincirindeki denge­nin bozulmasına neden olur. Örneğin bir bölgede tavukların sayıca azalması sonucunda kene gibi zararlı böcek­ler çoğalmış ve insanların hastalanmalarına hatta ölümlere neden olmuşlardır. Bir başka örnekte ise bir bölgede yılanların insanlar tarafından öldürülmeleri sonucunda, farelerde artış olmuş ve fareler hem hastalık yayılmasına hem de tarladaki besinlerin azalmasına neden olmuşlardır. Bu örneklerde olduğu gibi besin zinciri bozulursa doğal denge bozulur.

1970 yıllarından önce Afrika'da insan ve hayvan nüfusunun artışı sonucunda doğal yaşam bozulmaya, orman­lar yok olmaya ve topraklar çölleşmeye başladı. Daha sonra yaşanan kuraklık ve besin kıtlığı sonucunda insanlar açlıktan öldü.

Dünya nüfusunun artışıyla tarımda, yüksek verimli yeni bitki çeşitleri üretilmeye başlanmıştır. Süper buğday, süper pirinç gibi bitkiler için çok fazla su ve gübre harcanmaktadır. Bu ise su kaynaklarının hem azalmalarına hem de fazla gübre kullanımı sonucunda kirlenmelerine neden olmaktadır. Madde ve besin kaynaklarının sürdürülebilir­liği için bu konular göz önünde bulundurularak gerekli önlemler alınmalıdır.

Biyolojik Çeşitliliğin Korunması

Karasal ve Sucul Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasının Önemi

Biyoçeşitlilik bir bölgedeki genlerin, türlerin, ekosistemlerin ve ekolojik olayların oluşturduğu bir bütündür. Bi­yolojik çeşitlilik; genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği ve ekosistem çeşitliliği olmak üzere üç bölümde incelenir.

Genetik çeşitlilik bir tür içindeki çeşitliliktir.

Tür çeşitliliği belli bir bölgedeki türlerin sayısıdır. Bir bölgenin tür sayısı o bölgenin tür zenginliği olarak kul­lanılır.

Ekosistem çeşitliliği canlıların karşılıklı etkileşimleri ile fiziksel çevrede oluşan değişikliklerle ilgilidir. Eko­sistem çeşitliliğin korunması besin zincirinin ve enerji akışının korunmasını kapsar. Bu nedenle ekosistem düzeyin­de yalnızca türlerin değil, canlılar arasındaki düzenin ve içinde yaşadıkları doğal ortamların da korunması gerekir.

Ekosistemler karasal ve sucul olmak üzere iki kısımda incelenir.

Karasal Ekosistemler: Ormanlar, çayırlar, çöller, stepler, tundralar, mağaralar ve bu bölgelerde yaşayan türleri kapsar. Karasal ortamlarda bölgesel olarak, günlük ve mevsimsel farklılıklar görülür. Kara ekosistemlerinde etkili olan en önemli faktör iklimdir. Sıcaklık, yağış ve toprak yapısı canlıların dağılımında önemli rol oynar. Ekvatordan kutuplara gidildikçe bitkisel farklılıklar göze çarpar. Tropikal ormanlarda iklim değişmediği için biyolojik etkinlik yıl boyunca sürer. Bitki ve hayvan çeşitliliğinin çok olması, karmaşık besin zincirlerinin ortaya çıkmasına neden olur.

Sucul Ekosistemler: Deniz, göl, ırmak, bataklıklar ve bu bölgelerde yaşayan türleri kapsar. Akıntı hızı, çözün­müş oksijen miktarları su içinde yaşayan canlılar için çok önemlidir. Su ortamlarında günlük ve mevsimsel faklılık- lar fazla değildir. Göl ve gölet gibi su kenarları biyolojik çeşitliliği yüksek olan bölgelerdir.

Günümüzde küresel iklim değişiklikleri, yangın, deprem gibi olaylar, insan etkisiyle oluşan kirlilik ve tahribat gibi faktörler, karasal ve sucul tüm ekosistemlerdeki canlıların hem kendi aralarındaki hem de cansız çevre ile arala­rındaki doğal dengeyi bozar. Tüm canlılar için yaşama koşullarının zorlaşması türlerin ve dolayısıyla genlerin yok olmasına neden olur.

Birbirleriyle etkileşerek yaşayan canlıların olduğu bir yerde, canlı türlerinden birinin yok olması doğadaki yaşam dengesini bozarak diğer türlerin de zarar görmesine neden olabilir.

Eski yıllarda kullanılan ve 1970’li yıllarda yasaklanan DDT, çok kuvvetli bir böcek öldürücüdür. Yapılan deney­lerle vücut dokusundaki yağlarda çözünerek, besin zinciriyle insana kadar ulaşabildiği tespit edildikten sonra DDT yasaklanmıştır. DDT, cıva ve radyoaktif maddeler biyolojik birikim göstererek canlılara zarar verirler. DDT, cıva gibi maddeler insanlarda ölümlere, radyoaktif maddeler ise kanser hastalıklarına neden olmaktadır.

Kimyasal kirlenmeler besin zinciri yoluyla insanlara kadar ulaşabildiği için kirlenme oluşturabilecek maddelerin kullanımının yasaklanması veya kısıtlanmasıyla ekosistemlerin sağlıklı ve temiz kalması sağlanır ve doğadaki bi­yolojik çeşitlilik sürdürülebilir.

Ekosistemlerin dengesinin korunması için, besin zincirinin belirli bir düzen içerisinde devam etmesi ve biyoçe- şitliliğin sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekir.

Bir ekosistemde besin zincirinin ilk halkasını bitkiler oluştururlar. Daha sonra sırasıyla birincil tüketiciler, ikincil tüketiciler ve üçüncül tüketiciler şeklinde devam eder. Besin zincirinde yer alan her canlının kendine ait görevleri vardır. Örneğin bitkiler atmosferdeki oksijen ve karbondioksit dengesini sağlar, bazı canlılar için besin kaynağı olarak kullanılır. Böcekler bitki tozlaşmasını sağlar, bazıları toprağı ayrıştırır. Saprofitler madde döngülerinin sürdü­rülmesini sağlarlar.

DDT örneğinde olduğu gibi ekolojik dengenin bozulmasına dayanan sorunların oluşturduğu bazı örnek­ler aşağıda verilmiştir:

Albatros, denizde yaşayan bir kuş türüdür. Albatroslar, okyanus akıntılarında beslenirler. Burada biriken çöpleri besinlerle birlikte yutan albatroslar, bunları yuvadaki yavrularına yedirirler. Çöpleri sindiremeyen ve besleneme­yen yavrular ölürler.

Madagaskar adasına getirilen keçiler, ağaçlara zarar vererek ormanların azalmasına neden olmuştur. Orman tahribinin sonucunda ise erozyon oluşarak toprak kaybına neden olmuş ve tür çeşitliliği azalmıştır.

Su samurlarının balıkçılar tarafından yok edilmesiyle bir süre balıkların arttığı, daha sonra ise balıkların azaldı­ğı gözlenmiştir. Bu olayın nedeni araştırıldığında su samurlarının hasta balıkları yiyerek balıklardaki hastalığın yayılmasını engelledikleri ortaya çıkmıştır.

Karasal ve sucul ekosistemlerdeki dengeyi bozan en önemli faktör hızlı nüfus artışı, kentleşme ve insan etkisi olduğu için; hem bireylerin hem de toplumların yaşanabilir çevrenin korunması için gerekli önlemleri alması zorun­ludur.

Biyolojik Çeşitliliğin Sürdürülebilirliğine Yönelik Alınması Gereken Önlemler

Sürdürülebilirlik canlıların yaşamlarını sağlıklı ve kaliteli bir çevrede devam ettirebilmesi anlamına gelir. Nüfus artışıyla birlikte doğanın, insan etkisiyle bozulması sonucunda bazı canlıların yaşamı ve genetik devamlılığı tehli­keye girmiştir. Bazı canlıların yok olması ekosistemde ciddi sorunlara yol açar.

Biyoçeşitliliğin sürdürülebilirliği için alınması gereken önlemler aşağıda belirtilmiştir:

  • İnsan nüfusu artış hızı kontrol altına alınmalı
  • Ormanlardan yararlanırken tahrip edilmesi önlenmeli
  • Erozyonun önlenmesi için ağaçlandırma veya bitki örtüsünün artırılması çalışmaları yapılmalı
  • Bozulmuş ekosistemlerde geri dönüşüm için çalışmalar yapılmalı Su kaynakları aşırı kullanılmamalı
  • Kullanılan zirai ilaçların ve kimyasalların denetimleri yapılmalı
  • Sanayi gelişmesi kontrol altında gerçekleşmeli
  • Aşırı avlanma yasaklanmalı ve gerekli takibi yapılmalı
  • Organik ürün kullanımı yaygınlaştırılmalı
  • Tarım alanları oluşturulurken ekosistemler bozulmamalı
  • Kanalizasyon atıklarının yer altı sularına karışması engellenmeli
  • Çöplerin ayrılması sağlanmalı ve geri dönüşümle kazanılarak değerlendirilmeli
  • Denize çöp atılması engellenmeli, denizlerde tanker kazaları oluşmaması için önlemler alınmalı
  • Doğada uzun süre yok olmayan ve kirleten ambalajlar yerine geri dönüşümlü ambalajlar kullanılmalı
  • Yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmalı
  • Çevreci yakıt tüketen araçların kullanılması tercih edilmeli
  • Biyoçeşitlilik ve ekolojik denge konusunda eğitim programları hazırlanarak insanlar bilinçlendirilmeli
  • Yapılaşma gerçekleşirken ekosistemlerin bozulması engellenmeli

Tarım ve hayvancılıkta kullanılan yerel türlerin korunmasının önemi

İnsan nüfusu arttıkça besin ihtiyacının karşılanması için tarım alanından en fazla verimin alınması birinci amaç olduğu için çevre sağlığının korunması ikinci planda kalmıştır. O nedenle bitki büyümesini artıran kimyasallar kul­lanılarak veya genetiği değiştirilmiş türler kullanılarak kısa sürede fazla ürün almak öncelikle hedeflenmiştir. Bu durum ise ekolojik dengeyi bozmuştur. Özellikle endemik türler bakımından zengin olan bölgeler, insan etkinlikleri nedeniyle tehlike altındadır. Yalnızca bir bölgede yaşayan ve az bulunan türlere endemik türler denir. Endemik bitkilerin yayılma yeteneği azdır. O bölgenin ekolojik dengesinin bozulmaması için endemik olarak yetişen türlerin ve yaşadıkları ortamların korunması gerekir. Kardelen, orkide, çuha çiçeği gibi bitkiler gittikçe azalan türlerdir. Yok olan türlerle birlikte sahip oldukları genlerde yok olduğu için, genetik çeşitliğin azalmasına ve doğa koşulları karşı­sında yok olmasına neden olur.

çiçekler

İnsanların tarım ve hayvancılıkla uğraşması biyolojik çeşitliliği azaltan bir faktördür. Tarımla oluşturulan ekosistemler genellikle tek bitki türü içerdikleri ve doğa koşulları karşısında çeşitlilik oluşturamadıkları için zayıf kalırlar ve kolayca yok olabilirler.

Tarımsal üretimi artırmak için kullanılan Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO), gelecekte gen kaynakları üzerinde olumsuz etkilere neden olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Anadolu; arpa, buğday, baklagiller, kiraz, vişne, kayısı, incir, fındık gibi kültür bitkilerinin ana vatanıdır. Türkiye florası hem tarımda kullanılan kültür bitkileri hem de yabani türleri bulundurur. Bu bitkilerin gen varyasyonlarının korunması gelecekte değişebilecek koşullara uyum için gereklidir.

Ekolojik denge bozulmadan, insanların besin ihtiyaçlarının karşılanması için en iyi çözümlerden birisi organik tarım yapmaktır. Organik tarım zararlı kimyasalların kullanımı olmadan toprak üretkenliğini sağlamaya dayanan tarımdır. Genetiği değiştirilmiş türlerin kullanılmasını reddeder veya sınırlar. Organik tarım, ekosistemlerin dengesi bozulmadan gerçekleştirildiği için, hem insanın hem de toprakların sağlıklı olması için gereklidir. Organik tarımda baklagil ekerek toprağın azotu bağlaması sağlanır. Zararlı bir böceğin yok edilmesinde yararlı bir böcekten yararla­nılır (biyolojik mücadele). Kimyasal gübre yerine hayvan gübresi kullanılır.

Ekosistemdeki dengenin bozulmaması için yalnızca bitkisel türlerin değil, yabani hayvan türlerinin de korunma­ları gerekir. Yabani hayvanlar eti, kürkü, derisi, dişleri, tüyleri ve yağı için aşırı avlanma sonucunda sayıca azalır­lar. Örneğin balinalar yağı için M.Ö.1500 yıllarından bu yana avlanma nedeniyle sayıları hızla azalan canlılardır. O nedenle avlanmaları uluslararası sözleşmelerle sınırlandırılarak yok olma tehlikesi azaltılmıştır.

Türkiye yerli çiftlik hayvanları açışından da genetik çeşitliliği zengin bir ülkedir. Yerli ırklar genetik çeşitlilikleri nedeniyle doğa koşulları karşısında korunma da öncelikli türlerdir. Yabani türlerle yerli türlerin çiftleşmesiyle genetik yapı kaybolur ve türlerin korunması zorlaşır.

Dünyada canlıların yaşamı başladıktan sonra, iklim koşulları, aşırı avlanma veya dünyaya çarptığı düşünülen göktaşları gibi nedenlerle bazı canlılar ortadan yok olmuşlardır. Günümüzde insanların etkisiyle türlerin yok olması büyük boyutlara ulaşmıştır. Türlerin yok olma nedenleri; teknolojik gelişmeler, hızlı kentleşme ve sanayileşme, kir­lenme, yaşama ortamlarının bozulması, aşırı avlanma ve iklimsel değişimlerdir.

İnsan etkisiyle yok olan türler; çevresel baskılarla karşılaştıklarında fazla etkilenen, yavru sayıları az ve ömür­leri uzun olan canlılardır. Akdeniz foku, goril, Sibirya kaplanı, panda, mavi balina gibi canlılar çevre koşulları tekrar eski haline gelse bile üremeleri zorlaşır.

Böcekler gibi kısa sürede çok sayıda yavru oluşturabilen canlılar ise kolaylıkla yok olmazlar. Ortam koşulları düzeldiğinde tekrar üreyerek sayıları çoğalabilir.

Dünyada yok olan türler dinozorlar, mamutlar, bir çeşit zebra türü, Bali kaplanı gibi canlılardır. Yok olma tehli­kesi olan hayvanlar timsah, balina, panda, Akdeniz foku, goril kelaynak gibi canlılardır.

risk altında olan hayvanlar

1993’te açıklanan bir araştırmaya göre dünyada son 400 yılda 150 memeli ve 120 kuş türü hayvan yok ol­muştur. Tasmanya’da yaşayan keseli kurt ve tüylü gergedan, Kalifornia açıklarında yaşayan kuzey deniz fili örnek olarak verilebilir. Ülkemizde de Asya fili, yaban öküzü, yaban eşeği, aslan, çita, kaplan, kunduz gibi canlılar yok olmuşlardır.

Ülkemizde kardelen, siklamen, kar çiçeği, orkide, lale soğanı gibi bazı bitkiler de yok olma tehlikesi altındadır. Bunun nedeni bulundukları habitatların tarlaya dönüştürülmesi veya bilinçsiz kullanımlarıdır.

Doğal yaşamın korunması demek yalnızca yok olmak üzere olan türlerin korunması demek değildir. Bu canlıla­rın yaşadıkları ekosistemler ve içinde yaşayan diğer canlıların da korunması gereklidir.

Çevrenin Korunması ve Çevre Duyarlılığının Oluşturulması

Çevrenin korunması için çevre duyarlılığın oluşturulması gerekmektedir. Bu yolla çevre sağlığı korunabilir.

Bozulan Çevrenin Rehabilite Edilme Yolları

Bütün dünyada yaygın olarak su, hava ve toprak kirlenmesi vardır. Gürültü kirliliği, radyasyon tehlikesi gittikçe artmaktadır. Ormanlar gittikçe azalmaktadır. Bazı canlı türleri yok olmaktadır. Dünyada yaşanan bu olumsuz geliş­melerin ortadan kaldırılması ve bozulan çevrenin rehabilite edilmesinde; hem bireylere hem de toplumlara görev düşmektedir. Bilim ve teknolojiden yararlanarak, çevre dengesinin sürdürülebilirliği sağlanabilir. Yerel, ulusal veya küresel çevre sorunlarının farkına varılarak gerekli önlemler alınabilir.

Bir ekosistemin bozulup bozulmadığının anlaşılması için, tahrip edilmemiş bir çevre ile tahrip edilmiş çevre karşılaştırılır. Ayrıca aynı ekosistemin belirli aralıklarla karşılaştırılması sonucunda bozulma dereceleri belirlenebilir.

Aşağıda bozulan çevre koşullarında yapılabilecek bazı öneriler verilmiştir:

  • İnsanlar çevre konusunda verilen eğitim ve kurslarla bireysel olarak bilinçlendirilir.
  • Kirlenen göl ve denizlere kanalizasyon ve atık suların boşaltımı yasaklanarak arıtma tesisinin kurulmasının
  • zorunlu olması ve bunun takibinin görevlilerce yapılması sağlanır.
  • Bozulan veya yangınla yok olan ormanlara, buradaki ağaçlardan alınan tohumlar ekilerek türlerin devamlılığı sağlanır.
  • Geri dönüşüm için gazete, plastik, pil, metal gibi maddeler ayrı toplanabilir. Özellikle pillerin içindeki kimyasalla­rın sulara karışmasıyla oluşan kirlilik canlılar için çok tehlikelidir.
  • Denizlerde teknolojik araçlarla kontrolsüz olarak avlanma engellenerek burada yaşayan türlerin korunması sağ­lanabilir.
  • Deniz kaplumbağalarının üreme alanlarının korunması gibi canlı türlerinin korunmasına yönelik önlemler alı­nabilir.

Çevre Rehabilitasyonunda Bireylere Düşen Görevler

Dünyaya gelen her canlının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı vardır. Sağlıklı su içmek, sağlıklı besinler tüket­mek, dengeli bir ekosistemde yaşamak insanların sağlıklı bir yaşam sürmeleri için gereklidir. Bunun için her bireyin kendi üzerine düşen görevi yapması gerekir.

Bireylere düşen görevlerden bazılarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

  • Yaşanılan cadde ve sokaklara çöp dökmemeliyiz.
  • Piknik sırasında ateş yakılmamalı, çöpleri ortalığa bırakmamalıyız.
  • Hiçbir canlıya zarar vermemeliyiz.
  • Denizlere çöp atmamalıyız.
  • Doğaya atılan çöpler ayrıştırılarak daha az zararlı hale getirilmelidir. Örneğin plastik bir şişenin 400 yılda yok olduğunu unutmamak gerekir.
  • Kapalı ortamlarda ve toplu yaşam alanlarında temizliğe önem verilmelidir.
  • Gürültü kirliliğine neden olabilecek durumların oluşmasına izin verilmemelidir.
  • Çevre etkinliklerine katılmak gerekir.
  • Geri kazanımlı ürünler tercih edilmelidir.

Çevrenin Korunması, Çevre Etiği ve Sürdürülebilir Kalkınma İlişkisi

İnsanın doğayı kullanması ve korumaması sonucunda ortaya çıkan sorunların fark edilmesiyle çevre etiği or­taya çıkmıştır. Eski dönemlerde çevre etiğinin konularını; biyoçeşitlilik, vahşi doğal alanlar ve buralarda yaşayan canlılar oluştururken günümüzde insanın içinde yaşadığı çevre ile olan ilişkilerini de kapsar. Çevre etikçileri, ön­celikle çevre bilinci oluşturarak yaşanan çevre sorunlarına kamuoyunun dikkatini çeker ve çevre politikalarını takip eder. Bilimdeki ilerlemenin teknolojideki kullanımı sonucunda oluşabilecek çevre sorunları da çevre etikçilerinin temel konularındandır.

Sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılayacakları ortamları bozmadan, bugün yaşayan insanların ihtiyaçlarının karşılanması esasına dayanır.

Sürdürülebilir kalkınma prensiplerine göre;

  • Doğal kaynaklar tüketilmemeli
  • Bugün yaşayan insanların gereksinimleri karşılanabilmeli
  • Gelecek nesillerin gereksinimlerinin karşılanmasına olanak sağlamalı
  • Ekosistem ile ekonomi arasındaki denge korunmalıdır.

Günümüzde az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ekolojik sorunlar daha fazladır. Hızlı nüfus artışı nede­niyle aşırı ve bilinçsiz doğal kaynak kullanımına dayanan ekonomik kalkınma modeli uygulanmaktadır. Sonucunda doğal kaynakların sürdürebilirliği kalmadığı için ekolojik denge bozulur. Örneğin Aral Gölü’ndeki suyun pamuk tarı­mı için aşırı derecede kullanılmasıyla gölün suyunun azalmış ve göl ve çevresindeki ekosistem bozulmuştur.

Çevrenin korunması ve sağlıklı bir çevrenin oluşturulabilmesi tüm insanlığın ortak hedefidir. Bunu sağlamak için devletler ve uluslararası kuruluşlar önemli görevler üstlenirler. Bu görevler hukuk kurallarına dayandırılarak gerçek­leştirilir. Günümüzde birçok ülkenin çevre korunmasına yönelik kanun ve yönetmelikleri vardır. Gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerle doğal dengenin insan aleyhine bozulması ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Gelişmekte olan birçok yoksul ülkede, doğal kaynaklar temel geçim ve yaşam kaynaklarıdır. Doğal kaynakların bilinçsizce ve hızlı tüketilmesi, kendilerini yenilemelerine izin verilmemesi sonucunda çevre sorunları ortaya çıkmaktadır. Geliş­memiş veya gelişmekte olan ülkelerde ekonomik seviye düşük olduğu için kanunlara dayalı yaptırım gücü azal­maktadır.

İnsanlar doğayı koruma konusunda bilinçlendikçe, toplumsal olarak bu konulan yasalarla düzenlemek için bazı kuruluşlar oluşturmuşlardır. Doğayı koruma kuruluşlarından Unesco’nun katkısıyla oluşan Uluslararası Doğayı ve Doğal Kaynaklan Koruma Birliği (IUCN) değişik ülkelerden çok sayıda doğayı koruma kuruluşunu bünyesinde bulundurmaktadır. Dünya sağlık teşkilatı (WHO) da dünyadaki çevre bozulmalarını önlemek için çalışmalar yapar.

Birleşmiş Milletlerin küresel kalkınma ağı olan BM Kalkınma Programı (UNDP), insanların bilgilenmesini sağ­layarak daha iyi yaşam koşullarında yaşamalarını savunan bir kuruluştur. Çeşitli ülkelerdeki ortaklarıyla toplumlara çözüm önerileri ulaştırarak, ulusal ve küresel kalkınma çabalarına destek vermektedir.

UNDP'nin üstlendiği bazı görevler arasında; ormancılık, tarım, balıkçılık ve enerjinin sürdürülebilir yönetimi ve biyoteknolojiyi destekleme, yoksullara temiz su temini, gıda, yakıt, barınak, ilaç ve geçim koşulları sağlama gibi konular yer almaktadır.

Türkiye’deki hızlı nüfus artışı, artan gelir ve enerji tüketimi gibi nedenlerle hassas olan ekosistemlerin bozulma­ya başlamasıyla sürdürülebilir kalkınma Türkiye politikalarında da yer almaya başlamıştır. Ülkemizde çevre sorun­larının önemsenmesinin en önemli göstergesi, 1983 yılında çıkartılan Çevre Kanunudur. Çevre Kanunu ile birlikte Milli Parklar Kanunu ile Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’da yürürlüğe girmiştir.

Türkiye’de madde ve besin kaynaklarının sürdürülebilirliğini ve çevre korunmasını sağlayan kurumların başında Çevre ve Orman Bakanlığı ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı gelir.

Orman ve Su İşleri Bakanlığının görevleri aşağıda sıralanmıştır.

  • Çevrenin korunması, kirliliğinin önlenmesi ve iyileştirilmesi için politikalar tespit etmek, programlar hazırlamak, Ülke şartlarına uygun olan teknolojiyi belirlemek,
  • Ekolojik dengeyi bozan kirleticilerin denetimini yapmak,
  • Sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde, çevreye olumsuz etki yapabilecek her türlü plan ve projenin çevre­sel etki değerlendirmesini yapmak ve bu çalışmaları denetlemek,
  • Ormanların korunmasını sağlamak, ağaçlandırma yapmak,
  • Millî parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve biyolojik çeşitliliğin, av ve yaban hayatı alanlarının tespiti, yönetimi ve korunmasını sağlamak.
  • Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görevleri aşağıda sıralanmıştır.
  • Toprak, su gibi doğal kaynakların korunması için gerekli düzenlemeleri yapmak
  • Bitki ve hayvan türlerinin korunması, verimliliğin araştırılması için plan ve projeler üretmek
  • Gıda kontrol yönetmeliklerini hazırlamak ve uygulamak
  • Organik tarımın esaslarını belirlemek ve denetlemek
  • Zirai mücadele ve hayvan yetiştirme sırasında kullanılacak hormon, ilaç gibi kimyasalların denetimini yapmak

Ayrıca dünyada ve ülkemizde, doğanın yeniden kazanılması ve korunmasını amaçlayan gönüllü bazı çevre ku­ruluşları da bulunmaktadır. Örneğin ülkemizde TEMA vakfı ağaçlandırma çalışmalarıyla çevre sorunlarına katkıda bulunmaktadır. Dünyada çevrenin korunması için birçok örgüt çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadır.